Müthiş Bir Tren, Metin Erksan, 1975,
filmden ekran görüntüsü
Başımızdan Geçenler

Rüyamda mı gördüm? Yoksa bir seyahatte mi başımdan geçti? Böyle şey olur mu olmaz mı? Oralarını geçelim… Böyle bir vakıayı rüyada da görsem, gene başımdan geçmiş sayılır. Başımdan geçmemiş olsa, içimden, rüyamdan, hülyamdan geçer miydi? Bilmem… 
Sait Faik Abasıyanık, “Müthiş Bir Tren”, Metin Erksan uyarlaması1

Metin Erksan’ın 1975 yılında Sait Faik Abasıyanık’ın “Müthiş Bir Tren” adlı hikâyesinden uyarlayarak çektiği film, gerçek mi hülya mı tam kestirilemeyen bir sahnede yukarıdaki cümlelerle başlar. Sahne, yağmurun yaladığı pencere camı ardında biri bastonuyla oturan yaşlıca, diğeri bir elinde tespih bir elinde nargile daha genç duran bir başka adamın belli belirsiz seçilebilen düşünceli bakışları ile belirir. Kamera bir dışarıda, dışa bakan bu adamlara bakar, bir içeride tespih çeken ellere… İç dış arasında bir süre bu şekilde gidip gelen görüntü, daha sonra yine içte ama bu sefer ilişkisiz görünen bu iki adamın arkasından bakar; belki içeriye, belki dışarıya… Bu sefer yağmur sesini bastıran, nargilenin fokurtusudur. İç-dış geriliminin bakışlar, sesler, bulanık ve belli belirsiz görüntüler, ilişkisizlikler ile yoğun olarak hissettirildiği bu sahnelerden sonra genç adam gerçeklik, hayal, rüya arasındaki sınırları alt üst eden bu cümlelerini takiben, ne olduğuna karar veremediği ama başından geçmiş o vakıayı anlatmaya başlar.

Belki de pek çoğumuz, pek çok kere bu tür vakıaların ardından benzer bir tekinsizlikte, ne kendi sınırlarımız içinde ne de dünyevi bir dış bağlantıyla ilişkili, tanımlayamadığımız bir mekân-zamanda gerçekliğin nasıl olduğunun hatırlatılması ihtiyacıyla bulmuşuzdur kendimizi. Daha sonra başımızdan, içimizden, rüyamızdan, hülyamızdan geçen bu vakıaların gerçek olmadıklarını “öyle gerçek gibiydi ki…” diye vurgulayarak defterimize ya da dostlarımıza anlatmış, hafızamızı keskinleştirmiş; kimimiz de ötesinde bir anlamı olup olmadığını merak edip belki rüya tabirlerine/tabircilerine başvurmuşuzdur.

Ancak filmde rüya, gerçek olmadığı iddiasıyla anlatılmaya başlanmaz. Aksine, bir rüyanın görülmüş olmasının bir gerçekliği olduğuna dair bir vurgudur o ilk cümleler. Filmin, hikâyenin tamamı da bu minvalde okunabilir. Tekinsizliği yaratan, rüyanın içeriğinin kendisi kadar2 onun ‘gerçekten’ yaşandığı yönündeki olasılığın tekinsizliğidir belki de. Ne olduğu belirsiz vakıanın kendi beninden, bedeninden ayrıştırılmamış olma olasılığı ile, henüz yabancılaştırılmamış bir vakıa olarak aktarılmasıdır. —Freud’un saptadığı— henüz uyanmış birinin, rüyaların onun dünyasına geldiğini değil de, kendisinin başka bir dünyaya gittiğini düşünmesinde açığa çıkan, kendi aidiyetiyle tanımlayamadığı bir dünyada olmanın tekinsizliğidir bu. Bir tersyüz oluştur söz konusu olan. Öyle ki filmde de, ‘gerçek hayattaki’ iki kahraman —neredeyse rüyanın içindeki ‘ölü’ insanlardan bile daha hareketsiz— otururken, hayat ‘gerçek’in değil, rüyanın içinde gibidir. Film, belki de bu nedenle sürekli bir belirsizlik, gel-git, kaçma-kovalamaca, canlı-ölü, yaşlı-genç, hareketli-durgun… gibi sayısız karşıtlığın iç içe geçtiği bir vakıaya ve onun anlatıldığı âna ilk uyanış ânında zihnin, bedenin kendini yeryüzünde konumlandıramadığı o tekinsizlik hâlini yansıtır. Sanki tekinsizliğin verdiği hislerin, düşüncelerin gerçekliğinde, onun gerçek olmadığını söylemenin imkânsızlığını vurgular.

