Yazarın ve Yazının Mektupları
Atılgan’ı Düşünmek

Yazıyla yazanın arasında her zaman ‘metinüstü’ bir bağ olduğuna inanmadan edemiyorum. Özellikle ‘yazar’ da demiyorum elbette, her metin için geçerli olduğunu varsaydığım bir kuram çünkü bu. Sonuçta ilk defa âşık olduğunu zannettiğinde eline çalakalem bir defter —ki bu çoğu zaman spiralli bir okul defteridir herhalde; kapağında sahibinin, bu defa ‘yazan’ın ismi bulunur— bir de gençliğe emin adımlarla yol alırken kaybolmaya, varlığı değersizleşmeye başlayan kalem kutusundan bir tükenmez kalem alınır ve —yine çalakalem— birkaç afili cümle alt alta dizilir, adına ‘şiir’ denmek istenen karalama belirir. Herkes, hayatının bir noktasında biraz yazandır.

Elbette bizim gibi sıradan insanların oraya buraya yazdığı, zaman içerisinde hiçbir dala tutunamayacağı açık, kıytırık metinler bir ‘yazar’ın ürünü sayılmazlar ve hayatını ‘yazı’ya, ‘kalem’e, ‘kâğıt’a adamış; bütün bu nesnelerin değerini zaman içinde yok saymamış, tersine, yüceltmiş olanları herkesle bir değerlendirmek, herhangi bir konuda ortak paydaya almak güç. Ancak yazı, her ne olursa olsun, kişinin kendisinden çıkan bir ürün olmalı. Bu yüzden ‘yazan’ı da ‘yazar’ı da ister istemez buluşturuyor: ‘Yazı’da.

Anlatılan hikâyelerin yahut savunulan davaların kişinin özyaşamöyküsü ile elbette doğrudan birleşmesi gereksiz, bahsettiğim bu değil. Ancak insan ürünü hiçbir şey zannediyorum ki insandan ayrı düşünülemez; düşünülürse, insan da ürün de insanlıktan uzaklaşır, gerçekliğini yitirir. Bu noktada Nazım, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinden adım adım inen insanlarla açıyorsa eğer, Nazım’ın Gar’da, bir bankın üzerinde elinde kâğıt/kalem oturmasına gerek yoktur; ancak yürümediği yolları, inmediği merdivenleri de anlatmaya kalkması, metinde kokuşmuşluk yaratmaz mı? Elbette dört duvar arasında, gri avlu göğünün altında yazılmıştır o destan; ancak Nazım, Kadıköy’deki evinden kalkıp, Haydarpaşa’ya yürümemiş midir hiçbir zaman? Yahut Çetin Altan, Viski romanını açarken kendi meclis yıllarına gitmemiş, bir gözünü sakat bırakan linç girişimine tekrar tanık olmamış mıdır? Göz ağrıları içinde kaleme aldığı metin, o gözü, o günü ve her şeyden evvel kendi yaşamını dikmez mi yazarın karşısına? Bence diker. Dikmesi de gerekir bir noktada: Hiç âşık olmadan, yalnızca bütün dünya literatürüne, şiirin matematiğine ve zaman içindeki evrimine bakılarak yazılan bir aşk şiiri, biçem olarak kusursuzluğu yanında getirse de (ki böyle bir şey var mıdır, emin değilim) hiçbir zaman Aragon’la boy ölçüşemez. Çünkü ‘yazan’ın da ‘yazar’ın da kitaptan, kâğıttan, kalemden evvel anlatmaya değer bir hayata, yaşanması unutulmamış bir ömre ihtiyacı vardır. Aragon’un Elsa’sı ona gökten inmemiştir ki Elsa’nın Gözleri insin.

