Bayrampaşa,
fotoğraf: Onur Ceritoğlu
Bayrampaşa’da
Bir Yabancı

Mimarlık, çalışacağı malzeme olarak, duyguları harekete geçiren formlardan çok, duyguları harekete geçiren sitüasyonları kullanmalıdır. Bu malzemelerden devşirilen deneyler, meçhul formlara yol açacaktır. Psikocoğrafi araştırma, yani ‘bilinçli olarak düzenlenmiş olsun ya da olmasın, coğrafi çevrenin bireylerin duyguları ve davranışları üstündeki etkilerinin ve bu sürecin kesin yasalarının incelenmesi’, ikili bir anlam kazanır böylece: Günümüzün kentsel alanlarını etkin biçimde gözlemlemek ve bir sitüasyonist kentin yapısı üzerine hipotezler geliştirmek. 
—Guy Debord, “Sitüasyonların İnşası ve Uluslararası Sitüasyonist Akımın Etkinlik ve Örgütlenme Koşulları Üzerine Rapor

Bayrampaşa’ya, sitüasyonistlere özenerek psikocoğrafi araştırma yürütmek için gelmiş bir yabancıydım. Bir anlamda semti anlamak, onu bilmek, onu bir turist gibi tüketmemekti amacım. Bir yabancı ya da seyyah ya da bir konuk sanatçı kimliğiyle ne katkım olabilirdi bu semtin belleğine? Orada bulunduğum anların kaydını tutabilirdim. Bu bir araştırma olduğu için hipotezler mi kurmalıydım? Yok, yeni formlar üretmeyecektim. Durumlara ve sokağa odaklanmak istiyordum. Onun bir parçası olmanın yollarını aradım. Farklı altyapıların birbiriyle çakıştığı durumlarla ilgilendim. Metronun, otoyolun, ara sokakların, altgeçitlerin, üstgeçitlerin birbirine dolandığı yerleri coğrafyama ekledim. Fabrikaları, atölyeleri, vardiyaları dinledim.

Hipotezimi üretmek için sokakta yürüme yöntemleri geliştirdim. Bir sonraki misafiri bilgilendirmek için birtakım notlar tuttum: “Dutların düştüğü zemin yapış yapış. Kafanı bir kaldır dut ağacı. Dut ağaçlarını takip et”, “32T numaralı otobüsü görünce 139 adım atıp sola dön” gibi. Bayrampaşalılarla bir iki laf ettim. Bayrampaşa’dan geçen bir seyyah gibi duygu ve davranışlarımı etkileyen yerler üzerine kurdum hipotezimi. Bayrampaşa çokhücreli bir canlıdır. Bu canlıyı gözlemlemek ve anlamak için düğümlere, akışlara, döngülere bakmak gerekir.

Kurduğum hipotezi bir anlatı haline getirmek için ziyaret ettiğim yerlere bir tur düzenledim ve öğrendiğim hikâyeleri otelin boş çarşaflarına çizerek dinleyenlere anlattım. Bence krokiler ve haritalar yetmiyor, çünkü söz eksik kalıyor. Bu yerleri canlandırmak gerekir. Metni de bu yerlere düzenlenen bir kent turu gibi kurguladım. Serbest ve kısa seyahatnamemde, ben yabancı, bu turun rehberliğini yapıyor:

Şimdi orada olmayan mandıralar: Sağmalcılar 
Mandıraları surların dışına, kentin dışına koymuşlar eskiden.
Şimdi neredeler? Çevre köylerde belki mandıra vardır ya da yoktur.
Büyük kentte hayvan besiciliği yapmak yasak.
İstanbul sütünü nerden alır?

Üretmen İş Merkezi: 
Çekinerek içeri girdim-giriyorsun, sağına soluna bakmadan.
Önüne kocaman bir forklift çıkıyor. Sakın şaşırma.
İçerisi katlı otopark gibi. (Otelden çatının otopark olduğunu görmüştüm.) Buradaki diğer iş merkezleri gibi.
İşçiler var. Tam öğlen saati.
Öğlen yemek vakti. Ramazan.
Beton koridordan ilerleyince karşına avlu çıkıyor. Apartman boşluğuna benzeyen bir avlu. Dışı çok yüksek. Dipteki hissi basık.
Yukarıdan bakınca Moholy-Nagy çizmiş gibi.
(Okuyan için not: Macar asıllı ressam, Bauhaus hocası)
Merdivenin bastığı yer yarım daire, ortasından kolon çıkıyor.
Merdivenden beyaz gömlekli biri iniyor.
Çaprazda üst katta Kardeşler Büfe yazıyor. Bu süper blokta esnaf lokantaları, büfeler ve tostçular var: Ciğer, komposto, kızartma 8 TL.
10 TL verip çatıya çıkıyorum.
Kuşçular yerine güvenlik görevlisi. Kuşlar yerine arabalar.
Küçük Karaköy adeta. Kat kat otopark.

