Dogma Kıskacında Danimarka Ruhunun Yeniden Keşfi

Bu toplumun sakinleri ikiye bölünmüştür;
taraflardan biri ise toplumun yok olmasını istemektedir. 
—Guy Debord, Ocak 1979

İngiliz film eleştirmeni Mark Kermode’un çığlıkları sinema salonunda yankılanır: “Bu ne menem bir şey!”1

1998 yılı. Eleştirmen Mark Kermode o yılki Cannes Film Festivali yerine Lars Von Trier’in sallanan kamera eşliğinde yaşadıkları topluma karşı köktenci bir tavır alan bir grup arkadaşın çılgın partilerini ele alan Gerizekâlılar (Idioterne, 1998) filminin çalışmalarına katılır. Gördüklerini de işte yukarıdaki şekilde özetler. Atilla Dorsay ise okuyucularına köşesinden şöyle seslenir: “Bu çılgın film, herhalde adına Danimarka ruhu denebilecek şeyi en iyi biçimde dışarı vuruyor.”

Douglas Kellner Medya Gösterisi’nde, geçtiğimiz yıllarda kültür endüstrisinin medya gösterilerini yeni alanlara yaydığına dikkat çekerek, “bu denli bir gösterinin; ekonomi, yönetim, toplum ve günlük hayatı düzenleyen kurallardan biri hâline geldiğini” ifade eder. Hiç şüphe yok ki, medya kültürü, seyirci çekmek ve medyanın gücünü artırmak için, teknolojik açıdan gelişmiş gösteriler üretmektedir. Teknolojik aygıtlar bağlamında doğallıktan uzaklaşılarak elde edilen gösteri dünyasından rahatsız olan Danimarkalı yönetmenler Lars von Trier, Thomas Vinterberg, Kristian Levring ve Søren Kragh-Jacobsen tarafından sinemada teknoloji ve konuya yeni bir soluk getirebilmek adına avangard bir film yapım akımı başlatılır: Dogma 95. Dogma hareketi gerçekçi olmayan kurgulara ve aşırı süslü görsellikle dolu ana akım sinemasına karşı köpürmüştür.

Lars von Trier, Gerizekâlılar
(Idioterne, 1998) filmi setinde,
yapım belgeselinden ekran görüntüleri

Fransız teorisyen Guy Debord ve Situasyonist Enternasyonal’deki arkadaşları tarafından gerçekleştirilen, muhtelif modern toplum ve kültür teorileri üzerinde önemli bir etkiye sahip olan “gösteri toplumu” kavramı görüntülerin, ürünlerin ve sahnelenmiş olayların üretimi ve tüketimi etrafında örgütlenmiş bir medya ile tüketim toplumunu tasvir eder.2 Auguste ve Louis Lumière kardeşler 1895 yılında Paris’in merkezinde, Grand Café’nin (Le Salon Indien du Grand Café) bodrum katında, Trenin Gara Girişi [L’Arrivée d’un train à La Ciotat] filmi ile sadece zenginlere özel gösterim açarak ‘gösteri’nin fiziksel olarak ilk adımını atarlar.

Frankfurt Okulu’na ait “sevk ve idare toplumu” ya da “tek boyutlu toplum” (Marcuse, 1964; Horkheimer ve Adorno, 1972) kavramlarına paralel olarak, Debord’un ifadesiyle, “gösteri, tüketimin toplumsal hayatı tamamen işgal etmeyi başardığı andır.” Gerçek dünyanın basit imgelere dönüştüğü yerde, sinemanın bir gösteri biçimi olarak toplumu işgal etmeye başladığına inanan Danimarkalı yönetmenler, sinema sanatını bireycilik ve yanılsama yıkımından kurtarmak amacıyla örgütlenerek on maddelik “İffet Yemini”ni ortaya koyarlar. Bir bakıma, katlanılmak zorunda kalınan birçok şeyin reddini içeren yeni bir ‘saflık’ doktrini, von Trier tarafından, gösterinin Paris’te yüzüncü yılı kutlanırken ortaya konur: “Bir yönetmen olarak kişisel zevklerimden sakınacağıma yemin ederim.” Minimalizm çağrısı yapan metin, filmin tüm çıplaklığıyla sergilenmesi gayesiyle yapay ışık, sahne donanımı, filtreleri, jenerikteki yönetmen ismini ve müziği kapsam dışına iter. Bu metin, Jürgen Habermas’ın deyimiyle, “dünya hayatının toplumsal düzen tarafından sömürgeleştirilmesi”ndeki çöküşü hızlandırmak için, Frankfurt Okulu’nun homojenleştirme, standartlaştırma, metalaştırma ve araçsal rasyonalite karşıtı kitle toplumu eleştirisine benzer iddialar ortaya atma eğilimi göstermektedir.

