fotoğraf: ^CiViLoN^ (CC BY-NC 2.0)

Karganın Gözü

“Modern üretim koşullarının egemen olduğu toplumlarda, bütün yaşam muazzam bir gösteri birikimi olarak görünür.” —Guy Debord

Yılanın derisi yerde kalınca, insanın içi bir an ferahlar: “Tamam” der, “değişti.” Kabuk oradadır; kelime de oradadır. “Geçici.” Tarih okunmaz, kelime büyür. Deri değişince yön saklanır demiştik; ama yönün saklanması yetmez. Yönün saklanabilmesi için gözün de alışması gerekir. İşte karga tam burada gelir: Kabuğu değil, bakışı yönetir. 

Kurdun gölgesi korku bırakmıştı; dışarıda bir şey var sanmıştık. Kedi patisini koymuştu; içeride bir rahatlık başlamıştı. Köpek tasmasıyla yürütmüştü; hareket özgürlük gibi görünmüştü. Sıçan labirenti kurmuştu; seçenekler çoğaldıkça çıkış unutulmuştu. Yılan deriyi değiştirmişti; “Değiştik” dememizi sağlamıştı. Karganın gözü ise daha sessiz bir yere yerleşir: Kadraja. Çünkü düzenin en dayanıklı kurumu artık yalnızca yasa, para, polis değildir; neyin “görüleceği”dir. Ne görünür, ne görünmez; ne konuşulur, ne “gündem dışı”; ne acı sayılır, ne “abartı.” Kadraj kuruldu mu, geri kalan kendiliğinden gelir.

Bu yüzden gösteri yalnızca içerik değildir; görmenin biçimidir. Sana bir şey gösterirken aynı anda şunu öğretir: “Böyle bak.” Böyle bakınca başka türlü bakamazsın. Başka türlü bakamayınca başka türlü yaşayamazsın. Yaşamak sandığımız kadar içeriden değil, çoğu zaman dışarıdan öğrenilen bir ritimdir. Ritmi kim kurarsa, gerçeğin sınırlarını da o çizer. Karga ritim sever. Ritmi bozan soru sevmez.

Karganın gözü soğuktur. Kedi gibi sokulmaz, köpek gibi çekmez. Tepeden bakar. Yüksekten ve sakince. O bakışta bir tür ekonomik akıl vardır: Dikkat kıt bir kaynaktır ve kıt olan şey yönetilir. Liberal düzenin en becerikli tarafı da burada saklıdır: “Kimse seni zorlamıyor” diyerek zorlamadan daha etkili bir şey yapar; seçme koşullarını kurar. Seçtiğini sanırsın; aslında seçilebilir olanın içinden yürürsün. Köpeğin tasması boynundan çıkmış gibi görünür; tasma bakışa taşınmıştır.

Türkiye sahnesinde bunun dili çok somuttur: turnikeler, kameralar, ekranlar, tabelalar, uyarılar… Hepsi bağırmaz; hepsi “normal” konuşur. Bir sabah metro girişinde dur: Kart okuturken gözün ekrana kayar. Ekran konuşur: “işlem”, “bakiye”, “uyarı”, “başarısız.” İnsan bu kelimeleri okudukça davranışını düzeltir. Düzeltmek zorunda değildir ama “düzeltilebilen” bir varlık gibi yaşar. Sistem yükselmez; vicdanı senin içinde yükseltir. Vicdan yükseldikçe düzen görünmezleşir. Karga bunu sever.

Bir an olur: Turnike “Başarısız” der. Arkandan bir nefes kabarır; kimse bir şey söylemez ama bekleyen omuzlar yaklaşır. Sen refleksle cebine davranırsın; ikinci kart, üçüncü deneme, bir iki saniyelik panik. Asıl tuhaf olan öfke değil, otomatik özürdür. Kimse suçlamadan, sen “Pardon” dersin. O “pardon”un içinde borç vardır, gecikme korkusu vardır, “aksatma” utancı vardır. Bir cihazın soğuk kelimesiyle, bir insanın sıcak yüzü yer değiştirir: Makine doğru, beden kusurlu kalır. Ve çoğu zaman kameraya değil, arkadaki bakışa yakalanırsın; bakışın ağırlığı turnikenin kelimesinden daha öğreticidir. Turnikenin yanındaki dolum ekranı “KALAN”ı büyüterek yazar; sayı azaldıkça insanın omzu değil, bakışı kısalır. Karga tam da bu “pardon”u sevdiği için tepede durur; çünkü en ucuz itaat, en içten çıkan itaat gibi görünendir.

