Yürümenin Tesellisi

İyi bir kitabın sayfalarında ilerlerken beynimden vurulmuşa döndüğüm birkaç satır okuduğumda, oturduğum masadan, koltuktan, uzandığım yataktan kalkar evin içinde dolaşırım. Bazen yarım bir daire çizerim, bazen hapishane avlusunda volta atarcasına aynı çizgide gider gelirim. Beni ara vermeye zorlayan cümlelerin gücüne bağlı olarak, evden çıktığım da olur. Saat kaç olursa olsun kendimi sokağa atarım. Babamın birkaç tabak mantıdan sonra, yediklerini sindirmek için çıktığı yürüyüşlere benzer. Hazmetmeye çalıştığım şeyler vardır. Katı, hacmi ve ağırlığı olan bir cismi eritmeye, kan dolaşımıma dahil etmeye çalışıyorumdur. Zihnimde bir o duvara bir bu duvara çarpar durur o düşünce. Köşelerini kaybedip bendeki özel şeklini alması için zaman gereklidir ve bu vaktin geçmesi, adımlarla gerçekleşen bir hadisedir bu tür durumlarda.

Elbette böylesi bir ihtiyacı sadece kitap okurken değil, aldığım bir haber, vermek zorunda olduğum bir karar dolayısıyla da hissettiğim olur. Düşünmek yürümeyi gerektirmektedir, bir önkoşulmuşçasına. Ancak o sayede sağlıklı sonuçlara varabilir, olayları salim kafayla değerlendirebilirmişim gibi gelir. Bir kasabanın üstüne çöken sisin yavaş yavaş dağılmasını seyredercesine ya da aradan sonra perdenin açılmasını beklercesine.

Thomas Bernhard’ın kitabında “Düşünebilmek için yürümek zorundayız, diyor Oehler, tıpkı yürüyebilmek için düşünmek zorunda olduğumuz gibi, diyor Oehler, biri diğerinden kaynaklanmakta ve biri diğerinden giderek artan bir hünerle kaynaklanmakta.”1 Birbirini besleyen ve birbirinden doğan iki farklı eylem, biri fiziksel, diğeri zihinsel. Düşünmeksizin yürümek, yürümeksizin düşünmek imkânsız gelir bana. Bu ikisi birbirlerinde bir ritim bulur, denge sağlar. Tam burada pek bilmiş Oehler’in diyecekleri önemli:

Uzun süre aynı yoğunlukta yürümek ve düşünmek olanaksızdır, bir defa yoğun yürürüz, ama yürüdüğümüz yoğunlukta düşünmeyiz, sonra yoğun düşünürüz ve düşündüğümüz yoğunlukta yürümeyiz, … tıpkı aynı yoğunlukta uzun süre yürüyüp düşünemeyeceğimiz gibi ve yürümek ve düşünmek her zaman uzun süre için tam bir bütün ve bütün bir eşdeğerlilik hâline getirilemez. Daha yoğun yürüyorsak düşüncemiz azalır, diyor Oehler, yoğun düşünürsek yürüyüşümüz yavaşlar.2

Hızlanmalar ve yavaşlamalar değil sadece mesele, düşüncenin ya da yürümenin yoğunluğuna göre, etrafımızda olan bitene, tabelalara, geçtiğimiz yollara verdiğimiz dikkat azalır artar. Küçük bir şehirde yaşıyorsanız eğer, mecburiyet caddesinin sonuna geldiğinizin, yürüyüşünüzün ancak son adımında farkına vardığınız anlar olmuştur. Şaşırıp duraksarsınız, şaşkınlığın üstesinden gelince geri döner, bir beş dakika içerisinde aynı dalgınlığa dalarsınız yine. Cebeci’den Kızılay’a, Beşiktaş’tan Ortaköy’e, Ulu Cami’den Setbaşı’na yürüyüşler de böyledir, bazen ayaklarınız sürükler sizi bazen düşünceleriniz. Bazen yol üzerindeki her şeyi görürsünüz bazen hiçbir şey göremezsiniz. Ya da görünen şeylerle, gördükleriniz birbirine eş değildir, sislidir görüş mesafeniz diğer tüm duyularınız gibi.

Caddeler, şehirler, ülkeler değişse ve ayaklar, ayakkabılar benzemese de birbirine adımlar ortak bir dili konuşur, kafanın içinde dönüp duran ya da kalbi kurcalayan endişeleri bakışlarla birlikte anlatır, kelimeleri hiç sarf etmeksizin.

Yalnız yürümenin ayrı bir hazzı olsa ve düşünmeye daha çok imkân verse de birisiyle konuşarak ya da susarak ilerlemenin başka bir tadı vardır. Bu tadın damakta daha uzun süre kalması için yol uzatılır, aynı sokaklardan tekrar tekrar geçilir. Yürüyenler arkalarında iki çift ayak izi bırakır, ancak tek bir kalpten tek bir bedenden bahsedebileceğimiz yol arkadaşlıklarıdır bunlar. Kol kola girmemiş olsalar bile eller değer birbirine, isteyerek ya da istemeden. Böylesi yürüyüşler soyut/somut bütün mesafeleri kapatmak üzerinedir: Sanki fermuar kapanır, tek olur adımlar. Tabii, gün gelir bu iki kişinin arasında güz rüzgârları eser. Boşluğu bir suskunun ağırlığı doldurur, ayrı istikametlere doğru bakıyordur ayakuçları. Onlar fark etmeseler dahi, tecrübeli bir göz her şeyi ayırt edebilir. Deneyimli/dertli bakışlar uzaktan iç geçirir, yalnız başına yürümeye devam ederler.

Şehrin sokaklarını adımlamak, zihnin ve kimi zaman da kalbin sokaklarını adımlamakla birdir. Kaybolmak ve kaybetmek mümkündür, bulunmak ve bulmak da. İnsan oturduğu yerde düşüne düşüne öfkelenebilir fakat yürüdükten sonra daha sinirli, daha kızgın, daha stresli değildir hiç kimse. Bir durgunluk gelir, sakinlik. En afili cümlelerin yararsız tekrarında bir pencere, bir soluk olur. Yürümek acıyı dindirmez, ama teselli eder.

fotoğraf: Torbein Rønning 
(CC BY-NC-ND 2.0)

1. Thomas Bernhard, Yürümek-Evet, YKY, Şubat 2016, s. 62-63.

2. Bernhard, a.g.e, s. 62.

düşünmek, Nureddin Türk, yürümek