Bu sebeple yalnızca edebiyat ürününü okumak, bana bir türlü yeterli gelmiyor, saç diplerime nüfuz etmiyor. Aragon örneğinden yola çıkarsak, Elsa’nın ardından, soyunma odasında şairin bulduğu bir defter, belki de Aragon’un yazın hayatında en büyük, en önemli yeri tutar. Herkesle paylaştığı, şiirleriyle zamanın çarklarına bıraktığı aşkı, o deftere Aragon dışında —ama Aragon’layken — birlikte olduğu bütün adamların isimlerini yazmıştır. Aldatılmışlığın vereceği acı bir yana, bunu öğrendikten sonra Aragon’u tekrar okuyan biri, şiirinin klasik mânâdaki ‘çok anlamlılığı’ndan öte, yeni bir mânâ keşfetmez mi? Aragon’un anlattığı gözler, sevgilisinin, Elsa’nın gözleri bu defa başka bir düzlemde anlam kazanmaz, belki de o anlamın içinde şairin gözleri de belirir, aldatılmışlığın ağırlığı çöker metnin üzerine. Ve bu, yalnızca okurda oluşacak şaire karşı duyulan bir acıma değildir elbette. Fakat acımasız okur sorar: İlişkinin bu gerçekliğinden haberdar olsaydı Aragon, kendi duygularına, şiirine bu kadar naif yaklaşabilir, Elsa’nın gözlerinde yeniden “sağnaklarla dağ çiçekleri açtırabilir” miydi? (Meraklı okur, Elsa’nın Gözleri’ni bu kıytırık yazı bitmeden açar, okur.)

Tam da hikâyenin, şiirin, romanın ya da fikir yazılarının bu noktasında, meraklı okur (kendimi de buraya dahil edebilirim) yazıdan evvel yazana bakmaya başlar. “Lafa bakarım laf mı diye; adama bakarım adam mı diye” sözünü eden ilk kişi, zannederim ki bir meraklı okurdur, başkası olamaz. En soğuk, en rağbet görmeyecek, materyalist, bilime yakın yazın bile, üslubun ötesinde, en azından konu bağlamında yine yazarının ya da yazanının hayatıyla paralellik gösterir. En basitinden: Annesini Parkinson sebebiyle kaybeden bir tıpçının, hayatının geri kalanını Parkinson ve belki de genel bağlamda beyin hastalıkları üzerine çalışmakla geçirmesi, kişiyle yaşantının, mesleğin, uğraşın ne kadar birbirinden ayrılamaz olduklarını gösterir. Ve —‘yazan’ı bir yana koyalım, zaten mesleği yazmak olmayan birisinin kendisinden uzaklaşması imkânsıza yakındır— yazarın mesleği de yazmaktır.

Ancak yazı, hayatın her köşesinde bucağında insanın önüne çıkan bir ‘iletişim’ aracı. Hele son dönemde, ellerimize tutuşturulan akıllı —cep boy— telefonlarla, internet üzerinde açtığımız şahsa özel posta kutularıyla, epeyi bir haşır neşir oluyoruz yazıyla, çiziyle. Hâliyle bu yüzden de değerini kaybediyor, fazla ulaşılabilirliğin ve ulaştırılabilirliğin kurbanı oluyor, ele düşüyor. Halbuki kaleme aldıkları metinleri yayınevlerine ‘mail atan’, romanlarını bilgisayar ekranına değil; kâğıda, daktiloyla ya da kalemle yazan bir nesil de var. Üstelik o nesil, edebiyat tarihinin ezici çoğunluğunu oluşturuyor. ‘Mail kirliliği’ yalnızca son dönemin ‘edebiyat muhalefeti’. Tam da bu sebeple yazarlarının hayatlarına ulaşmak isteyen meraklı okur için kenarda köşede kalmış, bir şekilde saklanmış günlükler, mektuplar, not defterleri çıkıyor zaman zaman ortaya. Bana kalırsa yazar, eğer ilerde bu unvanla anılacağını biliyorduysa, kaleminin dokunduğu her metne aynı özenle yaklaşır, o yüzden denemeye dönüşen mektuplar dolanır ortalıkta. Ama ne gam, ne olursa olsun bütün o yazılı kâğıt parçaları, yazarın evine, işine, hayatına açılan kapılardır. Bugün Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplar, belki de hayatı boyunca kurduğu bütün hikâyelerden daha değerlidir, çünkü ‘günlük tüketim’in ürünü olmalarına rağmen zamana yenilmemiş, Dönüşüm’le aynı rafta kalmayı becermiştir.

