fotoğraf: Manifold arşivi
Türk Filmi

Eskiden sıkıyönetim ve darbeler dışında bir de nüfus sayımı yapılacağı zaman sokağa çıkma yasağı olurdu ama bugünlerdeki gibi üç dört gün sürdüğünü hiç hatırlamıyorum.

1975 senesiydi galiba, Kabataş Erkek Lisesi’nde yatılıydım. Bir gün, “Şu gün yapılacak nüfus sayımında görev almak isteyen daimi yatılı öğrencilerin dersten sonra konferans salonuna gitmeleri...” diye bir anons yapıldı. Ben daimi yatılıydım. Daimi yatılı olmak demek hafta sonları da okulda kalmak demek. Gerçi cumartesi pazarları akşam saat altıya kadar dışarı çıkmak serbestti ama sayım pazar günüydü ve sokağa çıkma yasağı olacağı için de bir gün bile olsa okula tıkılıp kalmak kâbus gibiydi. Ayrıca bütün şehir evlerine kapatılmışken dışarıda olmak çok havalıydı, üstelik görevlilere para da verilecekti; yani bu fırsat kaçmazdı, ben de kaçırmadım.

Sayım sırasında Devlet İstatistik Enstitüsü için kelle sayısı dışında evdeki kişi sayısı, kimin kimin nesi olduğu, yaşları başları, çalışanı öğrencisi, evin oda sayısı, banyosunun tuvaletinin olup olmadığı, suyunun musluktan mı kuyudan mı alındığı gibi neredeyse evdeki ergenlerin akne sayısına varıncaya kadar envai çeşit istatistiki bilgi de toplanacağı için çok uzun bir soru formu vardı. Bize o formların nasıl doldurulacağı ve bir sayım görevlisinin uyması gereken adab-ı muaşeret kuralları öğretildi. Boru değil, devlet görevlisi, hâliyle halka örnek olacaktık; temiz giyinmeli, sakalı çıkanlar sakal tıraşı olmalı, dişler fırçalanmalı, saçlar taranmalıydı. İçeri buyur ederlerse lütfen girmemiz, sakın ha kendiliğimizden girmememiz, girersek ayakkabılarımızı çıkarmamız, haa bu arada ayakkabılarımızı çıkaracağımız için ayaklarımızı yıkayıp temiz çorap giymemiz, arsızlık edip yemek istemememiz, verirlerse teşekkür edip kabul etmememiz, belki bir çay bir su... Sıkı sıkı tembih edildi: “Bir Türk genci asla filan fıstık...” Bu pek önemli bilgileri aldık, iyice sindirdik.

Sayım günü erkenden görev yerlerimizi öğrenmek, soru formlarını, belgeleri vb almak için kaymakamlığa girerken, ben olmasam bu sayım yapılamazmış gibi hissediyordum.

Bana Armutlu Mahallesi çıktı. Daha önce hiç duymamıştım. Gidilecek yerlere görevli arabalar götürüyordu. Caddeye çıkıp –Barbaros Bulvarı bomboş çok çekiciydi; tam ortasında yürümek, hatta kimse görmeden bir takla atmak devlet görevlisi ciddiyetime halel getirirse getirsindi– geçen bir görevli arabaya elini kaldırman yeterliydi.

Tepe üstü bir yerde yol bitti, indirdiler, aşağıyı işaret edip “Armutlu Mahallesi orası” dediler. İstanbul’un içinde İstanbul’a çok uzak bir yerdi. Köyler eski yerleşimler olduğu için yoksul bile olsa daha bir oturmuştur, burası yoksul bir köy gibi bile değildi: Dağa bayıra gelişigüzel serpiştirilmiş derme çatma gecekondular...

Çamurlara bata çıka ilk eve ulaştım. Kapıyı çaldım. Bir kapısı vardı evin ama neyi kapatıyordu anlamamıştım. Yaşlı bir adam açtı kapıyı. Ayakkabılarımı çıkarmadım, evin içi de dışı gibi topraktı, buz gibiydi. Gecekonduda iki çocuk daha vardı. “Bunların anası babası yok” dedi yaşlı adam. Eşyaya benzer pek bir şey yoktu. Bir kenara iliştim, soru formunu çıkardım, sayıma başladım.

Soruların çoğunu sormaya utandığım için hiç sormadan cevaplarını kendim dolduruyordum. “Isıtma sistemi nedir?” Bu soru bu evde utanmadan nasıl sorulur? Tuvalet diye etrafını tahtayla çevirdikleri toprağa kazılmış bir çukuru kullanan evin banyosu fayans mı kaplı? Ben nerden bileyim? Bir an önce oradan çıkmak istiyordum.

