HOLLANDA’DA TASARIM
Deventer (Hollanda), Mimarlık (Anlatı)

Deventer, IJssel nehri kenarında küçük bir yerleşim olarak kurulmuş, onuncu yüzyılda bir sur ile çevrildikten sonra kent beratı almış. Bir ticaret ve garnizon şehri olarak en parlak zamanlarını ortaçağda yaşamış, önemli bir Latince okuluna ve Erasmus’a ev sahipliği yapmış. Günümüzde yaklaşık yüz bin nüfusu var, Hollanda’nın en önemli kentlerinden biri sayılmaz. Bu yazı da kent olarak Deventer hakkında değil. Deventer aynı zamanda 2013 yılında yayımlanmış ‘kurmaca’ belgesel bir kitabın adı.

Deventer kentine yerleşen bir Amerikalı yazar orada kent planlama süreçlerini ve ilgili aktörleri takip ediyor ve başka birçok şeyi de katarak zengin bir mimarlık anlatısı oluşturuyor. Yazarı Matthew Stadler, başkarakteri mimar Matthijs Bouw. Hollanda Mimarlık Enstitüsü’nün yayınevi nai010, 2013 yılında basmış. Tae Won Yu kitabın kapağını, grafiğini, özgün illüstrasyonlarını hazırlamış. Kitabın anlattığı kişilerin günümüzde aktif olarak mimarlık dünyasında olmaları, örneğin Bouw’un hâlâ Amsterdam ve New York ofislerinde mimarlık üretiyor ve çeşitli okullarda dersler veriyor olması kitabı güncel ve canlı bir mimarlık kitabı kılıyor.

Matthew Stadler, Deventer,
nai010 Publishers

Kitabın içeriği roman anlatısı içine yedirilmiş araştırma/gezi/deneme yazıları olarak tarif edilebilir. Mimar Bouw’dan başka, ortağı Bart Aptroot, karısı akademisyen/mimar Malkit Shoshan, sanatçı Berend Strik gibi kişiler de eylemleri ve söyledikleriyle öykünün parçası oluyor. Bu esnada yatırımcılar, gayrimenkul uzmanları, kent plancıları, mülk sahipleri, komşular, tarihçiler ve Rem Koolhaas gibi bazı tanıdık tanıklarla yapılan görüşmeler de anlatıya ekleniyor. Böylece hem yazarın kişisel yorumları hem de aktardıklarıyla Hollanda’da kent planlamasına, Deventer’in tarihine, modern mimarlığın öyküsüne yayılan bir anlatı kuruluyor. Matthew Stadler mimarlık meraklısı bir araştırmacı ve elindeki projeyi bitirmeye çalışan bir yazar olarak kendi macerasını da bu öyküye dahil ediyor.

Anlatının merkezinde Bouw’un firması One Architecture’ın üzerinde çalıştığı iki ardışık proje, iki kent-mimarlık öyküsü var: Ödüllü bir yenileme projesi St. Jozef Hastanesi ve belki daha da radikal bir iş olma fırsatını kaçıran St. Geertruiden yatırımı. St. Jozef, 1950’lerden kalma bir manastırın sağlık kompleksi olarak yeniden düzenlenmesi. Bu yenileme projesi hem etkili vaziyet planı müdahaleleri içeriyor hem de yer yer eklenen sanat işleri ve tuğla kaplamanın altındaki modern binayı sergileyen dilimleme hareketiyle kendine has bir görsel deneyim de oluşturuyor. Romanda St Jozef’in daha ziyade rivayet edildiğini söylemek mümkün, St. Geertruiden yatırımına ise gerçek zamanda tanıklık ediyoruz. Bu proje ise, başka bir hastane yönetiminin yeni bir arazi ve binaya taşınmaya karar vermesiyle başlıyor. Hastane, yeni yapılarına gelir sağlayabilmek için eski arazisini “üzerinde yapılması için izin alınmış proje ile beraber” satmaya karar veriyor. Bouw da bu sürece dahil oluyor; hem hastane yönetimi ile, hem kent yönetimi ile, gayrimenkul uzmanları, yatırımcı şirket ve uygulamaya yönelik mimari projeyi hazırlayan ofis gibi farklı aktörlerle görüşmeler ve müzakereler yapıyor. Yazarın ilgisini çeken de Hollanda kültürü ve bürokrasisi içerisinde, kentsel kararların verilmesi ve inisiyatiflerin üretilmesi süreçleri ve özellikle de Bouw gibi aktif bir aktörün bu süreçlerdeki dönüştürücü potansiyeli. Ana öykü bu iken yazarın mimarlık mesleğine ve kente olan merakı metni devamlı olarak anekdot, malumat, gezi yazıları ve mimari denemeler ile canlı tutuyor.

