“Geçici bir devlet programı kadar kalıcı hiçbir şey yoktur.” —Milton Friedman
Labirentte dışarısı yoktu, koridor vardı. Koridor uzadıkça insan çıkışı değil, uyumu öğreniyordu. Yılanın derisi o uyumun bir sonraki biçimidir: Artık duvar görünmez, kabuk görünür.
Derinin en büyük numarası şudur: Değiştiğini gösterir ama gittiği yönü saklar. Yılan kabuğunu bıraktığında, geride kalan şey hayatın delili gibi durur; “Bak” der, “eskisi burada.” Oysa asıl soru hiçbir zaman kabuk değildir. Asıl soru gövdenin nereye aktığıdır. Çünkü bazı düzenler yıkılmaz, yalnızca deri değiştirir.
“Geçici” kelimesi de böyle bir kabuktur. İnsan “geçici”yi duyunca rahatlar, rahatladıkça bakmayı bırakır. Duyguların dili kısa yoldan çalışır: “Bitecek.” “Geçecek.” “Normalleşecek.” Ama epigrafın işaret ettiği yer tam olarak burasıdır: Geçici denen şey çoğu zaman bir süre değil, bir alışkanlık üretir. Süre biter sanırsın, alışkanlık kalır.
Bunu bir sabah apartman boşluğunda, merdiven ile duvar arasındaki o dar çizgide görürsün. Süpürgeyi çekersin; toz kalkar, ışık çizgisi kayar. Sonra yerde ince, kuru bir şey: Şeffaf, dikişsiz, sanki nefesle taşınacak kadar hafif. Bir kabuk. Bir zamanlar canlıyı sarmış bir zırh. Kıpırdamaz ama “Buradaydım” diye konuşur. Hemen yanında duvara iliştirilmiş bir kâğıt vardır. Üstünde “GEÇİCİ” yazar; tarih okunmaz. Kâğıdın köşesi nemden kabarmıştır; bant sararmış, yazı taze kalmıştır. Tarih silinmiştir ama kelime kalmıştır; silinen her tarih kelimeyi büyütür. Kabuk ile duyuru yan yana durur. İkisi de değişimin delili gibidir, ikisi de aynı soruyu gizler: “Giden ne, kalan ne?”
Geçicilik modern düzenin en sevimli maskesidir. “Geçici” dendiğinde insan sabreder; çünkü sabır bir günle sınanmazsa bir erdem gibi taşınır. Oysa sabır uzadıkça “bugün” incelir; bugün inceldikçe yarın büyür. Yarın büyüdükçe her şey “yarın için” yapılır: Ses kısılır, beklenti yükseltilir, itiraz ertelenir. Böylece geçici olan çoğu zaman acının adı olur: Acının kendisi kalır. Geçici olan düzenleme olur: Düzen kalır. Geçici olan cümle olur: Cümlenin arkasındaki doğrultu yerinde durur.
Bu nedenle düzen önce görüntüyü değiştirir. Dilin boyasını tazeler. Eski cümleleri yeni bir ambalaja koyar: “Kesinti” yerine “tasarruf” denir, “zam” ise “revizyon” diye yumuşatılır, “daralma” da “dengelenme” olarak pürüzsüzleştirilir. Sonra “seçenek” kelimesini masaya koyar: “İsteyen bunu seçer.” Labirentin koridorlarında olduğu gibi: Buridan’ın eşeği misali iki eşit “tercih” arasında donup kalırsın; karar ertelendikçe “geçici” olan kalıcılaşır. Sanki seçen seçeneği kuran değilmiş gibi. Yılanın derisi burada parıldar: İtirazı susturmak için bağırmaz; itirazı gereksiz kılmak için parlak görünür.
Tam o parlaklığın içinden René Magritte’in o basit yarığı sızar: Görüntü ile şey aynı değildir. Yazı nesneyi elevermez; nesne yazıyı doğrulamaz. Bugün “geçici” dediğimiz şey de böyledir: Kelime gerçeğin yerine geçer. “Geçici” kelimesi büyüdükçe gerçeğin kenarları törpülenir. İnsan kelimeyi duyunca rahatlar, rahatladıkça bakmayı bırakır. Bakmayı bıraktığın yerde kabuk kalınlaşır.
Kabuk kalınlaştıkça duyular körelir. Bir süre sonra “normal” diye yaşarsın. Normal dediğin şey alışmanın başka bir adıdır. Alıştığın şey büyüdükçe hayatın içi küçülür. Küçülen iç, genişleyen deriyi “olgunluk” sanır. Bu sebeple “İdare et” ifadesi tavsiye gibi dolaşır; oysa bir süre sonra bir rejime dönüşür. “İdare et” dendiğinde sen hayatı yönetmezsin, hayatın seni yönettiğini kabullenirsin. Kabullendiğine de “gerçekçilik” dersin.
Oysa akıl her zaman çıkış aramaz, bazen yalnızca sürtünmeyi azaltır. Sürtünme azaldıkça ilerlediğini sanırsın. Bir paket açıklanır, bir takvim ilan edilir, bir “plan” başlar; insanlar “En azından bir şey yapılıyor” der. Yapılan şey çoğu zaman kabuğun cilasıdır. Cila parlak oldukça çatlak görünmez. Çatlak görünmeyince, çatlaktan sızan şey de “kişisel mesele” olur: İnsan kendini suçlar, kendini düzeltmeye çalışır, kendini “uyumlu” kılar. Uyum arttıkça soru azalır. Soru azaldıkça “geçici” kalıcılaşır.
İşte epigrafın sertliği burada anlaşılır: Geçici programın kalıcılığı devletin inadı değildir yalnızca, insanın alışkanlığa razı oluşudur. Geçici denen şey, bir gün biteceği için değil, bittiğinde geride bir beden bıraktığı için kalıcıdır. Tıpkı kabuk gibi: Atılır, süpürülür, kaybolur… Ama asıl kalan, kabuğun öğrettiği harekettir.
Bir sabah o kabuğu çöpe atarsın, sanki mesele bitmiş gibi. Oysa kabuğu atmakla kurtulmazsın. Kabuğu atmak yalnızca görüntüyü temizler. Görüntü temizlenince geriye kalan daha tehlikelidir: Görünmeyen yön. Çünkü bazı düzenler yıkılmaz, deri değiştirir. Ve bazen “Değiştik” ifadesi doğrudur; gerçekten değişilmiştir. Ama değişen yön değildir, sadece kabuktur.
Yılanın derisi geride kaldığında onu delil sanmak kolaydır: “Bak, değişim burada.” Oysa delil her zaman doğruyu ispatlamaz, bazen yalnızca bakışın nerede durduğunu gösterir. Baktığın yer kabuksa gövdeyi kaçırırsın. Gövdeyi kaçırınca yönü de kaçırırsın. Yön kaçınca yürümek yeterli sanılır. Yürümek yeterli sanılınca durmak ayıp olur. Ayıp olan her şey zamanla suskunluğa dönüşür; suskunluk “terbiye” diye taşınır; terbiye taşındıkça geçici olan yine kalıcı olur.
Bu yüzden mesele deriyi teşhir etmekle değil, derinin altında kalan izi görmekle başlar. Çünkü bazı düzenler yıkılmaz, deri değiştirir. Kabuk kalınlaştıkça en çok değişen şey düzen değil, gözün alıştığı kadrajdır. Bir gün bakışın yerleştiğini fark edersin: Neye bakacağını bile seçmezsin, sadece bakarsın. Ve “geçici” denen şey çoğu zaman tam da bu değişimin en kalıcı adıdır.