Tıbbi geçmiş dosyaları,
Akıl Hastalıkları Merkezi,
el Peñón, Venezuela,
fotoğraf: Marino González,
(CC BY-NC-ND 2.0)
An-ar-şi / An-ar-şiv

İnsan yanına az Martini karşısına da homo sacer’i koyup huzurla oturmak isteyebilir mesela. Ama homo sacer insanın karşısında, yerleştirdiği mesafede durmuyor öyle. Toplumdan dışlanmış, haklarından mahrum bir varlık olarak, okuyandan çok başka, uzakta gibiyken birden aradaki mesafe kapanıyor. Huzur ortamı dağılıyor ağırdan. O, kurban edilemeyen ama öldürülebilen hâliyle, Giorgio Agamben’e göre istisna hâli altındaki birey. Ve istisna hâli, öyle alacakaranlık öyle huzursuz bir yer ki; yasa ile yasal olmayan karışmış. İktidar, meşruiyeti için rıza üreten temsilleri aradan çıkarmış orada, tekelindeki meşru şiddet her an her yöne yönelebiliyor. O hâl altındaki homo sacer, OHAL içindeki bize benziyor o hâlde.

Yeşil zeytinin boğaza tıkandığı an, bu idrak anı oluyor. Ve Martini’nin yeşil zeytini biraz fantastik kaçtıysa; buradaki fantezi evde, koltukta huzurla oturma fikri aslında. Çünkü yasa ile yasal olmayan karıştığında —istisna hâli altında— saygın vatandaş kimliğiyle kamu suçlusu arasındaki geçişkenlik an meselesi. Huzurla, güvenle uzun süre oturulduğunu sanmak sağlam fantezi.

Batı’nın siyasal modeli şehir değil toplama kampıdır, Atina değil Auschwitz’dir diye yazıyor Agamben Tanık ve Arşiv’de. Burası, istisna durumunun kurala dönüştüğü an açılan mekân. Kampta iktidar akıllara ziyan şekilde işlem görüyor. Wolfgang Sofsky söylüyor; insanın dünyayla ilişki kurduğu zaman, uzam, kendilik kategorileri sekteye uğruyor burada. Akla ziyan veren kısım bu kısım, çünkü akıl böyle şeyi soğurmuyor. Gidivermek yok örneğin, çünkü kendiliğindenlik yok. Bakkala gidivermek hiç yok mesela, çünkü sıradan olan, insanın altından çekilip alınmış. Bakkal yok. Bir var olma biçimi olarak mekân, hani içkin varlığın ön koşulu olarak mekân, insanın düzen dediği şeyle beraber ayağının altından çekilmiş ve alınmış. İkame eden bir şey de yok. Yersizleştiren bir düzen diye yazıyor Agamben. İnsan yokluğa, yok içine nasıl sıkışabilirse burada o oluyor ve tanık oluyor yokluğuna da. Zeynep Sayın, yokluğun tanıklığını “dil bazı şeyleri soğurmuyor” diye açıklıyor önce. Sonrasında, Agamben’in Auschwitz’in gerçek tanığı olarak adlandırdığı, bu kampta ‘apatik’leşerek yok olup ölen Muselmann* örneğini veriyor. Muselmann üzerinden tanıklığın imkânsızlığını, arşivin olanaklılığını ve olanaksızlığını konuşmak istiyor Zeynep Sayın. Konuşmasını “Arşivden Sonra?” konuşma dizisinin Ekim ayı için gerçekleştiriyor.

Yarına neyin, nasıl aktarılacağı biraz muamma tam olarak da bir iktidar meselesi iken “Arşivden Sonra?” dizisi kimi şeyleri nasıl saklayıp aktardığımızın peşine düşmüş. Örneğin, güzel şeyleri; tohumu, bilgiyi nasıl arşivlediğimizi soruyor evvelki edisyonlarında. Zeynep Sayın, “An-Arşiv” başlıklı konuşmasıyla katkı veriyor seriye bu kez. Studio-X’in salonunda önce tanıklık, sonra arşivi tanımlıyor.