Müellif, Yazar, Matthew Stadler

Matthew Stadler Amerikalı bir roman yazarı, editör ve eleştirmen. 90’lı yıllarda bağlantılı temalarda dört roman yayımlamış. Mimarlık, kamusal alan ve kentsel yayılma konularında metinleri var. Deventer onun tamamen bu alana ayırdığı ilk kitabı.

Stadler’in ilginç bir yanı, üzerine çalıştığı projelerle kendisini dönüştürme işine girişmesi. 1990 yılında yazdığı üçüncü romanı Sex Offender tartışma yaratınca lise öğretmenliğinden ayrılıyor ve bir süre türünün bir diğer örneği olmaktan ziyade ‘dekadanların’ iç mekân dergisi olarak anılan Nest’de edebiyat editörlüğü yapıyor (derginin çarpıcı kapak ve iç sayfa tasarımları da görmeye değer). Sonrasında Hollanda’nın Groningen kentine taşınıyor ve burada romanı için çalışırken Koolhaas’ın “Büyüklük Manifestosu” üzerine bir konuşma yapması isteniyor. Rotterdam’da yaptığı bu konuşma ile Amerikan kentleri ve urban sprawl [kentsel yayılma] üzerine araştırmaları başlıyor. İlk metinlerinde Koolhaas’ın iyimser radikalizminden izler bulmak mümkün. Amerikan batı kıyısında, Kanada’dan Meksika’ya uzanan otoban damarı boyunca gelişen kentsel yayılmayı betimlerken, onu hem inanılmaz ölçeği ile karanlık bir üslupta şiirselleştiriyor hem de bu ‘şekilsiz’ peyzajı yeni bir kentleşme pratiğine işaret etmesi ile övüyor. O zamandan beri kent ve mimarlık hakkında metinler üretmeye devam etmiş olan Stadler’in güncel projeleri de aynı soru etrafında yürüyor: ‘Kentsel yayılma’ gibi ‘yitim hissini’ yeniden üreten kavramlar yerine farklı tanımlarla ve farklı bir dil ile kenti ve kırsalı konuşabilir miyiz? Bu anlamda Stadler yaşadığımız yeri sorunsallaştırmanın dilsel tarafıyla ilgilendiğini söylüyor.

