Julia Hollander, ¡Ni Una Más!
[Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz] (2025),
filmeden kare
Documentarist
“[Ö]fkeyi kamusal alanda görünür kılmak benim için derin bir iyileşme deneyimiydi”

Bu sene 13-21 Haziran [2026] tarihleri arasında izleyicilerine 9 günlük bir belgesel maratonu sunan Documentarist 19. İstanbul Belgesel Günleri’nin konuklarından biri de Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz filminin yönetmeni Julia Hollander. Hollandalı bir belgesel yönetmeni, antropolog ve feminist aktivist olan Hollander’in Meksika’daki kadın cinayetlerine ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı müzikleriyle direnen feminist grup Las Brujas’ı [Cadılar] konu alan ilk uzun metraj belgeseli, festivalin Kadın ve LGBTİ+ Hikâyeleri seçkisinde yer alıyor. Hollander ile, beyaz Avrupalı bir yönetmen olarak Meksika’da kadın ve kadın+ öznelerle film üretmenin etik ve politik boyutlarını, enternasyonel feminist dayanışmanın iyileştirici potansiyelini ve patriyarkaya karşı geliştirilen kolektif direniş biçimlerini konuştuk.

İdil Atasoy: İlk olarak, Amsterdam’da antropoloji eğitimi alırken yolunun Meksika’ya nasıl düştüğünü merak ediyorum. Seni Meksika’ya götüren şey neydi? Las Brujas’la nasıl tanıştın ve bu karşılaşma zamanla bir belgesel fikrine nasıl dönüştü?

Julia Hollander: Rotterdam Sanat Akademisi’nde film okurken bir yandan da kendi hikâyelerimi arıyordum. Arkadaşlarımla birçok projede çalıştık, kamera arkasında, kamera önünde, kurgu masalarında. Ama bir noktada fark ettim ki asıl ilgimi çeken şey sinemadan değil, insanlardan geliyor. Toplumların birbirini nasıl şekillendirdiği, kültürlerin içinde görünmez kalan o katmanlar. Bu yüzden Vrije Üniversitesi’nde antropoloji yüksek lisansına başvurdum ve kabul edildim. O dönem fiziksel ve psikolojik istismarına maruz kaldığım bir erkekle ilişki içerisindeydim. İlişkiyi sonlandırıp polise gitmeme rağmen taciz durmadı, sürekli devam etti. Saha araştırması için bir yer seçmem gerekiyordu ve ben de olabildiğince uzağa gitmek istedim. Aslında şu an baktığımda, Meksika’yı çok naif sebeplerle seçmişim. İspanyolcam o zaman çok iyi değildi fakat Meksika’yı sıcakkanlı insanlar, renkler ve uzaktan dinleyip çok sevdiğim Latin ezgileriyle dolu bir yer olarak hayal ediyordum. Fakat Mexico City’ye vardığım gece, uçak o uçsuz bucaksız ışık karmaşasının içerisine inerken sanki bir canavar beni yutuyormuş gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Hiç kimseyi tanımıyordum ve ilk birkaç ay çok zor geçti.

İA: Las Brujas’la ilk karşılaşman nasıl oldu?

JH: 2018 yılıydı. Mexico City’ye geldiğimde şehir zaten bir heyecanın içindeydi, Marichuy’nin seçim kampanyası sürüyordu. Meksika’nın ilk yerli kadın başkan adayı. Las Brujas’la seçim kampanyasındaki konserlerinde tanıştım. Daha sonrasında sosyal medya üzerinden iletişime geçtik. Bir nevi Kenya (Las Brujas müzisyenlerinden biri) beni kanatları altına aldı diyebilirim. “Beyaz bir kadınsın ve Meksika’da kimseyi tanımıyor musun? Bizimle gel.” dedi ve diğerleriyle de onun sayesinde tanıştım.

İA: İletişim kurmakta zorlandığın, kendi pozisyonundan rahatsızlık hissettiğin anlar oldu mu?

JH: Tabii ki. Meksika’da beyaz olmak çok büyük bir ayrıcalık. Meksikalı bir kadının sokakta şiddet görme, kaçırılma, istismara maruz kalma riski benden çok daha fazla. Ten rengin ne kadar koyuysa şiddete uğrama riskin de bir o kadar fazla. Mesela China (Las Brujas üyesi) sömürgeciliğe, beyaz turistlerin Meksika’daki varlığına karşı çalışan aktif bir aktivist ve iki yıl boyunca bana şüpheyle yaklaştığını hissettim. Sonuçta ben de Avrupa’dan gelen beyaz bir yabancıydım ve onun eleştirdiği tarihsel ilişkilerin dışında değildim. Ne zaman ki dil bariyerini aştım ve yerli dilleri de daha fazla anlamaya başladım, o zaman çabaladığımı gören China kendini daha rahat hissetmeye başladı.

İA: Belgesel boyunca en çok dikkatimi çeken aslında şarkı sözleri ve müzik türü arasındaki kontrast. Neşeli tınıları olan müziğe kadın cinayetlerini anlatan ve öz savunma hikâyelerini entegre eden bir söz yazarlığı. Belgeselin tamamında da bu ruh hâkim; yas, neşe, öfke, kutlama hepsini aynı anda doğrusal olmayan bir kurgu içerisinde görebiliyoruz. Sen bu duyguları filme alırken nasıl taşıdın? Kameranın arkasında, o anın içindeyken ne hissediyordun?

