fotoğraf: Faungg’s Photos
(CC BY-ND 2.0)

Bir Şehir Nerede Biter? Yahut Bir Parça
New York Manzarası

Sizi bilmem ama, insanların şehirlerle kurdukları ilişkileri hayli önemserim. Pek aklımıza gelmese ya da kulaklarımızda uğuldamasa da, gıyabında inanılmaz bağlanırız kentlere, hatta bazen insanlara bağlandığımızdan daha sıkı halatlarla. Kentleri insanlara benzetme zevzekliğinde bulunan yazar kimdi, hatırlayamıyorum şimdi; ama kelimesi kelimesine haklı olsa gerek. Diyalektiğin temel söylemine uyuyor çünkü kentler: Sen ona bir şey yaparsan (etki), o da sana cevap veriyor zamanı geldiğinde (tepki). Ve insan, gıyabında, ne yaparsa yapsın kopamıyor, uzaklaşamıyor, bitiremiyor şehri; yabancısı da olsa yerlisi de.

New York benim için geçen yılın kasımında başlamış olmalı: Uçağımın penceresinden, gözlerimin önünden kaymaya başlayınca şehir, yavaş yavaş. Sonra taksiyle alınan yol, geçilen birkaç köprü ve uzun binaların adasına, Manhattan’a ilk adım, araç içinde. Kuşkusuz, her şehre girmek, her şehre başlamak gibi, bu da büyülü bir an, küçük bir kalp sıkışıklığı. Oysa, o günden evveli yok mu sahi? Kente yabancı mıyım, gelmeden önce? Zannetmiyorum, imkân veremiyorum. Çünkü yargılar kadar önyargılar da belirleyici bir şeyi tanımak, tanımlamak adına.

Bir gezenle şehrin hikâyesi, ilk adımlardan önce şehrin ilk defa tahayyülde belirmesiyle başlar. Misal, Woody Allen’ın Manhattan’ını izledikten ya da Ben Lerner’ın öyküleriyle tanıştıktan sonra. Yahut her gün ama her gün bir sebeple televizyonda beliren gökdelenlerin siluetinin belirmesiyle, Wall Street eylemlerinin haberlere konu edinilmesiyle, takım elbiseli kravatlı adamlardan bahsedilmesiyle. Walt Whitman’ın kıytırık New York şiirleri de bir sebep olabilir tabii, 11 Eylül saldırılarının canlı yayın kayıtları da. Üstelik konu, özelinde New York genelinde Amerika ise, bu ihtimaller güruhu sonsuz bir yol olur, okyanusları aşar kuşkusuz. Gezen, varacağı şehri önceden tanımak zorundadır —zorunda kalır. Gezgin gibi bilgece değil, elinde haritayla dolaşacaktır çünkü gezen (bütün New Yorkluların yaptığı gibi demeli).

İster istemez birkaç farklı Amerika ezberiyle doluyoruz, farkında olmadan. Bir yandan ışıltılı hayatların, cafcaflı reklam panolarının, su gibi akan paranın, geceler boyu süren partilerin, eğlence programlarının, komedyenlerin, Hollywood’un Amerika’sı var: Bu, birinci ezber. Bir de dünyanın her tarafında okunan bir dua gibi bilinen, sağcısından solcusundan söylenen masallar; yüzeysel siyasi söylemlere, sloganlara, iflah olmaz komplo teorilerine dayanan, öfkenin Amerika’sı, emperyalizmin, küresel kapitalizmin. Dünyanın hem en sevilen hem de en nefret edilen ülkesi olması, tam da bu sebepten. Oysa, yazarın dediği gibi, şehirler insanlar gibi —ülkeler de öyle. Ne doğrusu var ne de yanlışı. İyisi, kötüsü; güzeli, çirkini. Yalnız kendi var, büyük elmanın şahsı. Hangi ezberi üfürükleyerek varırsa varsın gezen tanışacağı sokaklar, gezeceği caddeler, konuşacağı insanlar iki ezberin de üstüne büyük çizgiler çekecektir, kalın kırmızı kalemle. Hiçbir ezberin olmadığı gibi, bunların da doğru olmadığını, hatta herhangi genelgeçer bir iddianın, bunca büyük bir şehir için, asla sahicilik taşıyamayacağını fark eder. Dostoyevski’nin okuru, nasıl bir katile sempati duymaya başlayabilir, hatta aklayabilirse onu yaptığı her şey için; gezen de bir şehrin yüzüne bakıp, dürüstçe durup, kendi haksızlığını fark eder. Baltanın üzerindeki kanı siler usulca.