Deventer kenti Stadler’in hem şehir ve kamusallık sorularıyla ilk uğraşmaya başladığı Hollanda yıllarına hem de daha öncesine, lise öğretmenliğine dönüşü anlamına geliyor. Metin böylesi ‘romansal’ bir redifi, anlatı öğesi olarak da kullanıyor. İlk sayfalardan Deventer’in başkarakteri mimar Matthijs Bouw’un liseyi Amerika’da okuduğunu ve yazarla tanışıklıklarının 90’lı yıllarda bu öğrenci öğretmen ilişkisine dayandığını anlıyoruz. Deventer bir roman gibi açıldığı ve odak noktasında anlatıcı tarafından sebatla gözlenen Bouw olduğu için, okur olarak ilk başlarda bir tür imrenme-arzu-saplantı öyküsü okuyacağınız izlenimine kapılıyorsunuz. Maalesef çok sevdiğimiz o ‘güven vermeyen anlatıcı’ bu kitabın odağında değil, kitap kent-mimarlık hakkında. Doğrusu bu kurmaca beklentisi, yalnızca Deventer’in arka kapağında roman olarak sunulmuş olmasından veya bu okurun dikkatsizliğinden de kaynaklanmıyor olmalı. Stadler kent öyküsünü insan ilişkileri ölçeğinde anlattığında dahi bu anlatının bir raporlamaya veya 300 sayfalık bir deneme yazısına dönüşme riski bertaraf edilmiş olmuyor. Anlatı doğası gereği insan ilişkilerini beklenti, çatışma ve çelişkiler ile sunma eğilimi taşıyor. Kurmaca başka türden metinlerin nüfuz edemediği alanlara ulaşma şansına sahip ama bir yandan da kendi tutarlılığını veya mazmunlarına yönelik beklentileri dayatıyor. Stadler yazı üslubunu romandan gezi/izlenim yazısına kaydırarak ve sıklıkla yazarın varlığını öyküye katarak bu durumun üstesinden geliyor.

Başkarakter, Mimar: Matthijs Bouw

Matthijs Bouw’un çocukluğu ABD’de geçiyor. Daha sonra Hollanda’ya dönüp TU Delft’de mimarlık okuyor ve 1995’de One Architecture’ı hocası Joost Meuwissen ile beraber kuruyor. Bu ofis Hollanda devletinin ülke ölçeğindeki kent ve konut siyasası olan VINEX planının uygulandığı ve 1990’lı-2000’li yıllarda OMA sayesinde Hollandalı ofislere ilginin arttığı bir ortamda gelişiyor. Buna rağmen One Architecture bir küçük yıldız ofise hızla dönüşmüyor. 1998’de yayımladıkları One Architecture: Urban Projects kitabı, dünyanın farklı kentleri için 22 spekülatif/muzip tasarım önerisi içeriyor; bazıları katılmadıkları yarışmalardan. Dördü uygulanmış olan bu projeler “Schinkel in Your Face”, “Wag the Dog” gibi matrak başlıklarla isimlendirilmiş. 2003 yılında OMA ile beraber Les Halles projesini hazırlamışlar. Bu proje hem ilk dönem projeleri ile hem de romanda anlatılan St. Geertruiden yatırımıyla aynı uyumsuz üslubu, aynı garabet lezzeti paylaşıyor. One Architecture, ilerleyen yıllarda daha ‘ciddi’ projelerle devam ediyor ama şimdi bile ‘iyi fotoğraf veren’ uygulamalarla ön plana çıkmıyorlar.

Kitaba göre Bouw’u mimar olarak asıl ilgi çekici yapan unsur kentsel müzakere süreçlerini “sevmesi”. Koolhaas onun “bürokratlarla konuşmasına imkân veren ve onları eyleme yönelten bir dil geliştirdiğini” söylüyor. Deventer bir anlamda Bouw’un bürokrasi veya başka çıkar alanlarından insanlarla yaptığı müzakerelerin de öyküsü. Yazarın onu parlak fikirleri olan bir müellif olarak resmetmeye çalışmak yerine iyimserlik ve mizah duygusunu kaybetmeden tekrar tekrar pazarlık masasına oturan biri olarak tarif etmesi de kitabın öne çıkan bir diğer özelliği.

Tae Won Yu’nun Deventer
için illüstrasyonlarından,
kaynak: ArchiNed

One Architecture’ın güncel tasarımlarının, Koolhaas’ın da sempatiyle andığı, 20 sene önce özellikle Meuwissen’le beraber çalıştığı zamanlardaki beklenmedik ve muzip lezzetleri yansıttığı söylenemez. Buna karşın Bouw’un amaçladığı gibi daha büyük ölçekli ve daha kamusal konularla ilgilenmeye devam ediyorlar. New York ofisleri ile örneğin, kent yönetimince kurulan çok aktörlü bir proje olan “Aşağı Manhattan İçin Kıyı Şeridi Dayanıklılığı” projesinin katılımcılarından biri olmayı sürdürüyorlar.

