Vapurdan indim ve Kuzguncuk’a yürümeye karar verdim. Dolmabahçe’nin ağaçlı yolu kadar yumuşak değil burası; sahil yolunun vandal şanzımanları ve kornaları bastırıyor zihnimi. Bu şehrin kakofonisi bitmiyor. Gürültü sadece kulağa değil, düşünceye de sızıyor. Kulaklığımı takıyorum. Hafif çiseleyen yağmur var. Cengiz Özkan açıyorum. 1996 doğumlu birisi türkü dinler mi? Dinliyor işte.
Şehir bağırıyor, türkü alttan konuşuyor.
Yol kenarındaki yüzlerce yıllık taş duvarın üstüne konmuş bir kuşa bakakaldım. “Konacak bunca yer varken neden burası?” diye düşündüm. Taş mı güvenliydi? Kuş kısa süreliğine oradaydı; taş yüzyıllardır. Biri geçici, biri sabit. Belki de ikisi de değil.
Işıklardan Kuzguncuk’a dalıverdim ve koptum sahil hattından. Köfteci de sokak masaları da yerli yerindeydi. Oturdum. Yumurtasız piyaz, köfte ve ayran istedim. Garson siparişi yazarken şunu düşündüm: Neden evimden bu kadar uzağa geldim ki? Neydi beni buraya getiren?
Her seferinde aynı şeyi söylüyorum kendime: “Bu köfteye bu para verilmez.” Her seferinde yine oturuyorum. Rasyonel bir açıklaması yok. Mesele köfte değil; bir masaya oturmanın kendisi. Sokakta, başkalarının sesine karışarak, anonim ama görünür bir şekilde bulunmak.
Yemek sıradan. Ama sıradanlık bazen rahatlatıcıdır. İnsan büyük anlamların altında eziliyor; sıradan bir köfte tabağı zihni daha az yorar.
Yemeğin ardından yol üstü bir dükkândan kahve alıyorum. En sevdiğim belediye bankına oturuyorum. Deniz karşıda. Yağmur çiseliyor. Türküler, çiseleyen yağmur ve şehrin bitmeyen uğultusu. Gürültüyü tamamen susturamıyorum.
İstanbul’un bazı sokakları hafızayla çalışıyor. İnsan bir yere her gittiğinde aynı kişi olmuyor; mekân insanı bir önceki hâline yaklaştırabiliyor. Daha önce oturduğun masaya tekrar oturmak, geçmişteki kendinle kısa bir temas gibi. Ne tam aynı ne de tam başka.
Buraya gelmek bir kaçış mı? Belki. Ama daha çok bir yoklama. Gürültünün içinde zihnin hâlâ çalışıp çalışmadığını kontrol etmek gibi. Şehir kaotik olabilir; insanın içi de öyle. Ama arada bir masaya oturup yemeğini yemek, kahveni almak ve bankta denize bakmak… Bu küçük hareketler zihni dağıtmıyor, topluyor.
Belki ritüel dediğim şey büyük anlamlar değil, küçük tekrarlar. Aynı köfteci, aynı bank, aynı sahil yürüyüşü. Değişen ben, sabit kalan sokak. Ya da tam tersi.
Şehirler bize bir şey söylemiyor belki. Biz ona bir şey yüklüyoruz.
Ben sadece oturuyorum. Deniz karşıda. Yağmur hafif. Türkü devam ediyor. Ve zihnim kakofoninin içinde hâlâ yerini arıyor.