Bu şehrin kadrajında bir şey daha vardır: Borç. Borç görünmez bir disiplin öğretmenidir. Taksit tarihi takvim değildir; ahlak olur. Asgari ödeme asgari hayatın ölçüsüne dönüşür. Maaş ayı belirlemez; ay maaşı belirler. İnsan cebindeki parayla değil, önümüzdeki üç ayın eksiğiyle yürür. Bu yüzden “İdare et” cümlesi bir tavsiye gibi dolaşır; oysa bir süre sonra bir rejime dönüşür. İdare etmeyi öğrenen itiraz etmeyi değil, zamanlamayı öğrenir. “Şimdi sırası değil” cümlesi böyle üretilir. Karga gözü burada daha da soğur; çünkü bu cümleyi artık dışarıdan birinin söylemesine gerek kalmaz, insan kendi kendine söyler. Kendi kendine söylediği her cümle en sağlam bağdır.

Düzen hayatı yönetebilmek için onu okunur kılmak ister; okunur kılmak için sadeleştirir. İnsan kendi hayatını değil, hayatının ölçülebilen parçalarını yaşamaya başladığında “düzen” rahatlatıcı görünür; rahatlatıcı görünürken kadraj güçlenir. Karga gözünün soğukluğu buradan gelir: O, insanı kötü diye değil, okunur diye sever. Okunur olan yönetilir; yönetilen normalleşir; normalleşen “doğal” sayılır.

Bir de üçüncü katman var: Göz artık sadece bakan değil, hammadde üreten bir organa dönüşür. Deneyim veri olur; veri öngörüye, öngörü yönlendirmeye döner. Telefonu eline aldığında sen seçmiyorsun sadece; seçimin dili de sana geri yazılıyor. Ne kadar bakarsan o kadar “ben” sanırsın; o “ben” büyüdükçe dünyayı daha dar bir pencereden izlersin. Karga gözü burada yalnızca yukarıdan bakmaz; içeriden de bakar. Gözün içine yerleşir. 

Karganın gözü “gördüğünü saklamaz” değildir mesele. Tam tersi: Karganın gözü çoğu zaman her şeyi göstererek saklar. Görüntü çoğaldıkça ağırlık dağılır. Ağırlık dağılınca vicdan “Hangi birine?” der. “Hangi birine?” dediğin an itirazın enerjisi parçalanır. Parçalanan enerji kolay yönetilir. Yönetilen enerji kendini “yorgunluk” diye açıklar. Yorgunluk büyüdükçe kedinin patisi geri döner: Uyuşma. Uyuşma büyüdükçe köpeğin tasması geri döner: Yürüyüş. Yürüyüş sürerken yılanın derisi parıldar: “Değiştik.” Ve bütün bunların tepesinde karganın gözü sakin durur: Kadraj bozulmasın.

Bu yüzden karganın gözü soğuk olmalı. Çünkü sıcak anlatı insanı rahatlatır; rahatlayan göz bakmayı bırakır. Burada sıcaklık yok, yalnızca kadraj var. Kadraj bedende başlar: Omuzların kendiliğinden içeri çekilmesi, sesin kendiliğinden alçalması, “pardon”un kendiliğinden gelmesi… Kadraj bozulmasın diye beden kendini ayarlar; beden kendini ayarladıkça düşünce geç gelir; düşünce geç geldikçe yön sorulmaz.

Ve insanın yazgısı, büyük kararlarla değil, her gün aynı kadraja bakarak kurulur. Ama asıl mesele şu: Bir gün kadraj değiştiğinde “dünya değişti” sanırsın. Oysa çoğu zaman değişen dünya değildir; senin bakışının nerede duracağı önceden seçilmiştir. Karga gözünün zaferi burada başlar: Sana bir şey göstermesiyle değil, sana başka türlü görmeyi unutturmasıyla. Ve kadraj yerleşti mi, artık yalnızca bakış değil, ortam da kurulur; cam görünmezleşir, içerisi “dünya” diye solunur.

Altar Kaplan, gösteri, hayat, modernlik, ritim, yaşam