Tuzdan Kaide
Durmak
Mümkün müdür?

Küçükken cinlerle bir anlaşma yapmıştım. Onlar beni, ben onlara hazır olana kadar rahat bırakacaktı. Ben ise hazır olduğumu hissettiğimde onları bu çocukluk odamda tamamen yalnız ve karanlıkta karşılayacaktım. Yok idi var ettim, var idi yok ettim.

Onlu yaşlarıma kadar Ataköy 11. Kısım’ın bloklarından birinde, üçüncü katta bir dairede yaşadım. Abim ile paylaştığım çocukluk odamı paylaşılan bir oda olarak hatırlamıyorum. Bugün de devam eden, geceleri sürekli uyanma durumu o zamanlar da sıklıkla oluyordu. Sırf ben uyandım diye evdeki insanları da uyandırmak doğru olmayacağı için yatakta oturur, pencereden içeri sızan ay ışığına bakar belirli aralıklarla tepeden geçen uçakların motor seslerini dinlerdim. Onlu yaşlarımda bu evden taşındık, ancak ev satılmadı ve yakın bir akrabamız kalmaya başladı. Onu ziyarete gittiğim bir gece, yatak örtüleri bile değiştirilmemiş bu odada uyudum. Gece yarısı uyanıp, tavana, ışık hüzmelerine bakıp dışarıdan gelen seslere kulak kabarttığımda uyku sorunları yaşadığım çocukluğumdan kaldığı şekliyle bu odayı hâlâ ezbere bildiğimi fark ettim. Ürperdim. Mekânlardan ve hissettirdiklerinden kurtulamıyoruz. Yapışıp kalıyor. O gece, küçükken çok korktuğum cinler ile aramdaki anlaşmayı hatırladım. Ve kameramı alıp, bir filmin girişi olabileceğini düşündüğüm bir sekansı referans olsun diye çektim. Fonda da kendi sesimle cinlerle olan anlaşmamı anlattım. Bu giriş, Tuzdan Kaide’nin ne film hâlinde ne de senaryosunda hiçbir zaman yer almadı. Ancak her şey bu ‘taslak-giriş’ ile başladı. Benim için bu anlaşma bir nevi büyüydü; yok olanın var edilebildiği, var olanın yok edilebildiği bir büyü. Sinemanın alanı hakkında bir büyü. Çocukluğun mekânlarının korunaklı mührü.

Fotoğraflar ile yaptığım ‘taslak-giriş’e “Durmak Hakkında Mülahaza” ismini verdim. Durmak hakkında bir film yapmayı, daha doğrusu —sinema esasen duran 24 kare imgeden oluştuğu için— en temelinde sinemanın ontolojisi hakkında bir film yapmayı umuyordum. Durmanın olabilirliğini düşünüyor, fotoğraf ve sinemanın insanı zamanda sabitleyerek lanetlediğine inanıyor, sürekli hareket hâlinde olmanın, ilerlemenin ve biriktirmenin yararını sorguluyordum.

***

Kasım 2013’te Mihrâp adını verdiğim ilk uzun metrajlı senaryomun, ilk versiyonunu bitirmiştim. Kayıp bir eski filmin restorasyonu etrafında gelişen bir hikâyesi vardı. Beyoğlu’nun eski ses kayıt stüdyolarını, Tarlabaşı’ndaki transları, peçeli kadınların Erkin Koray şarkısı eşliğinde dans edişini, Kahramanmaraş’ta annelerinin ölümleri ardından intihar eden dört kardeşi parçalı bir şekilde anlatıyordu. Film, ismini Osman Hamdi Bey’in aynı isimli kayıp resminden alıyordu. Elbette bu filmi hiçbir zaman çekemedim. Ancak Mihrâp’ın gerek ismi gerek ise bana çağrıştırdıklarına kapılmıştım. Aynı isimde başka bir senaryo yazmaya başladım. Bu sefer mekânlarım, Beyoğlu’nun derme çatma hamamları, eski sinema salonları, ahşap evlerin çatı katları, nemli Eminönü kalabalığıydı. Filmin rengi, tıpkı bir önceki Mihrâp ya da daha sonradan gerçekten çekebileceğim Tuzdan Kaide gibi yeşil olacaktı. Bundan emindim. Köyden gelen genç bir kızın, aynı yaşlarda uzaktan akrabası olan ve Beyoğlu’nda hamam işleten bir gencin yanına taşınmasıyla başlayan hikâye, ikilinin aralarında gittikçe artan cinsel gerilim sonrası büyük bir deprem ile enkaz altında kalmalarını anlatıyordu. Bu filmi çekeceğimden son derece emindim. Başrolü bulmuştum, ona giysiler seçmeye başlamıştım, enkazın yapılması için teknik destek alacağım mimar ile görüşmeye başlamış, daha sonra Tuzdan Kaide’de birlikte çalışacağım görüntü yönetmeni Burak Serin ile ilk toplantımı yapmış, ses için teknik desteği çözmüştüm. Hatta, filmin girişindeki uzun otobüs planı için Bağcılar’da eski ve yeşil bir otobüs bulmuş, kiralamak konusunda sahibiyle anlaşmıştım.