Doku site (Fason Birlik): 
Gece otele yürürken ışıkları açık titreyen tek bina. İşi olmayan giremez bu binalara.
Gibi gözükse de girdim. Bir atölyeye gelmiş biri gibi.
Bunun içinde mescit var. En üst katta minaresi var. Otoparkı yok. Zemin kata kamyonlar yanaşıyor.
Bina basık ve büyük. Zar zar titriyor. Hiç durmadan, günde 3 vardiya çalışan doku-ma atölyeleri. Zangır zangır titriyor. Penceresi olmayan atölyeler var.
Çok eskiden Valide Han’ın da içinde dokuma atölyeleri olduğunu biliyorum. Mike Nelson için çalıştığımda öğrenmiştim. Belki de Beyazıt’tan buraya taşındılar.
Etrafta silindirler, bobinler, iplikler, pamuklar. Her makine başında atletli bir işçi. Haziran bitiyor. Bazıları meraklı gözlerime bakıyor. Kimisi aldırmıyor.
Titreyen yük asansörleri, merdivenler.
Binayı çok iyi biliyormuşum gibi,
bir yerden girip başka bir yerden çıkıyorum.

OTO-GAR: 
Sanki bütün Trakya ve Anadolu burada.
OTO-BÜSLER.
Kuş uçuşu baktığında, bir vajinaya benziyor.
Tam ortası metro çıkışı. Tam ortasına raylar bağlanıyor.
Kat kat açılan bir meyve.
Beton merdivenler ve köprüler büyük kirişlerle birbirine bağlanıyor.
Alttan üstten geçiyor bütün bağlantılar. Hepsi birer eklenti.
Katlara indikçe yer değişiyor. Yer yarılıyor.
Egzos, kir, sidik, esrar kokusu birbirine karışıyor.
Yeraltındakiler, yolunu şaşırıp oraya düşmüşsün gibi bakıyorlar.
Karanlık yeraltı dünyası. İstanbul’un en tehlikeli yeri gibi burası.
0: otobüs firmaları-yazıhaneleri
-1: duşlar, kuru temizlemeciler, pavyona benzeyen çaycılar, boş dükkânlar, boş koridorlar
-2: tamirciler, yedek parçacılar, camcılar, elektrikçiler, lastikçiler

Sokaklar: 
Otele girdiğim ilk pazar sokaklar bomboş. Terk edilmiş. Sadece dokuma atölyeleri duyuluyor.
Üstelik iftar vakti kimse yok. İn cin top oynuyor.
Yerler yapış yapış. Dut ağaçları.
Buralar eskiden dutluktu. İstanbul’un geri kalanı gibi.
Dut reçeli.

Hayal kurmaya korkar olduk 
Tanrıya inanırdım bırakıp gitmeseydin 
        #karanlıktayaşayankız 
O gemi bir gün gelecek 
Bu kadar imkansızlık canımı acıtıyor 
BAL-KES 
55 Gözümün içine baka baka aşık ettin ya 
helal olsun

Parkada: 
Attan düşülen yere at ekmişler. Atlar çıkmış.
Başbakan parkın açılışı sırasında attan düşmüştü. Tam 14 sene önce.
Ata binmek, dönme dolaba binmek.
Tek başına dönme dolaba bindirmediler.
Tek başına dolaba giremezsin.
Bekledim. Bir adam ve bir kız çocuğuna rica ettim. “Birlikte dönebilir miyiz?”
Birinin elinde mısır, diğerinin elinde dondurma vardı.

AVM (Forum İstanbul): 
İkea’da köfte yiyip, yastık aldıktan sonra alt kata inip, üstüne sosisli yedim ve kola içtim.
AVM’lerin bir gün boşalacağını düşünüyordum.
AVM’ler boşalacakmış.
Yalan.
Masalar doluydu. AVM doluydu. Dopdolu. İnsan dolu. Bayram alışverişi. Mağaza dolu.
Metrodan iner inmez: Sinema, Akvaryum, Jurassic Land, IKEA ve her şey…

Kadife fabrikası: 
İstanbul’un çalışmaya hazır tek fabrikası. 30 sene önce bütün makineleriyle beraber kapatılmış. Mühendisin teki gelse, makineleri çalıştırsa kadife üretilebilir. Bu fikir çok hoşuma gidiyor. Çalışmaya hazır bir fabrika.
Emekli bekçi bahçesinde tavuk ve domates yetiştiriyor. Hayatından çok memnun.

Megacenter (Megahal): 
Dev ekmek. İstanbul’un koca lokması.
İçinde kamyonlar kat kat.
Kuru bakliyat, şeker kat kat.
En üst kat otopark.
Piliç mi tavuktan çıkmış, tavuk mu piliçten?