Thomas Vinterberg’e göre, sanatsal açıdan yönetmenin bir daha ulaşamadığı doruk noktası olan Şölen (Festen, 1998), ilk Dogma filmidir. Roma toplumunda Augustus’un ölümünün ardından gelen kriz ile günümüzde yaşanan kriz arasında kurulan bir paralellik, modern çağlarla Roma İmparatorluğu’nun çöküş yıllarının karşılaştırılmasında hayli geçerli bir paradigmadır. Richard Sennett’in sözünü ettiği paralellik, ahlaksal çürümedir.3 Şölen’de Vinterberg kamusal insanın modernite bağlamında çöküşüne işaret eder. Film, saygın bir adam olan Helge’nin 60. doğum günü vesilesiyle dostları ve ailesiyle bir araya geldikleri malikânesindeki olayları konu alır. Helge’nin büyük kızı Linda’nın yakın zamanda intihar etmiş olması, gösteriye engel değildir. Feuerbach’ın deyişiyle, “çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir.” Linda’nın ikizi Christian, babasının kız kardeşi ile kendisine çocukluğu boyunca cinsel istismarda bulunduğu hakikatini duyurunca, misafirler anlık bir dehşete düşerler. Geçici duraksamanın ardından, Debord’un birinci fragmanında yazdığı gibi, “Dolaysızca yaşanmış her şey, yerini bir temsile bırakarak uzaklaşır.”4 Yaşanılan gösteri, kaldığı yerden devam eder. Bir süre sonra ise, ikiyüzlülük sona erer ve geriye hakikatin ortaya çıkardığı gerçek çıplaklık kalır. Çocuk istismarının burjuva olmayan bir yemek ritüelinde ilk kez sunulduğu film sonrası yönetmen Vinterberg, “her bir sahne bu kurallardan herhangi birine karşı gelerek değil, ondan yola çıkarak yapılan unsurlar taşıyor” diyerek on maddelik manifestoya dikkat çeker.

Thomas Vinterberg’e göre, sanatsal açıdan yönetmenin bir daha ulaşamadığı
doruk noktası olan
Şölen (Festen, 1998),
ilk Dogma filmidir, kaynak: IMDb

Dogma, Fransızların Yeni Dalga’sından sonra sinemayı heyecanlandıran bir hareket olarak dikkat çekmiştir. Film eleştirmeni Christian Monggaard, “Paris 60’larında bir köşeye sinmiş, Truffaut ve Godard’ın filmlerini izler gibi hissettim kendimi. Sonunda, filmler benimle hayatımda ne olduğu hakkında konuşuyor.” sözleriyle dönemin heyecanını tasvir eder. Yönetmenlerden von Trier ve Vinterberg, her ne kadar sonraları hareketin çok genel kaldığını düşünerek kısmen oluşumun dışında kalsalar da, Dogma, yıllarca Avrupa sinemasının konuşulan akımı olma özelliğini sürdürdü.

Dogma sadece sinema için bir dönüm noktası değildi. Danimarka’da kültürel uyanışın birleştirici rolünü oynamış, tüm Danimarka için önemli bir tavır hâline gelmiştir. Dogma hareketi, Danimarka mutfağında da yenilikçi bir uyanış kıvılcımını saçtı. 1990’ların ortasında Danimarka Gastronomi Birliği Başkanı Bi Skaarup, “Yiyecek kültürü dibe vurmuştu. Bir akşam yemeğine çıksanız size pizza, kola ve patates kızartması sunarlardı.” diyerek Dogma öncesi durumlarına dikkat çekmektedir. Şu sıralar on iki Michelin yıldızlı restorana sahip Danimarka mutfağında bunlardan biri de üç kez üst üste dünyanın en iyisi olarak gösterilen Kopenhag’taki Noma. New Nordic Cuisine (NNC) adında bir mutfak hareketine sahip olan Danimarkalıların, bu oluşumu 2004’te Dogma 95 hareketinden esinlenerek başlatmaları dikkat çekicidir. Bu oluşum, temelde Dogma hareketi ile benzer şeyleri talep eder: yerel teknikler, yerel ve sezonluk üretim. Bu nedenle söz konusu mutfak hareketi, “sadelik, tazelik, basitlik ve kültüre uygun etik” isteyen bir manifesto yayımlayarak, Dogma’nın İffet Yemini’ne benzer bir doktrin ortaya koyarlar. Amaç, Dogma’nın sinema endüstrisine bıraktığı etkiyi, yemek kültüründe ortaya koymaktır. Noma’nın kurucu ortağı Claus Meyer, “Dogma kardeşlerden çok etkilendim. Onlar yaptılarsa, biz de yaparız.” diyerek bu hareketin kendilerine öncü bir yol açtığını dile getirir. Meyer, Kopenhag’taki marketlerin şu sıralar kök ve bitkilerle dolu olduğuna dikkat çekerek, Danimarkalı yeni nesil şeflerin bu hareket ile birlikte müşterilerini şaşırtmayı ve onları şoke etmeyi arzuladıklarını ifade eder.

