Fgr ya da
Wes Anderson’la
İki Günüm

Figüranların sinemadaki serüvenine özel merak duyan, onlara dair Jill, Uncredited, Majub’s Journey gibi ilginç belgeselleri izlemiş, bu konuya kafa yormuş birinin başına gelebilecek en ironik şey, herhalde filmlerde figüranlık yapma şansının ayağına gelmesi olmalı…

***

Filmleri izlerken, bazen sokakta, kalabalık bir barda veya bir trenin içinde geçen sahnelerde arkadan geçip giden insanların rol yaptığını unuturuz. Kameradan habersiz olduklarını, gündelik koşturmaları içinde tesadüfen görüntüye girdiklerini düşünürüz neredeyse. Zaten yüzleri doğru dürüst gözükmez, sesleri genelde duyulmaz, jenerikte de adları yer almaz. Bu metin o insanları canlandıran oyunculara dair yapılmış birkaç belgesel üzerinden genel bir çerçeve çizmek, ardından setlerde geçen benzer bir kişisel deneyimi paylaşmak için yazıldı.

Konumuz figüranlar: Film setlerinde kısaca “fgr” diye çağrılan (dizi sürelerini lastik gibi uzatırken kelimelerde sesli harflerden tasarruf etmek nereden baksan ilginç!), bir zamanlar bizde “Cüneyt Arkın’dan dayak yiyen adamlar” gibi esprilerle anılan, senaryoda herhangi bir sözü veya rolü olmayıp görüntü karesindeki boşlukları doldurmaya yarayan, oyuncu olmayan oyuncular. Yeşilçam’da adına “figüran kahvesi” denen amele pazarı benzeri yerlerde takılıp iş bekledikleri anlatılan, şimdilerde Mecidiyeköy’de büfe önlerinde buluşup minibüslerle setlere taşındığını bildiğimiz insanlar.

Eskiden bu işi yapanlar, onlarla yapılmış röportajlara bakılırsa, cansız figürleri çağrıştırdığı için kendilerine figüran denmesini incitici buluyor, “yardımcı oyuncu” diye çağrılmayı arzu ediyordu. Bugün dizilerde istihdam edilen “fgr”ler kendilerini nasıl görüyor acaba? Yardımcı oyunculuk elbette figüranlıkla aynı şey değil, onun birkaç gömlek üstüne tekabül ediyor. Hatta ikisi arasında, İngilizcede bit player denen, ana karakter oyuncularıyla doğrudan teması, bazen birkaç cümlelik diyaloğu olan bir başka oyunculuk kategorisi daha vardır. Kısacası figüranlığın sinema sektörünün mesleki hiyerarşisi içinde en alt basamağı temsil ettiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

Bu arada İngilizcedeki extra tabirinin de kibar bir adlandırma olduğu söylenemez. O yüzden onun yerine çoğu zaman background actor [arkaplan oyuncusu] gibi daha az küçültücü isimler kullanılır. Bu adlandırma meselesine dair, sizden esirgemek istemediğim bir bilgi daha: Almancada, İtalyanca comparse’den (o da Latince compārēre’den) ödünç alınmış bir kelime olan “komparse” deniyor figürana, enteresan şekilde “görünmek” kökünden geliyor.

Oysa bu kök anlamın aksine, figüranlıkta görünmemek esastır. Onlardan beklenen dikkat çekmemek, görünmez olmaktır; “gerçek” oyuncuların tersine, alabildiğine silik bir dekor nesnesi işlevi görmektir. Görüntünün asli unsur olduğu sinema gibi görsel-işitsel bir mecradaki bu tuhaf pozisyonları, figüranları sessiz sinemadan başlayarak bugüne kadar birçok filmin de konusu hâline getirmiştir sık sık.

İki belgesel, bir dizi

Yakın tarihte figüranlar üzerine yapılmış bir kısa film, Anthony Ing imzalı Jill, Uncredited* (2022), 50 yıllık kariyeri boyunca sinema ve TV’de iki bine yakın filmde figüranlık yapmış Jill Golston adlı bir kadının görüntülerinden oluşuyor. Filmin akışı yavaşlatılarak veya kareler dondurularak arkalarda bir yerden geçen Jill’i “görmemiz” sağlanıyor ve 18 dakikalık filmin tamamı bu görüntülerden oluşuyor. Finaldeki açıklamaya göre, belgeselde izlediğimiz görüntü malzemesi Jill’in rol aldığı filmlerin sadece %5’ini oluşturuyor.