Şehir biraz ressamları gibi: Yalancı. Nathwell “Nat” Tate geliyor aklıma, Guggenheim’da S. ile gezerken, her köprü resmi ya da bana köprüleri anımsatan herhangi bir şekil, bir detay gördüğümde: William Boyd’un gerçek bir yaşamöyküsü olarak yazdığı kitap, yayımlandıktan yıllar sonra anlaşılmıştı ki ressamın herhangi bir resmi kadar gerçekti yani herhangi bir resmi kadar da yalan. Şehir de tıpkı böyle. Sunulan hiçbir gerçeklikle özdeşleşmiyor. Ne Times Square’deki reklam panoları gösterildiği kadar ışıklı, ne de Fransızların inşa edip, gemiyle New York’un bir kenarına, nehrin üzerinde Liberty Island’a diktikleri Özgürlük Heykeli filmlerdeki gibi ihtişamlı. Yakından bakınca her şey nasıl büyük gözükürse insana, bu şehir de öyle. Oysa büyütülecek tek yanı, uzaktan da büyük boylu kuleleri. Onlar da beton ve cam yığınından başka şey değiller.

Özgürlükler ülkesinin en özgür kentinde, bir beyazla zencinin el ele tutuştuğunu görmedim desem, özgürlüğün teorisinden mi bahsetmeye başlamak zorunda kalırım, merak ediyorum. Çünkü Harlem’in mahalleli çocuklarına haklarının verildiğini biliyorum, mücadelenin hikâyesine de yitip giden canlara da suikastlara da aşinayım elbette. Ancak, nedense kaç haftadır bir kez girmedik Harlem’e. Aklımızın kıyısından bile geçmedi hatta. Anayasanın önünde eşitlik, hayatın önünde bir eşitlik sunmuyor ne yazık ki ve eminim, siyahlar ‘ulu siyah ırkın devamı’ için kendi içlerinde yaşamaya, beyazlar ‘ulu beyaz ırk Amerika’nın devamı’ çocuklarını siyahlarla seviştirmemeye özen gösteriyorlar. Zencisi harbi zenci kentin, beyazı süt beyaz.

İlginçtir: Yine özgürlükler ülkesinin en özgür şehri ancak parklarında kimseye sigara içtirmiyor. Görevliler tutmuş, sigara söndürme uzmanlarını salmış halkın üzerine. Kafelerin bahçelerinde de var aynı yasak. Amerikalının gözünde de. Bir salaklık harikası adeta bu durum: Sigara içeni aşağılayıcı gözlerle süzen bir kitle hâlini almış New York ahalisi. Oysa Madison Caddesi’nin iki tarafında biriktirdiği plazalarda çalışan reklamcılar, Amerika’nın ünlü sigara şirketlerini —bundan çok değil, birkaç on yıl önce— “kalbinize iyi gelecek” diye pazarlamaya çalışıyordu. Şehirde, sağlık için (!) sigara içmeyen kalmamıştı. Rona Jaffe, The Best of Everything’de New Yorklu kadınların iş hayatına dahil oluşunu anlatırken, yöneticilerin ellerinden düşürmediği tütünle bezenmiş kâğıt parçalarını adeta New York’un bir parçası, landmark’ı gibi anlatıyordu. Yıllar önce üretimini tüketimini dünyaya pazarladıkları zehri, bugün kullanmamakla övünecekler neredeyse. Özgürlükler gece on birden sonra kapanan parklar ve kapalı hava sahalarıyla birmiş meğer; bir de Özgürlük Anıtı işte, cücük kadar, kıytırık. Zehir yaratıp, zehir salıp, zehirlenmeyi yasaklayan bir bakış düzlemi.

Bir de tabii “katil Amerika” sloganları, usanmadan. Şehrin ölüm kokan en büyük bölgesi, kesinkes 11 Eylül saldırılarının hedefi, ikiz kuleler, aşağı batı yakası. Yıkılan kulelerin temellerini düzeltmiş, iki büyük şelale şeklini vermişler. Saldırıda ölen insanların isimlerini, siyah mermer üzerine, şelalenin kenarlarına işlemişler. Doğum günü gelenin isminin üzerine karanfil bırakılıyor. Anıtın önünde otuz iki diş gülümseyen, sarılıp fotoğraf çektiren de var, kuşkusuz kenarında durup telefonuyla oynayan da; bir köşede gözleri dolu, şelaleden akan suyu izleyen de. Ölüme karşı muazzam bir saygı, inanılmaz bir dua var sanki önümüzde, S. de ikna olmuş gözlerle izliyor suyun akışını. Oysa arkamızı dönünce, muazzam bir hayal kırıklığı da önümüze seriliyor: Onlarca insanın ölümünün kenarı, alışveriş merkezi olmuş, tıklım tıkış. Amerikan ikiyüzlülüğü işte; zehirle, ölümle, insanla oynamadan edemiyor. Amerika, sloganlarla ‘katil’ de edilemeyecek kadar büyük bir anıt, ilahlaştırılamayacak kadar da çıkarcı bir alışveriş merkezi.