Bir noktada bir gerçeği fark ettim; film yaparken para harcamak zorundaydım. 20 yaşındaydım, param yoktu. 20 yaşında ilk filmini çekmek isteyen birine para verebilecek birisini tanımıyordum. Bir filmi hakkıyla yapmak için gerekli minimum parayı belirledim. Şimdi dönüp bakınca, bir film yapmak için çok az olduğuna emin olduğum bu miktar o dönem gözümü korkuttu. Bu bir ekip işiydi ve ben bir ekip kurup, çalışabileceğimden de emin değildim. Filmi yapmamaya karar verdim. Belli ki bir film yapmaya hazır değildim. Bu benim için bir yenilgiydi. Gözüm korkmuştu, doğal olarak hazır olmadığımı da hissetmiştim. Ben de ‘durmaya’ karar verdim.

‘Durma’ kararım ile Fol Sinema Topluluğu’nun gösterimleri hemen hemen benzer zamanlara denk gelir. İstanbul’un muhtelif yerlerinde çeşitli ‘garip’ filmler gösterme isteğiyle bir dizi gösterimler gerçekleştirmeye başladım. 2012 yılında vefat eden New Yorklu efsanevi film programcısı Amos Vogel’in film göstererek, film yaptığını iddia etmesi beni büyülemişti. “‘Gerçekten’ film yapamıyorsam, pekâlâ film gösterebilirim” diye düşündüğümü belli belirsiz hatırlıyorum. Halen devam etmekte olan Fol, benim için alternatif bir eğitim oldu. Gösterdiğim avangard filmler sayesinde, sinemanın ne olabileceği hakkında düşünüyordum. Gösterime gelen insanlar ile sinema hakkında tartışabileceğim bir alan yaratmanın hazzını yaşıyordum. Biteviye bir şekilde sinemanın alıştığımızdan çok başka türlü de olabileceğini öğreniyor, bundan keyif alıyordum.

Üniversitenin ilk yıllarına denk gelen o dönemde, Berlin Film Festivali ve Rotterdam Film Festivali’nde bir sinema öğrencisi olarak akredite olma hakkını kullandım ve peş peşe bu iki festivale giderek bir ay boyunca sabah akşam film izledim. Bu yolculuk beni bir nebze cesaretlendirdi. İzlediğim filmlere bakıp, pekâlâ ben de film yapabilirim ve yapmalıyım dediğimi hatırlıyorum. Özellikle Rotterdam’da izlediğim kısa filmler beni etkilemişti. Tsai Ming-liang’ın o dönem internete düşen bir senaryo yazma pratiğinden esinlenerek, bir şiir/senaryo yazma denemesi kaleme aldım. İmgelerden oluşan bu ufak metin, daha sonra Tuzdan Kaide’nin ana hatlarını oluşturacaktı.

Ses, gerçek ses değil. Tıpkı bu görüntü gibi.
Bir ayrılık acısını anlatamazsın, nafile.
Bir kuşla yakınlık kurarken kafesini düşünmezsin.
Onun kafesi değişir, sen hep kendinlesin.
Banyoda dinlenen çıplak bir kadın, kadının memesine konup, su içen bir kuş.
Telesekretere anılarını anlatan alkolik bir baba.
Makyaj yapan kürkler içinde bir kadın.
Haliç’i bir kayık ile terk eden kürkler içindeki kadın.
Bazı eski fotoğraflar.
Fotoğraflar baki.

{23 Ocak 2013, Amsterdam}

Fol gösterimlerine keyifle devam ettiğim 2016’nın sonbahar aylarında, okuldan arkadaşım Selman Nacar ile görüştük. Söylemek istediği çok netti: “Gösterimler şahane gidiyor ama sen film yapmalısın. Ne zaman film yapacaksın?” Her zaman aklımın bir köşesinde senaryolarımı karalamaya devam ediyor, kendim için ufak notlar alıyordum. Ancak geçmiş yenilgilerimi anımsayıp harekete geçmekten çekiniyordum. Selman, bu kilidi açtı ve yapımcı olarak benimle bu yolculuğa çıkabileceğini söyledi. Onun önerisi bir kısa film yapmamdı, ben ise kısa film yapamayacağıma inanıyordum ve daha uzun süreli bir film yapmak istiyordum. Dönüp baktığımda, bu anın insanın hayatındaki nadir anlardan biri olduğunu yeni yeni fark ediyorum.