Jill, Uncredited ve Majub’s Journey’den kareler

Eva Knopf’un yönettiği Majub’s Journey (2013) ise Almanya sinemasının bir döneminde pek çok filmde rol almış Afrikalı bir figüranın hayatı üzerinden sömürgeciliğe ve ırkçılığa bakıyor. Henüz çocuk yaştayken Birinci Dünya Savaşı’nda sömürgelerdeki Alman ordusuna asker olarak katılmış, parasını alamadığı için yıllar sonra hakkını istemek üzere Almanya’ya gelmiş, derken setlerle tanışarak Nazi dönemi filmlerinin aranan siyah figüranı hâline gelmiş, asıl adı Mohamed Hussein olan –yeni hayatında kendine seçtiği isimle– Majub’un hikâyesi anlatılıyor belgeselde. O dönem bir propaganda makinesine dönüşmüş olan sektörde beyaz Alman starların yanında, “aşağı ırk”tan biri olarak hademe, asansör görevlisi, berber gibi minik rollerde gözükmüş, hayatı 1944’te Sachsenhausen toplama kampında son bulmuş, kısaca Avrupa’daki varlığını da figüran olarak yaşamış trajik bir karakter.

Majub’s Journey’in yıldızlı bir gece görüntüsü üzerine düşen ilk cümleleri şöyle: “Sinema, yıldızları parlatmaya çalışan bir sanat dalı. Filmlerdeki figüranlar, gecede parlayan yıldızların karanlık arka fonudur. Orada, giydikleri kostümlerin hatırına veya hareket eden renkli lekeler olarak yer alırlar. Bu şekilde sahneye gerçeklik hissi katarlar.” Kısacası onların işlevi, ana karakterlerin hikâyesinin akacağı fonu oluşturmaktan, bu şekilde o karakterleri daha görünür kılmaktan ibarettir. Ve yine filmde dendiği gibi, “Onlar röportajlar vermez, anılarını yayınlamazlar, fotoğrafçılar tarafından takip edilmezler… Filmde görünmeyi ümit etmezler. Onları fark etmek için görüntüyü kaydırmak gerekir.” Tıpkı yukarıda andığım Jill, Uncredited”de yapıldığı gibi.

Kendi figüranlık hikâyeme geçiş yapmadan önce, figüranlarla ilgili bu uzun girizgâhı BBC’nin yirmi yıl kadar önce yayınladığı Ricky Gervais ve Stephen Merchant imzalı sitcom dizisi Extras’ı da anarak kapatmak isterim. Setlerde figüranlık yapan biri kadın diğeri erkek iki ahbabın trajikomik hâllerini, çekim aralarında yaptıkları mavraları, –özellikle erkek olanın– içinde bir iki diyalog olan ufak bir rol kaparak seviye atlama çabasını ve bunun her seferinde hüsranla sonuçlanmasını işleyen hayli eğlenceli bir diziydi.

Trendeki yabancılar

Geçen sene tatsız tutsuz bir Berlinale koşturmacası sırasında (tatsızlığı, çeyrek asırdır takip ettiğim bu festivalle vedalaşma yılım olacağına artık kanaat getirmiş olmamdan mütevellit), bir akşam son filmden çıkmış S-Bahn’la eve dönerken, vagonun öbür ucunda oturan genç bir adamın arada bana bakışlar attığını fark ediyorum. Derken göz göze gelince oturduğu yerden kalkıp önümdeki koltuğa geliyor, selam verip Almanca bir şeyler söylüyor, anlamadığımı fark edince İngilizceye dönüyor. Bir filmin casting’inde çalıştığını, extra’ya ihtiyaç duyduklarını, görünüşümün aradıklarına bir şekilde uyduğunu anlatıyor. İlk etapta, bitirme projesini çekmeye çalışan bir sinema öğrencisinin yardım talebi gibi anlıyorum. Yardımcı olmak istediğimi, ama pek oyunculuk tecrübem olmadığını anlatıyorum. Tecrübe aramadıklarını, işimin söylenenleri yapmaktan ibaret olacağını açıklıyor. Bu arada ineceğim istasyona yaklaşıyoruz, “Ben de sizinle ineyim” diyor, tren durunca atlıyoruz. Durakta fotoğraflarımı çekip iletişim bilgilerimi de içeren kısa bir form doldurtuyor. O sırada bunun öğrenci filmi falan değil, Berlin’de çekilecek büyük bir prodüksiyon olduğunu öğreniyorum. Burada yaşıyor olmakla birlikte son dönemde çeşitli mücbir sebeplerden dolayı şehirde çok kalamadığımı, çekim döneminde de orada olamayabileceğimi söylüyorum. “Sizi ararlar, artık bakarsınız” diyor ve vedalaşarak ayrılıyoruz.