Arşivden Sonra? konuşma dizisi:
Zeynep Sayın, “An-Arşiv”,
11.10.2017, Studio-X Istanbul,
Arşivden Sonra? izniyle

“Gerçek anlamda tanıklık diye bir şey olamaz, çünkü tanıklık yapılacaksa o tanıklık aslında konuşulamayan, söylenemeyen şeyin tanıklığıdır, çünkü Auschwitz’in gerçek tanığı olan Muselmann her şeye karşı ‘apatik’leşerek ölmüştür.” Dolayısıyla diye özetliyor Agamben’i Zeynep Sayın; “tanıklık marjdır, tüm sözcelerin [utterance], Lacan’cı anlamdaki simgesel dilin kenarını, marjını oluşturan şeydir tanıklık.”

Sıra arşive geliyor; “Tüm resmi tarihler arşivlerin asıl sahipleri” diyor. “Arşivler her seferinde bir kişinin, kurumun geçmişini, geleceğini belirleyen, onun ideolojik meşruiyetini sağlayan şeyler. Arşiv sözcüğünün içinde arche var, kök var, baş var, başlangıç var, kendi yol açtıkları üzerinde kayıtsız şartsız hâkim olan ilksel ilke var. An-arche’de ise tam da bunun reddedilişi var, anarşiv de aslında bunun ne olduğunu sorgulayan bir önerme. Arşive erişim erkin iznine tabi, dolayısıyla arşivde hemen bir iktidar sorusu gündeme geliyor. Anarşiv işte bu arşivin açtığı iktidar sorusunu çökerten bir kavram, böyle olduğu için anarşiv konuşması yapmayı tercih ediyorum.”

Zeynep Sayın’ın arşiv anlatısı, arşivi peşinden gelen tozlu rafların, orada bekleyen pembe dosyaların sıkıcı imgesinden kurtarıyor. Bahsettiği anarşiv ise, kulağa epey bozguncu, anarşist ve şenlikli geliyor.

“Anarşiv, arşivin varlık nedeninin içinde gedik açan, onu yaran bir şey. Arşivi arşiv kılan koordinatları kabul etmeyen, onların dışında olan bir şey. Dolayısıyla, kendi tanıklığının da, imkânsızlığının da farkında olan bir şey herhalde anarşiv.” Anarşiyi kaos olarak düşünmenin abesliğinden anarşiv önermesine bağ kuruyor Zeynep Sayın; “bir iktidar odağı olarak tekil bir başın, başlangıcın noksanlığı anlamına geliyor anarşiv, yatay bir düzlemde bir ağ olarak erkin ya reddi ya da odaklarının sonsuzca çoğaltılması” diyor. O halde Gezi, biraz anarşive özgü bir duruma benziyor sanki.

“Gezi’nin anarşiv olduğunu düşünüyorum,” diyerek devam ediyor. “Gezi üzerine yazılıp çizilenin anarşiv olmadığını, tam tersine Gezi’yi bir anlatının, bir tarihin başlangıcına dönüştürdüğünü, onun temsiline soyunduğunu ve tüm occupy hareketlerini ikincil düzlemde temsil etmeye niyetlenen her şeyin onları arşive soktuğunu, dolayısıyla anarşiv olmadığını düşünüyorum.”

Ne ilginç, bazen teoriyle pratik kusursuzca örtüşüyor. Hukukun askıya alınmaya meylettiği, istisnai hâlin olağanla yer değiştirdiği bir anda, istisna hâlinin insandan esirgediği kendiliğindenliğin, vücudu olarak Gezi vuku buluyor. Ve tüm bu anarşive özgü nitelikleriyle; kendiliğindenliği ve geçiciliğiyle Gezi’yi anmak, sonraki kuşaklara aktarmak sorun oluyor, rafa kaldırılmadan arşivlenemiyor Gezi. Tanıklığın paradoksu, olanaksızlığı, arşiv için de geçerli demek ki. Şiir, bildiri okunuyor yavan kalıyor, biri Facebook’tan “yıldönümü kutlu olsun” yazıyor, okuyanın yüzü buruşuyor. Peki böyle tanınma savaşı vermeyen, kendiliğinden bir politik eylem nasıl arşivlenir. Temsile düşmeden, anıtlaştırmadan nasıl aktarılır Gezi?