Cezaevi: 
“1968’de hizmete giren Bayrampaşa Cezaevi’nin, hızlı nüfus artışı ve göç nedeniyle yaşamın merkezinde adeta bir tümör gibi kaldığını söyleyen Bayrampaşa Belediye Başkanı Hüseyin Bürge, mahkumların 2 yıl içinde yapımı tamamlanması planlanan yeni cezaevlerine taşınacağını söyledi. Bürge, ‘İlçe halkının üzerinde psikolojik sorunlara neden olan ve onları adeta potansiyel suçlu durumuna düşüren cezaevinin yerine, kentsel dönüşüm projesi kapsamında ucuz faizli ve kredili toplu konut yapacağız’ dedi.”

Mostar Köprüsü: 
Bayrampaşalı Boşnaklar yaptırmış olmalı. Savaştan kaçıp gelenler. Kaçıncı dalga olduğunu bilemiyorum; Yugoslavya dağıldığında mı geldiler, yoksa Sırplardan mı kaçıp geldiler?

Otoyol Çayırı: 
Çakır’ın çayırı. Üç billboard tarafından gizlenmiş Çakır Dayı’nın (Balkan göçmeni, gurbetçi, Gastarbeiter) çayırı.
Çakır “uyurken boğuluyorum” diyordu.
Kuş gibi köprünün kenarına, madeni bariyerlerin yanına, beton blokların köşesine yuva yapmış. Muşamba, çıkma tahta, çıkma kapı.
Kondu-gece.
Kışın çayır kayak pisti. Kışları karın içinde kayboluyor. Ateş yakmadan durulmaz, donulur.
Akan şeyleri seven müdavimlerin yeridir:
‘’İki hafif (metro) arasında 17 saydım
Hafif geçerken 7 saydım
139 saydım ikinci hafife kadar’’
Sabah vaktiydi. Kırmızı araba, mavi kamyonet.
Hiç kuş yoktu. Yeşildi.
Hiç yoldan çıkan bir araba bu çayıra dalmış mıydı?
Ağaçlar çayırın müdavimlerini korur.

Edebi referanslar:

Kondular: 
“Kondularda çakıp sıvama işleri hiç bitmezdi. Bir duvar onarılır, ardından dam akardı. Bu yüzden konduların bir gün bir yanlarına teneke çakılır, bir başka gün açılan deliklere tahta sokulurdu. Ayrıca, ‘konduların çitleri ay doğunca yürür, mezarlığa yanaşınca durur,’ diye kondu dilinde bir laf vardı. Bu lafla konducular telli tahtalı konduların tabiatını anlatırdı.”
—Latife Tekin, Berci Kristin Çöp Masalları

Beton ada: 
“Baktığı yönde güney sınırını oluşturan, üstgeçidin altında kuzeybatıya doğru bir daire çizerek adanın tepesinde otobanla birleşen üç şeritli tali yolun dik banketi vardı. Yüz metreden daha fazla uzakta olmasa da bu yeni yeni yeşeren bayır, yabani otların, terk edilmiş arabaların ve inşaat malzemelerinin arasında adanın fazla ısınmış aydınlığının arkasına saklanmış gibiydi. Trafik tali yolun batıya uzanan şeritlerinden ilerliyordu, ama madeni bariyerler adayı sürücülerden gizliyordu. Yolun kenarına yapılan beton bloklardan üç tabelanın uzun direkleri yükseliyordu.”
—J.G. Ballard, Beton Ada

Not 1

2017 yılının haziran ayında iki hafta, Pasaj İstanbul’un davetiyle Bayrampaşa Ramada Otel’de sanatçı yerleşim programına katıldım. İstanbul’da yaşadığım hâlde oraları hiç bilmiyordum. Benim için Sağmalcılar, Atatürk Havaalanı’na giderken geçtiğim, adı akılda kalan 5. duraktı. Bayrampaşa’nın eski adının Sağmalcılar olduğunu da bilmiyordum.

İşe otelden gelip gittim. Orada kaldığım süre içinde, otelin etrafını saran, zemini zangır zangır titreyen, floresan ışıklı dokuma atölyeleri hiç durmadan çalıştı. Günde 3 vardiya. Kaldığım süreyi kapsayan 42 vardiya boyunca yürüyüşlere çıktım ve yukarıdaki metni yazdım.

Not 2

Bayrampaşa misafir programına katılan sanatçılara (Onur Ceritoğlu, Burak Dikilitaş, Eser Epözdemir) ait araştırmaların yer aldığı Bayrampaşa: Beklenmeyen Misafir adındaki sergi, Pasajist Karaköy’de 23.01.2020–15.02.2020 tarihleri arasında gezilebilir.

Bayrampaşa, kent, Onur Ceritoğlu, şehir, yürümek