Dogma’nın ince ucu, modern bireye değer vermeyi önemli kılarak Danimarka mimarisine dek ulaşmaktadır. 1990’ların ortasında ana akım Danimarkalı mimarlar, insan etkileşimini teşvik edecek binalar yerine daha çok binaların ‘detayları’ ile ilgilenmekteydiler. İki binlerden bu yana Nille Juul-Sørensen, Bjarke Ingels, Effekt ve Cobe gibi mimar ve mimarlık firmaları detaylarda boğulmaktansa dış boşlukları zengin bir mimari ile buluşturmayı arzu etmektedirler. Juul-Sørensen durumu şöyle özetler: “Detay çerçöptür. Ancak benim dediğim yapıların arasında yürümek basitçe bir eğlencedir. Her bir küçük yapı kendi Dogma filmini yapıyor. Bu yeni tasarımcılar Dogma mimarlarıdır. Bireyi temel almayı hedefliyorlar.”

Dogma’nın en büyük etkisi ideolojik olmaktan öte psikolojik olarak görülebilir. Çünkü, Aksel Sandemose tarafından kuralları yazıya dökülse de İskandinav kültüründe önceden beri var olduğuna inanılan “Jante Yasası” kültürel konsepti bağlamında büyük düşünen Danimarkalılar, akranları tarafından durdurulmaktaydılar. Dogma’nın başarısı, Danimarka’nın —olduğu gibi küçük, beş milyonun üzerindeki nüfusu ile— kültürel bir güç olabileceğini göstermiştir. Vinterberg, bu durumu, “Küçük bir ülke olduğunuzda, duyulmak için bağırmanız gerekir.” diyerek açıklar.

Televizyon, Neil Postman’ın deyişiyle, toplumsal ve entelektüel evrenin arka planında bir radyasyon görevi işler; dahası, yüz yıl önceki elektronik Big Bang’in neredeyse gözle görülmez kalıntısıdır.5 Televizyon, zamanla insanların kültürü hâline gelir, bu ekolojiden hoşnut olan The Killing’in üreticisi Piv Bernth, “Dogma ile beraber insanlar gözünü Danimarka’ya açtı. Ve dünyaya açıldık. Kendimize daha az yerel ve daha uluslararası olarak bakmaya başladık. Daha meraklı ve hırslı olduk.” diyerek Dogma aracılığıyla Danimarka’nın televizyon ve sinema dünyasında nasıl seslerini çıkardıklarını net bir biçimde ortaya koyar. Kültür Bakanlığı yapmış Uffe Elbæk, Dogma’nın yaratıcı gelişmelerden biri olduğuna inandığını söyleyerek açtıkları film okullarına da dikkat çeker. Von Trier’in Danimarka Film Okulu’ndaki tanıtım materyali, hikâyesi ile beraber genç nesillere ilham kaynağı olmaya devam eder. Film okulu öğrencilerinden Jesper Fink bu durumu şöyle özetlemektedir: “Birçok yerde çoğu genç benzer kahramanlara sahiptir: Coppola, Scorsese. Herkes kendi yolunu kurmak istese de, burada öğrenciler çoğunlukla okuldaki zamanını Dogma hikâyelerinden ilham alarak geçiriyor.”

Hayatlarımızı, kendi akranlarımızdan oluşan seyirciler için oynadığımız bir eğlence hâline getirdiğimiz medya gösterisi çağında, Neil Gabler’ın dediği gibi, hayatın kendisi bir film hâline gelmiştir. Dogma, ortaya koyduğu tavırla, sürekli bir gösterinin seyircileri olan bireye tüm çıplaklığıyla hikâyeler sunar ve bunu yaparken de ilham kaynağı olmaya —en azından bir süre de olsa— devam eder.

Idioterne [Gerizekâlılar],
yönetmen: Lars von Trier, 1998,
tanıtım filmi
Festen [Şölen],
yönetmen: Thomas Vinterberg, 1998, tanıtım filmi
Forbrydelsen [Cinayet], televizyon dizisi, Søren Sveistrup, 2007–2012,
1. sezon tanıtım filmi

1. Patrick Kingsley’in The Guardian’daki yazısından: “How the Dogme manifesto reinvented Denmark.”

2. Douglas Kellner, Medya Gösterisi kitabında Guy Debord ve “Gösteri Toplumu”nu buna benzer şekilde ifade eder.

3. Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü’nde kamusallık sorununu böyle tasvir etmektedir.

4. Guy Debord, Gösteri Toplumu’ndaki birinci tezine böyle başlar.

5. Neil Postman, Televizyon: Öldüren Eğlence kitabında televizyonu radyasyon metaforu ile açıklar.

Danimarka, Dogma, gösteri, Hüseyin Serbes, manifesto, medya (mecra), mimarlık, sinema, yeme içme