Mimarlık İçin Bir Öykü

Deventer kitabını, mimarlık üzerine bir araştırma olarak düşünmemiz mümkün. Kurmacanın ve kişisel anlatıların araçlarıyla mimarlık düşünmenin nasıl mümbit bir konu olduğunu ortaya çıkarıyor. Her ne kadar Stadler yer yer Deventer’i örnek bir kent olarak sunuyor olsa da kenti özgün bir vaka olarak derinleştiren anlatının kendi detaylılığı oluyor. Zira öne çıkarılan olumluluklarına rağmen (“gücün seçkin değil popülist olduğu yer, vatandaşlar cumhuriyeti”) Deventer’i özgün kılan niteliklerin makro ölçekten bir tarifte silineceğini de biliyor. Makro ölçekli bakış, birçok durumda özgünlüğü hem tarihsel hem de coğrafi ölçekte bir ‘olmayan etkisine’ indirgeyebilir çünkü.

Bu ölçekte, kitaba konu olan mimarlık süreçleri de Deventer kentinin kendisi gibi özgünlüklerini yitirebilir ve diğer çok aktörlü kamusal projelerin kaderini paylaşabilirler. Nitekim St. Geertruiden yatırımı da vaadini gerçekleştirmeyip reklam panolarının ardında boş bir işgal arazisine dönüşüyor.

Bu süreçleri daha yakından, mikro ölçeklerde anlattığımızda ise hikâye zenginleşiyor. Bu şekilde biraz yakından anlatılan her sahnenin ‘başka şekilde de sonuçlanabileceği’ üzerine düşünme fırsatınız da oluyor. Belki de anlatının mimarlık düşünmeye katkısı böyle gerçekleşiyor: Mikro anlatının hem olumsallık hem de olasılıkları hayal etmenin yolunu açması ile. Anlatının vurgusu zorunluluk yerine olumsallıkta olduğunda, öykü değerlerini ‘sonuçlarının kestirilebilirliği’ belirlemiyor, çünkü anlatı detaylandığında kendi içinden çoğulluğu üretebiliyor. Dolayısıyla “gayrimenkul şirketlerinin büyük kâr marjlarına odaklandığı, bürokrasinin hantal ve yatırım bilgisinin yanlış kişilerin elinde olduğu bir ortamda St. Geertruiden’de zaten müspet bir sonuca varılamazdı” diyen sinizmin karşısında anlatı, her farklı sahne ve aktörde farklılık/yenilik/fayda üretme olasılığının bulunduğunu ortaya çıkarıyor.

Stadler’in üslubu çoğunlukla iyimser, hem dünyanın değişiminde hem de yeni ortaya çıkan aktörlerde potansiyeller görüyor. Kentlerin veya mimarlığın iyiye gittiğini hiçbir zaman söylemiyor ama olumlu farklığa odaklanarak bu değişimi yakalamaya çalışıyor. Bu olumlamanın zaman zaman gazeteciliğin cazibe üretici üslubuna kaçtığını söylemek de mümkün. Bütün bunlar biraz da hem yazarlığın hem de mimarlığın yeni ahlakı ile de bir şekilde ilgili: Ağ toplumunda bütün bağlantılarımız velinimet, dolayısıyla hiçbir karakter radikal bir eleştiriye veya redde maruz kalmıyor.

{fotoğraflar: Ali Paşaoğlu}
“Hollanda’da Tasarım” dizisi Hollanda Başkonsolosluğu Kültür Fonu’dan destek almıştır.

Ali Paşaoğlu, Deventer, Hollanda, Hollanda’da Tasarım, kent planlama, kentsel dönüşüm, kitap, Matthew Stadler, Matthijs Bouw, mimarlık