Beyoğlu, Belge
ve Bellek Arasında
“Tüm kentler içinde İstanbul, anıları açısından en zengini ve en unutkanı. Unutmanın ve anımsamanın iyi kullanımı üzerine burada çok şey öğrenilebilir. Yalnız Antik çağı ve onun edepli çöküşünü, Bizans’ı, parçalanan Yeni Roma’yı, artık sanatsal bir güzellik kazanmış olan gri taştan sarıkları kastetmiyorum. Bunu belki de, daha güçlü olarak ‘genç’ mahallelerde hissediyorum. Pera yakasındaki Beyoğlu’nda, otuzlu ve kırklı yıllarda İstanbul’un kozmopolit ve çok dilli mahallesinde. Bir zamanlar var olan görkeminden aşağı inişi, çürümüşlük taşıyan karyatidleri, Yunanca, Arapça ve Fransızca yazıları olan apartman girişlerinin bulunduğu Beyoğlu, benim en sevdiğim semt.” 
—Joachim Sartorius1

Bir süredir hepimizin gündeminde Beyoğlu’nun dönüşümü var.2 Son yıllarda kültür sanattan iyice uzaklaşıp, bir tür ‘kebabistan’ olan, açık bir şekilde belleğin yok edildiği Beyoğlu’ndaki tüm bu dönüşüme, henüz 20’li yaşlarını yaşayan, benim de içinde olduğum kuşak bile tanık oldu.3 Bundan yedi, sekiz yıl önce bir lise öğrencisiyken, okul çıkışı Bostancı’dan Beyoğlu’na gelmek ne kadar ilginçse bugün bir o kadar değil… Sanırım Beyoğlu, o zamanlar son demlerini yaşıyordu.

Fakat Beyoğlu’nun ‘bittiği’ zaten çok uzun bir süredir konuşuluyordu: Şimdi 70’li, 80’li yaşlarını yaşayan kuşak, Beyoğlu’nun 6-7 Eylül olaylarında yerinden edilen Rumlarla birlikte ‘bittiğini’ hep söylemezler mi? Salâh Birsel Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabıyla Beyoğlu’nun geçirdiği dönüşüme hayıflanmaz mı? Birsel’in 1976’da basılan Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’su 2017’de artık “vah ki ne vah” Beyoğlu’dur! Nam-ı diğer “Pera”, tarihinin hiçbir döneminde bu kadar yozlaşmamıştı.

Artık sadece, hâlâ direnen birkaç merkezde gerçekleşen sergiler için Beyoğlu’na uğrar oldum, son zamanlarda izlediğim bu sergilerden ikisi belleğe ve ‘belge’ye odaklanan sergilerdi. Sergilerin ev sahiplerinin, aynı zamanda kütüphane/araştırma merkezi olarak da hizmet veren merkezler olması bu bağlamda bir tesadüf değil. İlk durağım ANAMED’deki Yusuf Franko’nun İnsanları: Bir Osmanlı Bürokratının Karikatürleri sergisiydi. Yusuf Franko, 19. yüzyıl sonunda İstanbul’da yaşamış bir bürokrat; dünyayı dolaşıp nihayetinde Ömer M. Koç’a gelen bu karikatür albümünden başka bir eseri olup olmadığı ise bilinmiyor. Yusuf Franko’nun karikatürünü yaptığı kişiler arasında kimler yok ki: aile üyeleri, Sarah Bernhardt, İzzet Fuat, Joseph Havva, Roberto Preziosi, Kontes Belmondo…

Sergi sadece Franko’nun albümünün teşhir edilmesinden ibaret olsaydı, bu yazı belki de hiç yazılmayacaktı. Fakat, 19. yüzyıl sonunun Pera’sı fotoğraflar, belge ve yayınlarla izleyiciye sunularak sergi başka bir düzleme çekilmiş. Beyoğlu’nun hafıza mekânları tek tek yok olurken, etrafımız vinçlerle ve kebapçılarla sarılmışken ‘belge’nin belleğin biricik aktarıcısı olduğu hatırlatılmış. Yusuf Franko’nun albümünde kendine yer bulmuş, 1870’deki İstanbul yangınında yanan Fossati imzalı Naum Tiyatrosu’nun sergilenilmesiyle yetinilmemiş, albümde olmayan ve artık ‘gerçek’ varlığı da olmayan mekânlara dair belgeler de sergiye kesinlikle gelişigüzel değil, özenle yerleştirilmiş.4

Tepebaşı-Kasımpaşa arasında yer alan
ve 19. yüzyılın ikinci yarısından
1930’lara kadar hem aşağıdan
hem de yukarıdan yerleşimlerle
yok olan Küçük Mezarlık,
fotoğraf: James Robertson ve Felice Beato, 1857, Ömer M. Koç koleksiyonu
1870 Büyük Pera Yangını;
Beyoğlu’nun günümüze ulaşan
yapı stoğunun büyük bölümü
bu yangın sonrasında boşalan alanlara
inşa edildi, fotoğraf: E. Mazo,
Ömer M. Koç koleksiyonu