Bütün bu zevzeklikler aklıma Enis Batur’un “Atılgan’a Mektuplar” yazısını okurken takıldı. Batur’un kendisini tanımlarken kullandığı ‘okuryazar’ unvanının kendi iz düşümümdeki yansıması da bu sanırım, üzerine yazmak için okuduğum bir metin oldu bu.

Yusuf Atılgan her hâliyle, yazdığıyla da yaşadığıyla da örneğine az rastlanır bir kişilik. Yalnızca iki roman ve birkaç öykü bırakıp bu dünyadan göçmesi, okurları için büyük şanssızlık. Yazdığıyla farklı —çünkü örneğine ülkemizde az rastlanır— Camus’cü olarak tanımlanabilecek bir ‘boş vermişliğin’ hikâyesini anlatıyor hep. Aylak Adam’ların, berduşların, Beyoğlu’nda gezinenlerin hikâyelerini. Bunca her şeyin çok ‘önemli’ bulunduğu bir coğrafyada, aslında hayatın —aynı çoklukta— ‘önemsiz’ olabileceğinden de bahsediyor, nakış gibi işliyor bu boş vermişliği. Şahsının ilginçliğiyse, okurunun bildiği hayatından ileri geliyor: Metropolün hızlı ve acımasız hayatından bunalıp köhne, kırık dökük köyüne taşınan, yıllarca da oradan çıkmayan, eken biçen bir adama dönüşmesi, kaçmaya cesaret edebilmesi ya da kalmaktan korkmayı becermesi, yazarlığın getirebileceği şanı şöhreti de böylece reddetmesi…

Şimdi öğreniyoruz ki aynı Atılgan’ın aşkı, Serpil Hanım’la da ilişkisi hem kendisi kadar hem de eserleri kadar esrarengiz ve sıradışı. Köyüne Serpil Hanım’dan —okuyucusu sıfatıyla yazan, genç bir kız yalnızca— gelen bir mektupla başlıyor hikâye ve tiyatro oyunculuğundan, caz şarkıcılığına kadar ilginç işler yapan Serpil Hanım’a karşı gittikçe büyüyen bir aşkla, zaman zaman —şehre inildiğinde— başlayan küçük buluşmalarla sürüp gidiyor. En sonunda aynı evde yaşamaya başlıyorlar ve ilişkileri rayına oturuyor.

O günlerin en güzel anlatıcısı, ‘Atılgan mektupları’ şu anda Serpil Hanım’ın evinde, bir çekmecede duruyormuş. Belki de Serpil Hanım’ın hayatına girmesini —Anayurt Oteli’ni anımsıyor insan ister istemez— Godot’yu bekler gibi bekleyen Yusuf Atılgan’ın en mahrem benliği var o mektuplarda. Milena’ya Mektuplar’da olduğu gibi, edebiyatının doruğu da çıkabilir elbette; okuyucusunu yüzüstü bırakacak kıytırık kâğıt parçaları da olabilirler (hiç zannetmesem de).

Serpil Hanım bir gün onları yayınlar mı, kendi ölümünü mü bekler, yakıp yok mu eder, Enis Batur da bilmiyor, benim de bir öngörüm —elbette— yok. Hangisini yaparsa yapsın, o çekmecenin varlığından haberdar olmak bile meraklı okurun kalbinin sıkışmasına yeterli oluyordur sanırım.

_ 
{fold içindeki fotoğraf: Yusuf Atılgan}

Derin Koçer, mektup, okumak, yazmak, Yusuf Atılgan