fotoğraf: Apionid (CC BY-NC-SA 2.0)

Kedinin Patisi

“Bizler bilginin sürekli arttığı ama gerçeği görmenin sürekli azaldığı bir dünyada yaşıyoruz.” —Jean Baudrillard

Kurt bazen gerçekten gelmez. Ormanın içinden çıkmaz, dişlerini göstermez, saldırmaz. Ama bu, tehlikenin geçtiği anlamına gelmez. Çünkü bazı zamanlar kurt gelmemeyi tercih eder. Gölgesini bırakır ve geri çekilir. O gölge orada kaldıkça, artık koşmaya gerek yoktur; insan kendi kendine yavaşlar. İşte tam o anda, orman sessizleştiğinde, korku dağıldığında ve her şey “normale” döndüğünde, evin içinde başka bir şey dolaşmaya başlar. Daha tanıdık, daha sıcak, daha zararsız görünen bir şey. Dişleriyle değil ağırlığıyla çalışan bir şey. 

Kurt masallarda birden çıkar karşımıza. Gürültüyle. Dişleriyle. Korkuyla. O yüzden hep onu bekleriz. Tehlikeyi orada sanırız; bağıran, saldıran, yıkan şeyde. Oysa ne hayat masallar gibi işler ne de siyaset böyle yürür. Büyük yıkımlar çoğu zaman büyük hamlelerle başlamaz. Sessiz başlar. Yumuşak başlar. İkna ederek başlar. 

Önce evin içinde bir kedi dolaşır. 

Kedi tanıdıktır. Evcildir. Sıcaktır. İnsanı ürkütmez; aksine rahatlatır. Yanına gelir, sokulur, patisini koyar. Ne tırnak vardır ortada ne de kan. Sadece bir ağırlık. Hafif ama sürekli. Bir süre sonra kalkmak istemezsin. Hatta kalkman gerektiğini bile unutursun.

İktidarın en kalıcı biçimi tam da budur. Kendini dayatmaz; yerleşir. Bağırmaz; alışkanlığa dönüşür. Kötülük çoğu zaman makuldür. Düzenlidir. İşlevseldir. Ve tam da bu yüzden fark edilmez.

Bilgi çağında yaşadığımız söylenir. Doğrudur; her şeyin bilgisi vardır artık. Grafikler, tablolar, oranlar, açıklamalar… Ama kırılma noktası buradadır: Bilgi arttıkça gerçeklik geri çekilir. Çünkü görmek bilmekle aynı şey değildir. Görmek rahatsız eder. Bilgi ise çoğu zaman rahatlatır. Açıklama vicdanın yerini alır; yorum deneyimin önüne geçer.

İşte tam bu noktada kedinin patisi hissedilir. Can yakmaz ama bastırır. Hareket etmeyi gereksiz kılar. “Bırak” der, “ben buradayım.” Artık sorunları çözmek zorunda değilsindir; yönetilirler. Karar almak zorunda değilsindir; senin yerine alınır. İtiraz etmek yorucudur; uyum daha konforludur.

Bu rahatlık boşlukta durmaz; bir bedeli vardır. İnsanlar günün sonunda yorgun oldukları için değil, yarın daha yorgun olacaklarını bildikleri için yerlerinden kalkmaz. Gelir artmazken hayat pahalılaşıyorsa, kedi daha ağır basar. Ayın sonunu getirmek beceriye, sessiz kalmak erdeme dönüşür. Konfor burada ödül değil geçici bir ertelemedir. İnsan kalkmamayı seçmez; kalkmanın masrafını göze alamaz.

Modern iktidar insanı susturmaz, rahatlatır. Zorlamaz, ikna eder. Kimse seni bir yere zincirlemez ama yerinden kalkmanı anlamsız kılarlar. Çoğu zaman bunu kimin yaptığını bile fark etmeyiz; fail adını kaybeder.

Bir iş görüşmesinde “esnek çalışma” dendiğinde kelime kulağa hoş gelir. Esneklik çağdaş bir erdemdir. Kim itiraz edebilir? Ama o esneklik senin hayatını sürekli büküyorsa, yarını belirsizleştiriyorsa, sınırlarını eritiyorsa, bu özgürlük değil rahatlatılmış güvencesizliktir. Kedinin patisidir bu. Sert değildir, yumuşaktır. Ama kalkmanı engeller.

Bir sohbette “Piyasa böyle” denir ve cümle orada biter. Piyasa yağmur gibi, deprem gibi anlatılır. Oysa piyasa kurulmuş bir düzendir. Kurulmuş olduğu unutulduğunda kader gibi yaşanır. Kader sandığın şeye de itiraz edilmez. İtirazsızlık konforla birleştiğinde kalıcı olur.

Siyaset bugün çoğu zaman tam da bu rahatlık üzerinden işler. Büyük yasaklarla değil küçük kolaylıklarla. Büyük baskılarla değil küçük kabullerle. “Şimdi sırası değil.” “Buna da şükür.” “Daha kötüsü de olur.” Bu cümleler ideolojinin en etkili sloganlarıdır; çünkü umutla değil yorgunlukla konuşurlar.

Şiddetin bağırmadığı ama herkesin yerini bildiği hikâyelerde asıl mesele tek tek olaylar değil ahlaki iklimdir. Bugün de benzer bir iklimde yaşıyoruz: Yoksulluk değil, yoksulluğun olağanlaşması; adaletsizlik değil, adaletsizliğin doğal anlatılması.

Kedi evin içinde dolaşırken sen ona göre oturursun. Bazı koltuklara ilişmezsin. Bazı sözleri yutarsın. Bazı soruları sormazsın. Sonra bunu kendi tercihin sanırsın. Dışarıdan dayatılan, içeride refleks hâline gelir. İktidar artık seni zorlamaz. Sen kendini ayarlarsın.

Telefon ekranları, bildirim sesleri, performans ölçütleri, sürekli “Kendin ol” çağrıları… Hepsi tek tek zararsız görünür. Ama hepsi birlikte insanı pürüzsüzleştirir. İz bırakmamaya zorlar. Oysa karakter iz demektir. Bedel demektir. Yara izi demektir.

Bugün iz istemiyoruz. Rahat olmak istiyoruz. Rahatlık çağımızın en büyük vaadi. Ama rahatlık uzun sürdüğünde felce dönüşür. Yerinden kalkamayan insan bir süre sonra yerini savunur. Savunduğu şey düzen değil kendi hareketsizliğidir.

Kedinin patisi insana şunu öğretir: Sessizlik huzurdur, uyum akıllılıktır, razı olmak olgunluktur. Böyle böyle ahlak ölçülebilir hâle gelir. İyilik performansa çevrilir. Vicdan istatistiğin gölgesinde kalır. O noktada artık kurt gelmese de olur.

Pati ezcümledir. Ağırlığı hissediliyorsa hâlâ bir rahatsızlık vardır. Hâlâ “Kalkmam gerekiyor” diyen bir yer çalışıyordur. Hâlâ o küçük huzursuzluk kalmıştır. Belki de insanı kurtaracak olan tam da budur: Rahatsızlık.

Kediye kızmak anlamsızdır. Kedi patilidir; doğası budur. Asıl mesele bu patiyi koruma sanmaktır. Ağırlığı şefkat diye okumaktır.

Kurt gelir mi? Elbette gelir. Ama çoğu zaman insan kurda yenilmez.

Patisi altında uyuyakalır. 

Altar Kaplan, iktidar, modernlik