Bellek ve belge eksenindeki diğer sergiyse Dört Ayaklı Belediye: İstanbul’un Sokak Köpekleri’ydi. 10-12 bin yıl önce insanoğlunun ilk evcilleştirdiği ve ortak bir yaşam alanı kurduğu köpekler, yüzyıllar boyunca insanlarla birlikte yaşadılar. 19. yüzyıl itibariyle, John Berger’ın da üzerinde durduğu gibi, hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkiler bozulmaya başladı. Bu bozulmanın esas sebebi modernleşmeydi, ‘modern’ bir kent görüntüsünde sokak hayvanlarının yeri yoktu. Avrupa, sokak hayvanlarından zaten çoktan kurtulmuş, sokak hayvanları 19. yüzyıl itibariyle ‘şarka ait’, oryantalist bir unsura dönüşmüştür; bunu pek çok Avrupalı ve Levanten yazarın notlarından, oryantalist ressamların tablolarından takip edebiliyoruz. Osman Hamdi Bey’in “Arzuhalci” resmi bunlardan biridir.5

Osman Hamdi Bey, “Arzuhalci”,
tuval üzerine yağlıboya,
110 × 77 cm, tarihsiz,
SSM koleksiyonu,
kaynak: digitalssm.org

İstanbul’un köpekleri Müslüman inancından dolayı Müslüman evlerine girememiş, fakat sokaklarda hem bakılmış, hem de serginin “dört ayaklı belediye” olarak tarif ettiği gibi, adeta bakılmanın karşılığını sokakların temizlenmesine yardım ederek vermiştir.

Bir grup sokak köpeği, 19. yüzyıl sonu, fotoğraf: Abdullah Biraderler,
Pierre de Gigord koleksiyonu

Osmanlı batılılaşmasının önemli bir dönemi olan II. Mahmud döneminde (1808–1839), köpeklerin şehirden sürgünü başlamıştır.6 II. Meşrutiyet’in (1908) ilanından sonra, 1910’da ise Osmanlı modernleşmesinin en şekilci, en travmatik olaylarından biri yaşanmıştır: Hayırsızada (Sivriada) sürgünü. Halk bu sürgüne karşı çıkmış, dolayısıyla köpekleri toplamak ve Sivriada’ya götürmek işi haydutlara, serserilere, çingenelere kalmıştır. Normal şartlar altında köpekleri inançlarından dolayı evlerine almayan halkın, sokak köpeklerini evlerinde dahi sakladığı Pierre Loti’nin notlarında kaydedilmiştir.7 Sokak köpeklerinin ulumalarının duyulduğu ve şehrin her tarafını kan kokusunun sardığı, dönemi yaşayan insanlarca kuşaktan kuşağa aktarılarak sözlü tarihte de kendine yer buldu.

Sokak köpeklerinin
Hayırsızada’ya bırakılışı
ve sürülen köpekler
(fotoğraf: Jean Weinberg), 1910,
Pierre de Gigord koleksiyonu

İstanbul’un sokak köpeklerinin soyu tükenmedi, ama Hayırsızada Sürgünü, bir şehrin, insanlarının ve hayvanlarının belleğini yaraladı.

Fotoğraflar, yazarlardan alıntılar, gazeteler, belgesellerle tam bir araştırma sergisi olan sergi, tıpkı Yusuf Franko’nun İnsanları sergisi gibi belleğin belgeyle aktarımını ortaya koyuyordu. Bu iki sergi, değişimin bu kadar travmatik olduğu zamanlarda, belgeye ne kadar ihtiyacımız olduğunu, bazen belgenin direnişin bir başka izdüşümüne dönüşebildiğini göstermiş oldu.

Nostaljik tramvayın kaldırılmasından sonra Beyoğlu, fotoğraf: Nergis Abıyeva

1. Joachim Sartorius, “Gözlerin Dinlendiği Yer ya da İstanbul’dan İlk İzlenimlerin Etkin Bir Sıralaması”, Ekim 1992, İstanbul / Ocak 1993, Berlin, çeviri: Sezer Duru, Maçka Sanat Galerisi arşivi.

2. Bu konuda en güncel haberlerden birinde, son zamanlarda Beyoğlu’nda kapanan mekânların listesi için: “İstiklal Caddesi’nde Topyekün Değişim

3. 19 Ocak 2017’de ise, nostaljik tramvay kaldırıldı, tramvay yoluna beton döküldü ve yol arabalara açıldı. Belediye bunun bir “bakım çalışması” olduğunu duyurdu.

4. Geniş bir ekip tarafından gerçekleştirilen serginin küratörlüğü Bahattin Öztuncay, sergi tasarımı Yeşim Demir, fotoğraf çekimleri Hadiye Cangökçe tarafından gerçekleştirildi. Mehmet Kentel imzalı “Yusuf’un Dünyası’nı Haritalandırmak” bölümü özellikle ilginçti.

5. Osman Hamdi Bey’in oryantalist bir ressam olup olmadığı tartışmalı bir konu olsa da, sanatçının resimleri oryantalist özellikler gösterir.

6. Ekrem Işın, Dört Ayaklı Belediye: İstanbul’un Sokak Köpekleri, İAE Katalogları 17, Ekim 2016, s. 18.

7. Sergi pano metinlerinden.

Beyoğlu, Dört Ayaklı Belediye, hafıza, hayvan, kentsel dönüşüm, köpek, Levanten, Nergis Abıyeva, sergi, Yusuf Franko’nun İnsanları