Filmin son sahnesinde yaşlı adam ilk ve son kez konuşarak “tren gittikten sonra yağmur yağdı mı?” diye sorar ve diğerinden belli belirsiz bir onay aldıktan sonra birlikte tekrar pencere camını yalayan yağmura bakarlar. Rüya ile kurulan fiziksel tek ortaklık herhangi bir zamanda olası olan yağmur gibi görünür; öyle ki, sanki giden trenin ardından yağan yağmur ile o ân seyrettikleri yağmur aynısıymış gibi bir süreklilik yakalanır. İki adam hâlâ rüyanın içinde midir? Rüya nerede bitip, nerede başlamıştır? Yoksa hepsi yine bir rüya mıdır? Bilinmez…

Esasen bir önemi de yoktur. Vakıanın başından geçmiş olması dışında… Belki de başımızdan geçen, hislerimize, zihnimize temas ederek kendimiz açısından bir vakıaya dönüşen her şeyin bir gerçekliği olduğunu söylemektir bu: Bazı hülyalar (e. Yun.: χolía) gibi hem ‘tatlı bir düş’ hem iç kemiren bir ‘kuruntu’,3 bazı geçmişe yönelik bir melankoli (E.Yun.:melanχolía) ya da mâl-i hülya, bazı günlük izlenimlerimizin bir uzantısı, bazı kendimiz hakkında kendimizin de bilmediği gizli yanlarımızı ve arzularımızı açığa vuran görüntüler. Ama belki de hep şimdi ve buradaki varlığımızın başka zaman-mekânlara ait temaslarının tekinsizliği, bu tekinsizliğin yaratıcılığı, çaresizliği, heyecanı ve cazibesi ile iç içe geçmiş, benimizde, ruhumuzda öyle ya da böyle, ama bir şekilde iz bırakan vakıalar.

1. Alıntı, Sait Faik’in “Müthiş Bir Tren” hikâyesinin Metin Erksan tarafından 1975 yılında senaryolaştırılarak çekildiği filmden yapılmıştır. Esasen, hikâyenin Sait Faik’e ait bir çeviri mi yoksa yazarın yaptığı uyarlamalardan biri mi olduğu konusu tartışmalıdır. İlk yayınlarında Sait Faik’e ait görünse de, daha sonraki yayınlarında yazarın yaptığı ‘uyarlamalar’ arasında yer alır.

2. Filmde anlatılan rüya şu şekilde özetlenebilir: Adam bir istasyona gider, istasyondaki herkes, sessiz, solgun, ‘ölü’ gibidir. İstasyona bir tren yaklaşır. Ancak, ne istasyondakiler trene ne de trendekiler istasyona yönelir. Adam yine de trene yönelir, tren içinde oturan, gazetelerini okuyan, mutsuz, kederli insanlar görür. Hiçbiri trenin dışına doğru bir ilgi göstermez. Adam daha sonra trende, önce on sene önce ölen karısını, sonra üç sene önce ölen oğlunu, Çanakkale Savaşı’nda ölen yakın arkadaşını ve yine ölmüş olan babasını görür. Hepsi sert bakışlarla bakarken, sadece oğlu bir ara güler ki, annesinin kulağına fısıldadığı sözlerden sonra onun da bakışları değişir. Kapanan kapının ardında kalan eşi ve çocuğuna ulaşmak için tren koridorlarında, istasyonda bir görevli arayan adam, giden trenin ardından bakar.

3. Hülya Türk Dil Kurumu’na göre “tatlı düş”, bir de “kuruntu” demek.

gerçeklik, hülya, Melek Kılınç, rüya, zaman-mekân