Bu matrak karşılaşmayı eve varınca arkadaşıma anlattım, güldük eğlendik, sonra tamamen unuttum. Ta ki iki ay kadar sonra bir e-mail alana kadar. Konu kısmında Wes Anderson’un adının yer aldığı, Almanca uzunca bir e-mail’di. Spam olduğundan neredeyse emindim ama Google’a çevirtmekten kendimi alamadım. “Wes Anderson’un çekeceği filmde extra olarak rolünüz hakkında” diyordu konu sütunu, e-mail’de de rol kısaca tarif edilip Babelsberg stüdyolarında şu tarihte kostüm provasına davet ediliyordum.

Babelsberg stüdyoları,
fotoğraf: Necati Sönmez

Wes Anderson mı? Hâlâ e-mail’in spam olduğu kuşkusunu taşıyorum. Sonra birden iki ay önce tren istasyonundaki form doldurma sahnesi hafızamda canlanıyor. Bu kez dikkatlice okuyorum; filmlere figüran tedarik eden bir firmanın sayfasına girip çevrimiçi kayıt yapmam, kafa ve boyun ölçülerinden boy, kilo, bel ölçülerine, ayakkabı numarasına kadar her şeyi girmem, birkaç tane de fotoğraf yüklemem isteniyordu. Kostüm provası için tarih ve adres ile çekim günleri de açık bir şekilde verilmişti. Ve şansıma, Berlin’de olacağım tarihlere denk geliyordu. Şöhret için her şey hazır görünüyordu… Peki ben hazır mıydım?

The Phoenician Scheme’in setinde iki gün

Dev bir prodüksiyonun setine arka kapıdan girerek sistemin nasıl işlediğini gözleme şansını kaçıramazdım. Kaydımı yapıp istenen bilgileri giriyorum, arkası çorap söküğü gibi geliyor. Kostüm denemek için gittiğim stüdyoda sıkça karşıma çıkan TPS kodunu araştırınca filmin adını öğreniyorum: The Phoenician Scheme. Saç tıraşı yaklaşık bir saat, kostüm seçimi iki saat sürüyor. Kostüm tasarımcısı bol Oscar ödüllü Milena Canonero herkesin ceketiyle, papyonuyla, kol düğmeleriyle falan bizzat ilgileniyor. Üstümdeki ceket birkaç defa değişiyor, sonunda aranan uyum bulunuyor.

Birkaç hafta sonra çekimlere geliyor sıra. Sabahın köründe stüdyonun yolunu tutuyorum. Mesai girişi yapıp sözleşme imzalatıldıktan sonra kostümleri giyiyoruz, makyaj sanatçılarının elinden geçiyoruz. Çekimi beklerken rol arkadaşlarımdan biriyle ayaküstü sohbet ediyorum; bir belgesel yapımcısı ve benim gibi kurmaca sinemasının iç yüzünü merak ettiği için bu işi kabul etmiş. Uzun bir beklemeden sonra sete alınıyoruz. Wes Anderson’ın acayip dünyasına hoş geldik! 1950’li yıllarda Marsilya’da Mathieu Amalric’ın işlettiği lüks bir gece kulübünde müşteriyiz. Kulüp bir anda silahlı devrimci bir örgüt tarafından basılacak, sağa sola ateş ederek “Bu bir soygundur!” anonsuyla üstümüzdeki para ve değerli eşyalar “kamulaştırılacak”. Set hazır olunca Wes Anderson boy gösteriyor, herkesi kibarca selamlıyor. Birazdan dillere destan mükemmeliyetçiliğiyle de tanışıyoruz. Onlarca asistan, kılları kırk yarmak üzere birbiriyle yarışıyor. Film 35 mm çekiliyor, buna rağmen her planın çekimi en az 7-8 kere tekrar ediliyor.