Girdiğim ilk ev, daha doğrusu yediğim ilk şok öyle güçlüydü ki sonrakileri hatırlamıyorum bile. Zaten tepenin üstünden gördüğüm ‘mahalle’nin içine inince sokaklar olmadığı için evlerin hangisine girip hangisine girmediğimi de tamamen karıştırmıştım, önemi de pek yoktu zaten. 1975 nüfusumuz benim bu aymazlığım yüzümden eksik çıkmış olabilir ama asıl aymazlık o koşullarda yaşamasını görmezden geldiğin insanların sayısını bilmek istemekti bana sorarsan.

Armutlu’yu bitirip belgeleri teslim etmek için kaymakamlığa döndüm. Sayımı hâlâ yapılmamış yerler varmış. Bu sefer Levent’e gönderdiler, Karanfil Sokak’a, hiç unutmuyorum. O yıllarda İstanbul'un en lüks mahallesiydi. Bütün artistler, mesela Zeki Müren orada oturuyordu.

Görevli araba Karanfil Sokak’ın başında indirdi. İkinci şok. Bir sokağa, bir sokağın iki yanına dizilmiş bakımlı bahçelerin içindeki villalara, bir de üstüme başıma baktım. Ayakkabılarımdaki ve pantalonumun paçalarındaki Armutlu çamurunu kaymakamlığın tuvaletinde ne kadar yıkamış temizlemiş olursam olayım yeterli gelmemişti. Aslında üstüm başımın kendisi yeterli değildi. Belki de ben bu mahalleye yeterli değildim.

İlk villanın önünde durdum, bir elimdeki kâğıtlara bir eve bakarak bir şey kontrol ediyormuş gibi yapıp cesaretimi toplamaya çalışıyordum. Bahçe kapısına doğru seğirtmiştim ki nereden çıktığını anlamadığım, benim yaşlarımda, belki benden az büyük iki oğlan yanı başımda bitiverdi. Zengin çocuklarıydı, belli. “Yer değişebilir miyiz?" dedi birisi, evdeki kıza mı âşıkmış, kız bunun sevgilisi miymiş tam anlamamıştım ama o eve sayım görevlisi olarak benim yerime girmek istiyorlardı. Hazırlık da yapmış, elinde bir tomar kâğıt tutuyordu. Mırın kırın ettim, devlet işi bu maazallah başımıza bir şey gelmesindi, korktum “Yapamam” dedim. Bizim âşığın arkadaşı da benim gibi tırsıktı allahtan. “Yürü o’lum boşver” filan diyordu, fazla ısrarcı olmadılar.

Bahçe kapısından geçtim, kapıyı çaldım. Şu kızı da merak etmiştim. Kapıyı hizmetçi açtı, içeri buyur etti. Ayakkabılarıma hamle ettim, “Çıkarmayın” dedi, canıma minnet. Çoraplı ayak çıplak ayak gibi değildir, tanımadığın bir evde insanın en zayıf noktasıdır. Aşil’in çorabı.

Kocaman bir salona girdim. Şimdi olsa ne düşünürdüm bilmiyorum ama her şey ışıl ışıl, çok şık ve şaşaalı gelmişti bana. Salondan dönerek üst kata çıkan bir merdiven bile vardı. Ev sahibesi hoşgeldiğimi söyledi, evin reisi sandığım kişi misafir çıktı. Kız da oradaydı, su gibiydi ve oğlan yerden göğe kadar haklıydı. Salonun hemen girişindeki büyük yemek masasının sandalyelerinden birinin ucuna iliştim. Onlar oturma takımlarından masaya ve çıtır çıtır yanan şömineye yakın olanında oturuyordu. İlk soruyu sordum. Bayan Kahkaha’nın evindeydim.

Hizmetçi, çayla birlikte kek-kurabiye getirmişti. Çocukken misafirlikte tek başıma bir şey yemekten hiç hoşlanmazdım nedense, sofrada tek başıma kalmaktan da; herkesle aynı anda bitiremezsem kalanı tabağımda bırakırdım. Acıkmıştım, tabaktakiler de çok güzel görünüyordu ama sadece çayı içiyordum bitirmemeye çalışarak.

Formu doldururken aklım sadece peri kızındaydı. Bir yandan soruyor, bir yandan yazıyor, bir yandan da alttan alttan, kaçamak kaçamak onu görmeye çalışıyordum.

Çay ve sorular aynı anda bitti. Gitme vakti gelmişti. Kapıdan çıkana kadar bir mucize bekledim, olmadı.

O gece 18 numaralı yatakhanede ranzama yattığımda uykuya dalarken çok önemli iki şey düşünüyordum: Bir, Türk filmleri gerçek olaylardan esinleniyordu; iki, belli etmemişti ama bence kız bana âşık olmuştu.

Kağan Önal, kent, şehir