“‘Kahrolsun bağzı şeyler’in arşivlenemezliğinden hareketle düşünmeye başlayabiliriz.” diyerek soruyu yanıtlıyor Zeynep Sayın. “‘Kahrolsun faşizm’ değil, ‘kahrolsun oligarşi’ değil, burada ‘kahrolsun bağzı şeyler’in o ‘bağzı şeyler’indeki muğlaklık ve aynı zamanda da komiklik; ikisi aynı anda arşivin ‘baş’ mantığına meydan okuyan bir şey, öyle değil mi? ‘Kahrolsun bağzı şeyler’in kendisi —yere yazılma hasebiyle, üstünden ayakların geçmesi ve onu kendiliğinden silmesi hasebiyle de— zaten anarşive özgü olan bir durumda. Şimdi, ben bunu nasıl arşivlerim? Mesela Berlin’deki Yahudi Müzesi Auschwitz’teki anıtsal müzenin aksine, anıtlaştırmadan Holocaust deneyimini aktarmanın yolunu bulmuş. Auschwitz, gerçeğini, içinden geçilen bir tecrübe olarak bana yaşatamıyor; tam tersine Auschwitz’i tüketmeme yol açıyor. Daniel Libeskind müzesi halbuki…” Fakat, —hani dil bazı şeyleri soğurmuyor ya— duraksıyor, yerinden kalkıyor Zeynep Sayın, müzenin videosunu arıyor. Mekânları altından çekilmiş insanların yaşadığı boşluğu, duvarlarıyla, koridorlarıyla deneyimleten bu mimari, yapının içinde, yerde atılı duran 1.000 adet demir maske üstünde yürüyen ziyaretçileri Auschwitz’te olmuş olabileceklerin akustik bir imgesiyle çarpıştırıyor videoda.

“Geyik bir şey söylemek istemiyorum şimdi ama” diyor Zeynep Sayın, “Gezi’nin son günlerinde…” diye başlıyor cümlesine, “ben dağılalım arkadaşlar diyenlerdendim, çünkü Gezi tanıklığa bağlanacak türden, tam da Muselmann’ın tanıklığına bağlanacak türden temsiliyeti, tanıklığı olmayan, imkânsızlık anlamında bir ölüm cemaati, çünkü bir yapıt (bir devlet bir kurum vs.) kurmaya niyetlenmiyor Gezi, kendi izini kendisi silmeye kadir olan —ölüm gibi— bir cemaat. ‘Ben burada, kendimi kendi kalışımla temsil ediyorum, kendimi buraya çakıyorum, bir temsil düzeneği kuruyorum ve aynı zamanda kendi varlığıma ikna etmek için bir tanınma savaşı veriyorum’ diyen bir cemaatin tam tersine bir cemaatti Gezi” diyor.

Sahi, haziranın bir gecesi, parkın bir kenarında ska altyapısı üstüne horon tepmeydi Gezi. Kendisinin üstüne, izini silercesine, öyle aydınlık günlere doğru filan da değil hem de, sonrasına talip olmadan öylece tepmeydi.

“Kalıcı değil, arche değil, baş değil; ‘ben baş olmak istemiyorum, başlangıç olmak istemiyorum, kendi yol açtıklarım üzerinde karar veren ilksel ilke filan olmak istemiyorum’ diyen bir hareket. Bu anlamda arşiv değil anarşiv Gezi. Tüm diğer occupy hareketleri gibi,” diye ekliyor Zeynep Sayın.

* Almanca; Müslüman. Sözcüğün buradaki argo kullanımı, 2. Dünya Savaşı Alman toplama kampları kaynaklı. Canlılık emaresi göstermeyen, ama henüz ölü de olmayan, insan ile gayriinsan arasındaki belirsiz bölgede var olan kamp ‘sakinleri’.

arşiv, Arşivden Sonra?, Gezi, Giorgio Agamben, Sılay Sıldır, Zeynep Sayın