“Uber, ‘sürücü ve yolcuyu
bir araya getiren
bir teknoloji platformuyuz,
taksi şirketi değiliz’ beyanıyla
sürücülere işçi yerine
bağımsız sözleşmeli
statüsü veriyor.”
Devrim Arka
Koltuktan Gelir mi?

Pek uzak sayılmayan bir geçmişte Bodrum’a tatile giden biri, aynı destinasyonu paylaştığı iki kişiye arka koltuğunda seyahat hakkını 40’ar liradan satsa buna çakallık veya gayet mantıklı denebilirdi. ‘Devrim’ demek içinse, neoliberal ekonominin branding tekniklerinin olgunlaşmasını bekledik. Forbes’dan the Economist’e basın, tüketim alışkanlıklarını kökten değiştiren devrimi müjdeledi. Arabanın boş koltuğu veya evin kullanılmayan odası gibi atıl kaynakların sermayeye dönüştüğü, arz ve talep taraflarının şirketler yerine online platformlarda buluşan kişiler olduğu tüketim şeklimize ‘paylaşım ekonomisi’ adı verildi. Paul Mason, “kapitalizmin sonunun başladığını” the Guardian’ın ekonomi köşesinden duyurdu; paylaşım ekonomisi mülkiyetin, kullanım hakkının, emek ve gelir ilişkisinin yeni formlarını tanımlıyordu. Kapitalizmin kendisi kadar esnek olduğu için, sistem içinde çok dikkat çekmeden mevcut ekonomiyi yeni davranış ve değerler merkezinde örgütleyebilecek yeni bir döneme giriyorduk. Yani, ‘postuna’ erenlerde o gün, postkapitalizm vardı. Paylaşım vurgusu, kapitalizmi tehdit eden komünal mantığıyla kalplere dokunuyordu ki bir diğer guru, Rachel Botsman, sharing economy payesinin topluluğa aidiyet duygusu yaratan, değer odaklı misyonu olan (karşılıklı güven, çevrecilik gibi) merkezsizleşmiş networklere/firmalara verilmesi gerektiğini saptadı; parasal getiri olması ve olmaması fark etmezdi. İş fikrinin [core business idea] az kullanılan veya hiç kullanılmayan varlığı değerlendirmesi yeterli idi.

Böylece, sözgelimi dijital ortamda örgütlenen, ihtiyaç fazlasının ihtiyacı olanla paylaşıldığı ve yerel ve yatay örgütlenmenin en şık jestlerinden biri olan eşya kütüphaneleriyle, yaşlı komşunuzun kendi başına monte edemediği IKEA sandalyesini monte etmek için para talep ettiğiniz dijital platformlar aynı paketi paylaştılar.

Atıl varlığın değer kazanması gibi, atıl vasıf da elbette paraya dönüşebiliyor paylaşım esnasında. Mülkiyet ve kullanımın bu yeni, esnek konfigürasyonları neredeyse her şeyden paraya çevrilebilir servet yarattı. VizEat’de örneğin, geleneksel toplumun sofraya buyur edilen tanrı misafiri innovative bir business fikrine dönüştü. Şehre gelen turistle web sitesi üzerinden buluşarak sofranızı, yerel göreneği ve akşam yemeğinizi paylaşıyor ve, mesela, 93 avro gibi bir bedel talep ediyorsunuz. Paul Mason, yukarıda değinilen metninde, bunun bir tutunma çabası, hayatta kalma mekanizması olmadığını, neoliberalizmden çıkış biletimiz olduğunu söylüyor. Oysa, evde misafir ağırlama yetisi veya sofra gibi, artıdeğer ediniminde ‘az kullanılan veya hiç kullanılmayan kaynakların’ sermayeleşmesi, Lefebvre’den Harvey’e bir dizi Marksistin her şeyin metalaşması dediği neoliberalizm tanımındaki her şeye epey benziyor. Paylaşım ekonomisinin tekelleri de oluştu. Ortada bir Rixos otel, bir Avis olmadan —kurumsal bir aracıya başvurmaksızın, P2P— konaklanabilen veya arabada yolculuk edilebilen Uber ve Airbnb gibi büyük sermayeli dijital platformlar, piyasalarının büyük bölümünün kontrolüne sahip. Bu platformların, bir yatırımcı tarafından fonlanana kadar, en büyük gelir kaynakları brokerlığını yaptıkları hizmetlerden gelen komisyon, reklam gelirleri ve bazen üyelik bedelleri. 191 ülkede 150 milyon turistin kullandığı Airbnb, misafirden konaklama ücretinin %6 ila %12’sini, ev sahibinden ise %3 ila %5’ini alıyor. Yıllık kârı 2020’de 3 milyar doları bulmuş olacak. Yatırım değeri ise, 24 milyar dolarla birçok otel zincirinin üstünde. Yani, alışveriş esnasında yok olduğu farz edilen bu kurumsal aracının yok farz edilen sermaye altyapıları ile Marriott, Hyatt ve Hilton’un toplamından daha büyük olacağı saptanıyor. Yalnız, platformlarda artıdeğerin üretimine bakılınca —teleskopla bile bakılsa— sermaye ve emek gücü ilişkisinde devrim görünmüyor. Daha çok dijital ekonominin olanaklı kıldığı esnek bir sermaye rejimi var.