JH: İlk geldiğimde ben de çelişkili gözüken duyguların birlikte yaşanma hâli hakkında çok düşündüm. Meksika’da bir günde ön üç kadın cinayeti oluyor ve faillerin %0,02’si yargılanıyor. Ve tam da bu gerçeğin içinde, yanı başında, dans var, müzik var, kahkaha var. Sevdikleriyle dans eden, yoldaşlarıyla şarkı söyleyen, onları kutlayan kadınlar aslında şunu söylüyor: “Sen varsın, sen değerlisin, bu an gerçek.”

Vivir’in (Las Brujas üyesi) yaptığı şey de tam olarak bu. Geleneksel şarkılarda yer alan ataerkil anlatıları yeniden sahipleniyor ve dönüştürüyor. Belgeselde de söylediği gibi; erkeklerin yıllardır içip eğlenmek için söyledikleri ezgileri kadın cinayetlerini, direnişi ve öz savunmayı anlatmak için kullanıyor. Las Brujas’la dans etmek, şarkı söylemek, birlikte ağlamak, protestolarda bağırmak ve öfkeyi kamusal alanda görünür kılmak benim için derin bir iyileşme deneyimiydi. Meksika’ya ilk geldiğimde bedenimde sıkışıp kalmış hissediyordum. Öfkelenemiyor, erkeklerin davranışlarından duyduğum rahatsızlığı ifade edemiyor, sürekli ip üzerinde yürüyormuş gibi yaşıyordum. Müzik ve hareketin, bastırılmış duygularla yeniden bağlantı kurmak ve onları güvenli bir ortamda dışa vurabilmek için güçlü bir araç olduğunu burada daha iyi anladım. Bu yüzden müziği ve kolektif hareketi yalnızca bir sanat pratiği olarak değil, aynı zamanda bir direniş ve iyileşme biçimi olarak görüyorum.

İA: 8 Mart yürüyüşünde dikkatimi en çok çeken şeylerden biri kadınların kamusal alana güçlü bir şekilde müdahale edebilmesiydi. Buradan biraz polis şiddeti meselesine geçmek istiyorum. Türkiye’de protestolarda karşılaştığımız yoğun polis müdahalesini de düşündüğümüzde, Meksika’daki feminist protestolarda polis şiddetini nasıl deneyimlediniz?

JH: Reforma’dan Başkanlık Sarayı’na doğru yürürken iki kez polis tarafından ablukaya alındık ve bazı kadınlar gözaltına alındı. Ne yazık ki bu anları belgeselde gösterebilme fırsatım olmadı. Ancak burada önemli olduğunu düşündüğüm başka bir nokta daha var: Meksika hükümeti 8 Mart yürüyüşlerinde özellikle kadın polisleri görevlendiriyor. Bunun bir nedeni kadınların erkek polisler kadar sert müdahale edemeyeceğine dair bir varsayım, diğer nedeni ise devletin kendi imajını koruma çabası.

Bu imaj yönetimini yürüyüş sırasında çok net hissedebiliyordunuz. Örneğin bir ara taco almak için bir dükkâna girdiğimizde televizyonda protestoyla ilişkilendirilen şiddet görüntüleri gösteriliyordu. Oysa ekrana yansıtılan görüntülerin yürüyüşle doğrudan bir ilgisi yoktu. Devlet ve medya, feminist protestoları belirli bir çerçeve içinde sunarak kamuoyunda farklı bir algı yaratmaya çalışıyordu. Sokakta deneyimlediğimiz şey ile medyada gördüğümüz temsil arasında ciddi bir fark var.

İA: Belgeselin gösterimlerinden sonra nasıl geri dönüşler aldınız? Özellikle Las Brujas ve filmde yer alan aktivistler, kendi mücadelelerinin ve hikâyelerinin beyazperdede temsil edilmesini nasıl karşıladı?

JH: İlk gösterimi sadece Las Brujas’la yaptım. Vivir, tüm gösterim boyunca sırtıma dokunup: “Aman Tanrım, çok iyi!” diyordu. Prömiyeri Mexico City’de yaptığımızda çok daha büyük bir kalabalıkla buluştuk. Çok fazla gözyaşı, kahkaha vardı. Bir noktada salondakiler filmdeki sloganlara yumruklarını kaldırarak eşlik etmeye başladılar. Çok güçlü bir andı. Hareket içindeki konumuma, Avrupalı beyaz bir yönetmen olarak nasıl görüldüğüme dair olan endişelerim aslında film paylaşıldıkça ve kadınlar onu sahiplenmeye başladıkça büyük ölçüde ortadan kalktı. Şimdi Las Brujas’ı Hollanda’daki gösterimler ve konserler için davet etmeye çalışıyorum. Kendi aile evimi, hayatımı, buradaki şiddete maruz kadınlarla yaptığım çalışmaları bu sefer ben onlarla paylaşmak istiyorum.

Julia Hollander, ¡Ni Una Más!
[Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz] (2025, 99'), fragman

belgesel, direniş, Documentarist, feminizm, film, İdil Atasoy, Julia Hollander, kadın, Meksika, müzik