İkinci gün aynı barda birkaç sahne daha çekiliyor. Bu sefer Benicio del Torro, Mia Threapleton, Michael Cera, bütün başrol oyuncuları mevcut. Del Toro’nun silahlı grup tarafından vurulduğu (spoiler!) sahnenin belki 10-12 versiyonu çekiliyor. Barda içki içen müşterilerden biri olarak kameranın önümden hızla geçtiği bir planda “Yukarı bak, hafif sağa bak, yanındakine bak” şeklinde her çekim denemesinde değişen direktifler alıyorum yönetmenden. Çekim faslı kalabalık ortam sesleri kaydederek son buluyor. Böylelikle stüdyo sinemasının göbeğinde, bütçenin su gibi harcandığı büyük bir prodüksiyonda, sektörün en namlı yönetmenlerinden biriyle iki gün geçiriyoruz.

Bu yazıyı bitirmeye çalıştığım akşam The Phoenician Scheme’in Cannes’da galası yapılmış, ekip dakikalarca ayakta alkışlanmış diye okuyorum haberlerde. Kendi filmimmiş gibi ilk yorumlara, aldığı yıldızlara vesaire bakıyorum. Sonra, filmin baş döndüren kurgusu içinde kendine kaç saniyelik yer bulacağı meçhul gece kulübü sahnesini merak etmesem, böyle bir filmi muhtemelen hiç izlemeyeceğimi düşünüyorum.

The Phoenician Scheme setinde makyaj
The Phoenician Scheme,

extralar beklemede, 
fotoğraflar: Necati Sönmez

The Phoenician Scheme kulüp sahnesi, filmden kare

Tom Tykwer’la üç gün

Figüranlık kariyerimde kısmetim büyük bütçelerden açılmıştı, öyle devam etti. Sonraki tecrübe, Alman televizyon tarihinin en pahalı yapımı sayılan Berlin Babylon dizisinin 5. sezon çekimlerinde Tom Tykwer’la üç gün geçirmek oldu. Yine Fransa’da, bu kez Paris’teyiz ve işe bakın ki yine bir gece kulübündeyiz! Dönem Nazilerin iktidara geldiği sene. Orta sınıfa mensup bir vatandaş olarak genç yeğenimle birlikte kulüpteki dans gösterisini izlemeye gelmişim. Bu kez kameranın görüş alanı içinde, muhtemelen gözükeceğim bir pozisyonda, kendini müziğe ve dansa kaptırmış kalabalık müşteri kitlesinin bir parçasıyım. Derken kulübü siyah pardesüler giymiş karanlık adamlar basıyor (yine spoiler)…

Berlin Babylon kulüp seti, 
fotoğraf: Necati Sönmez

Sıradaki macera: Goodbye Lenin’le tanıdığımız Wolfgang Becker’in The Hero of Friedrichstrasse Station [Der Held vom Bahnhof Friedrichstraße] adlı kitaptan uyarladığı son filminde TV stüdyosunda canlı yayını izleyen konuklardan biriyim. Bu seferki işimiz, stüdyoda palavra sıkan konuğun sözlerine gülüşmeler, alkışlar vs. ile tepki vermekten ibaret. Becker'in bir hayli hasta gözüktüğü bu çekimden birkaç ay sonra ölüm haberini okuduk maalesef.

Sette karşılaştığım insanlar çeşit çeşit, onların hikâyelerini setinde yer aldığımız filmin hikâyesinden daha fazla merak ediyorum doğrusu. Tiyatro eğitimi alan, sinema sektörünün işleyişini merak ettiği için gelmiş bir öğrenci; evde sıkıldığı için ara sıra bu işi yaptığını söyleyen, Almanca direktifleri çevirerek bana yardımcı olan yaşlı tonton bir kadın… Ukraynalı hayli genç bir oğlan, savaştan kaçıp geldiği burada ek para kazanmak için bir yıldır figüranlık yaptığını anlatıyor, işin zorluklarını da. Bir keresinde havuzda yüzen bir cesedi “oynatmışlar” ve çok üşümüş!

Ricky Gervais duysa muhtemelen Extras dizisinde böyle bir sahneye yer verirdi, çok da güldürürdü. Bana gelince, seyirci olarak ilgimi çekmeyecek bir filmde, Benicio del Torro, Mia Threapleton gibi yıldızların daha da parlak görünmesini sağlayan gecenin karanlığında fani bir nokta olmak, her daim kurmacadan daha şaşırtıcı bulduğum hayatın garip bir ironisi.

The Phoenician Scheme ve Berlin Babylon kostümleriyle

* Jill, Uncredited Vimeo’dan izlenebilir.

+