Uber, “sürücü ve yolcuyu bir araya getiren bir teknoloji platformuyuz, taksi şirketi değiliz” beyanıyla sürücülere işçi yerine bağımsız sözleşmeli statüsü veriyor. Bu sayede, iş sürecindeki her türlü maliyetten, riskten soyutlanıyor; asgari ücret zorunluluğu dahil. İşçi Partisi milletvekili Frank Field’in raporu ise, emek gücünün Victoria döneminden hâllice olduğu beyanında; raporda haftada 70 saat çalışan sürücünün kazancının hayatta kalma şartlarını oluşturmaya ancak yettiği, ancak ulusal asgari ücretin altında kaldığı belirtiliyor.

Uber ve Airbnb’nin iş süreçlerini optimize ediş şeklini ve ücretler üzerinde uyguladığı kontrolü geç ve erken kapitalist dönemin sermaye yönetiminden ayrıştırmak imkânsız. Sadece, postfordist dönemin esnek sermayesine uyacak şekilde esnemiş görünüyorlar. Airbnb de konaklama bedeli komisyonlarında mülk sahibini tercih ediyor, ancak ev kiralamak isteyenlere arayüzde ilk önce düşük fiyat aralığı gösteriliyor. Görünmeyen taban fiyattan uzaklaşan arz sahiplerinin, alıcıyla karşılaşma ihtimali düşük. Uber’in emek gücü üstündeki kontrolü ise, bağımsız sözleşmeliyi fazlasıyla bağlayan işveren yaptırımları gibi. Rapora göre, çalışma örüntüsü, sisteme giriş yapınca dikte ediliyor, sözgelimi Uber kendi komisyonunu yükseltirken hizmetin satış bedelini düşürebiliyor. Eğer çalışan sistemin kendisine önerdiği işleri fazla sayıda geri çevirirse sisteme giremiyor. Devletler de, bu esnek yapıyı neresinden regüle edeceklerini bilemiyor.

İsviçre, çok geçmeden, Uber sürücülerinin statüsünün serbest zamanlı sözleşmeli değil, işverene bağlı ücret karşılığı çalışan olduğuna karar verdi, yani Uber’in sosyal sigorta primi yatırması an meselesi. Seattle, sürücülerine ücret ve çalışma koşulları konusunda sendikalaşma hakkı tanıdı. Berlin, Airbnb ile kiralanacak evlere tuhaf bir kısıtlama getirdi; toplam yüzölçümün yarısı kiralanabiliyor. 2015 yazında 500 bin kişi Paris’te Airbnb ile konaklayınca, izni olmayan evlerin kiralanmasına 25 bin avroluk ceza getiren yasa onaylandı. Amsterdam belediyesi de, vergi getirdi. Kısıtlama, yaptırım uygulama gibi devlet regülasyonlarına Türkiye ise geçen hafta bir ev baskınıyla katıldı. Times baskının yedi polisle icra edildiğini yazıyor. Korsan taksicilik suçlamasıyla emniyetin bağladığı Uber aracı sayısı da 912’yi buldu. Oysa paylaşım ekonomisini en iyi anlayan ülke olma payesini Türkiye taşıyor. Avrupa ülkeleri, ABD ve Avustralya’yı geride bırakan Türkiye, “hakkında bilgi sahibi olanların en fazla olduğu ve aktif katılımın en yüksek oranda gerçekleştiği” ülke oldu.

Paylaşım ekonomisinin, devlet ve yerel yönetimlerde düzenleme konusunda yarattığı panik dalgası, geleneksel yerleşik sermaye arasında da gözlemlenebiliyor. Turizm sektörü ve taksi durakları pazarlarında konum konsolide etme arayışıyla, protestodan mahkeme başvurusuna, değişik yöntemler deneniyor. Kent bilimciler ise, konuya epey serinkanlı bir açıklama getirerek, heyecana pek de gerek olmadığını, dijital devrimden ziyade kent ekonomistlerinin ‘birikme maliyeti’ [congestion cost] dediği şeyi yaşadığımızı söylüyorlar. Şöyle ki, platformların değer önermeleri bildiğimiz kentsel durumlara dayanıyor; yani nüfusun yoğunluğu, çeşitliliği ve fiziksel yakınlığı boş odayı kiralamaya, aynı arabada yolculuk paylaşmaya ve köpeğin gezdirilmesi gibi niş hizmetlerin talebine imkân sağlıyor. Hatta Airbnb, Uber gibi web sitelerinde topluluğun karşılıklı güveninin inşasına yardımcı olan rating sistemi bile —hizmeti alan ve verenin karşılıklı olarak yorumlanıp değerlendirilmesi— kentsel bir durumdan; anonim kitleler [mass anonymity] oluşumuzdan kaynaklanıyor. Yani sanayi devriminden bu yana sermaye birikiminin mekânı ve metası olan kent mekânında devrimci bir değişimden ziyade, bir devamlılık söz konusu. Sermaye dijital ekonominin mümkün kıldığı esnek birikim rejimiyle yoluna devam ediyor.

{Fold içindeki ve yukarıdaki fotoğraf: Manifold}

Airbnb, dijital ekonomi, ekonomi, meta, paylaşım ekonomisi, sermaye, Sılay Sıldır, Uber