Kentin garip bir sessizliği var. Kimi zaman gelip çöküyor üzerimize, yolda durup dururken nefes aldırıyor, etrafı kolaçan ettiriyor. Gözlerini kapatsan, kuş seslerini duyacaksın sanki. Oysa parkların içinde gezen küçük güvercinler dışında, bunca delik deşik gökyüzünün içinde gezebilecek kuş, pek yok zannediyorum. Ama zamanın ele düştüğü oluyor bazen. Ne kadar uzarsa uzasın o büyü, şehrin bir ses defteri var, üzerini çiziyor sessizliğin, istisnasız her seferinde. Bir itfaiye aracının cıyaklayan siren sesleri geçiyor zamanın içinden, bozuluyor, eskiyor an; eksiliyor. Bir de şehrin koku defteri: Rüzgârla yayılan çöp ve yanmış yağ. Yemek. Hem hızlı hem de pis besleniyorlar; sokakları büyük boy siyah çöp torbalarıyla çıkıyor şehre. Geceleri, kalabalık evlere dağıldığında, daha da belirgin oluyor mide —aslında şehir— bulantısı.

Fakat güllerin hüküm sürdüğü ve rüzgârın yaprakları titreştirdiği, yaprağa su yürürken şehrin seyir defterinin açıldığı bir ‘cennet’ten gelene de yabancı değil şehir. Kişi de şehre, kokuya, sese, insana yabancı da kalamıyor, kayıtsız da. İster istemez bir yer bulunuyor kafa sokulacak, dam edinilecek. Şehrin büyüsü de laneti de bu. Amerika’nın iki yüzü, yargısı, öngörüsü de. Chinatown’un içine çıkan metro durağı örneğin, garip bir ‘yeni dünya’ hissiyle uyandırıyor insanı. Etrafta bilinen bir dilden ziyade (ve hatta) bilinen bir alfabe bile yok, nerdeyse. Yahut birkaç sokak yukarıda, ‘Little Italy’ çıkıyor önüne; oranın da neresi beşinci cadde, bulvar şaşası, belli değil. Sanki şehrin içinde, gerçekten, küçük bir şehir, hatta ülke: İtalya. Ancak aidiyetini yine kendine göre ayarlayacaksan, örfünden adetinden, ananenden kopamayacaksan eğer, niye koşarak gelirsin, tanımadığın bir ülkede hayatta kalma mücadelesine girersin, anlayabilmiş değilim. Elbette yaşanamaz hâle gelmiş, totaliter Çin, hayata tutunmaya çalışanlar için bir mahpushane olabilir ve firari olmanın romanvari hazzından da bahsedilebilir. Ancak, benim gördüğüm sokaklar aynı totalitarizmi yaşatan, yaşatmak için özellikle uğraşan sokaklar. Gencecik kızların başları hep eğik, hep kaldırımda. Belli bir hiyerarşinin, aşiretin ağırlığı bastırıyor yukarıdan, hayal kurmaya gerek yok. Bir de elbette sonradan kurulan, elle inşa edilen bu şehrin gerçekten bir yerlisini bulmak imkânsız. Broadway Caddesi gibi bir imkânsızlık bu: Caddeleriyle sokakları birbirini doksan derece kesen koca adanın, açısı değişken tek caddesi Broadway. Rivayet o ya, yerliler açmış onu da. Yerlisi olmayan kentin, yabancısı da olamıyor hâliyle. İnsan evinde de hissetmiyor, otelde de. Bir Araf burası sanki.

Elbette bir gezen için, vardığı şehir o kadar da önemli değil. Dönülecek yol var çünkü, o kesin. Ancak gezenin de gelmeden önceki tanışıklığı yadsınamaz bir gerçek. Önyargıların yargıya dönmesine yetecek kadar iddialı bir sıfat birliği kuramaz gezen. Zaten varabileceği yargılar da en azından önyargıları kadar gerçeklikten ve derinlikten uzak olacaktır. Çünkü şehirler insanlar gibi, siyahı beyazı yok, iyisi kötüsü, eğrisi yahut doğrusu. Ada ada belli ediyor kendini kent, ister istemez. Bir ucundan çekilince diğeri boşta kalan masa örtüsü gibi biraz. Gezen ne kadar topuklarını da yaralasa, bir taraf hep açık kalıyor. Ama, yine de diyalektiğin temel hususu peşini bırakmıyor. Yüzüne yüzüne vurulan önyargılar, yine belli başlı yerlerde aynı sertlikte geri dönüyor, yumuşatıyor kafada kurulan Amerika’yı. İnsanlar gibi: Ne masum ne de suçlu. Yahut Raskolnikov gibi: Suçlu, ama kelimelerin büyüsüyle şefkati hak eder hâle geliyor.

Şehrin nerede başladığı hâlâ meçhul; illaki bir nokta belirlenebilir tabii. Ancak şehrin nerede biteceği, sonsuza yol alan bir doğru gibi; asla belli değil. İnsanlar gibi.

ABD, Derin Koçer, kent, metropol, New York, şehir