O dönem üzerlerine notlar aldığım senaryolar kargacık burgacık, her biri aslında diğerinin sahnelerini ödünç almış, dikkatli bakıldığında sadece anlardan oluşan ufak sekanslardı. Beni büyüleyen şey, mekânlar ve dönem dönem biriktirdiğim anlardı. Belki her bir anı, hikâyesiz bir şekilde çekerek ufak kısa film serisi de yapabilirdim. Ancak bir karar olarak, bu anların üzerine bir hikâye kurmaya başladım. Alışılmış film yapım pratiğinde bu tam tersidir; senaryo görüntüyü getirir. Benim durumumda ise görüntüler senaryoyu getirdi. Bu elbette kolay olmadı. Süreç içerisinde çeşitli cesaret gerektiren kararlar almak gerekiyordu ve bu benim için çok zorlayıcıydı. Her seferinde kendime, bu çektiğim film büyük olasılıkla ilk ve tek filmim olacağı için (çünkü filmin bir festivale dahil olamayacağını ve sadece aile arasında izlenip unutulma olasılığını her aşamasında hissediyordum) sadece yapmak istediğim bir film yapmam gerektiğini hatırlattım. Tüm itici gücüm buydu.

Dört ay kadar bu anları toplamaya, kafamda döndürmeye çalıştım. Kâğıda tek bir çizgi çizmemiş, tek bir sahneyi de oturup yazmamıştım. Hayatımda hiç profesyonel anlamda film setinde bulunmamış, bir filmin aslında nasıl yapılacağını da bilmiyordum. Bu dönemde, Mehmet Can Mertoğlu, Albüm filmini Kayseri ve Antalya’da çekiyordu. Fol’de sıklıkla 16 mm film gösterimi yaptığım için peliküle nasıl davranılması gerektiğini biliyordum. Uzun zamandır birbirimizi tanımanın da getirdiği güvenle 35 mm’ye çekilen filmin peliküllerini Kayseri ve Antalya’dan havalimanında polis kontrolünden ve X-ray cihazlarından geçmeden Atatürk Havalimanı’na ve oradan da Romanya’ya ulaşmasını sağlama işini aldım. Üç günde bir Kayseri ya da Antalya’ya gidiyor, çoğunlukla da iki ağır 35 mm film dolu valiz ile havalimanı polisleriyle kavga ederek aynı uçakla geri dönüyordum. Hemen hemen bir saat kadar süren bu uçuşlarda uzun zamandır okumak için kenara ayırdığım ama bir türlü okumadığım ufak tefek yazıları ve makaleleri okumaya başladım. Deleuze’un Godard sineması hakkında bir yazısını (yazıyı daha sonra bir daha bulamadım) okuduğumda çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Hemen kâğıt kalem çıkarıp, o heyecanla bir zaman çizelgesi çizdim ve aklımdaki anları bu zaman çizelgesine yerleştirmeye başladım. Filmin ismini ise, daha öncesinde ‘taslak-giriş’ olarak yaptığım videoyla aynı koydum: Durmak Hakkında Mülahaza. Uçak indiğinde, Tuzdan Kaide olana kadar 28 ay geçecek ve altı isim değiştirecek olan filmimin senaryo yapısı hazırdı.

Burak Çevik’in not defterinden
iki sayfa

Bunu takip eden iki yıl boyunca başımı sıklıkla Harbiye’nin işlek caddesindeki ofisimden çıkarıp, Taksim’e uzanan Halaskârgazi’deki araç trafiğine bakarak “Bu film acaba gerçekten bitecek mi?” diye düşündüğüm süreç böylelikle başlamış oldu.

Durmak Hakkında Mülahaza, gerçekten durmak hakkında bir film olacaktı. Daha sonra söyleşilerde tekrar tekrar anlatmak durumunda kaldığım, sinema ve duran karelerin ilişkisi, Bergson, Eski Ahit’teki Lut Kavmi Hikâyesi, zamanda sabitlenmek, ölmek, ölememek, bu dünyanın kaosuna yeni birini getirme kararını vermek hakkında bir film olacaktı. Bu da beni ‘vampir-imsi’ bir kadına, Haliç’te kürek çekenlere, yıkık dökük İstanbul’a (çünkü birisi ölümsüz/zamanda sabitlenmişse, çevresindeki her şey ölmektedir), belli belirsiz bir homoseksüel ilişkiye, film boyunca gördüğümüz çeşitli karakterlere “Durmak mümkün müdür?” sorusunu sormaya, bir dağın içerisindeki ütopik cenaze törenine, tüm cümleleri aynı şekilde vurgulayan ve tonlamasıyla rahatsız eden donuk karakterlere götürdü.

Amsterdam’da yazdığım on satırlık senaryomda olduğu gibi yine başkarakter olarak bellediğim kadına İstanbul-Kayseri uçağında tuttuğum notlarda bu sefer daha net bir şekilde sesleniyordum: “Ben senin hikâyeni çok önce, yıllar önce yazdım. Sonra ben değiştim. Ben değiştikçe sen değiştin. Bu böyledir [...] Seninle ilgili bir film yapmayı çok istedim. Ancak bunun benimle ne ilgilisi var bir türlü çözemedim.”

Tuzdan Kaide filminden
kullanılmayan bir sahne, 2018

Burak Çevik, Fol Sinema Topluluğu, mekân, sinema, Tuzdan Kaide