fotoğraflar: Işık Kaya
Tasarımcı ne biriktirir?
Yeşim’in Kolyeleri

Kolye ya da taşınabilir grafik nesneler biriktiriyorum. Koleksiyon olarak başlamadı aslında, yıllar içinde birikti ve devam ediyor. Onlara bir koleksiyon diyemem, çünkü bir koleksiyoncu o konu hakkında her nesneyi eksiksiz toplar. Oysa kolyelerim grafik formları, bazen de beklenmedik malzemeleri nedeniyle alınmış, çoğunlukla beni şaşırtmış nesneler.

Bana göre kolye, sadece kadınların süs eşyası olarak görülmemeli. Arkeolojik bulgularda görüyoruz ki, başlarda kimlik ifadesi olan bir nesne olmuş. Hekim, kabile lideri veya iyi bir avcının taşıdığı bir işaret gibi… Ya da inançlar doğrultusunda kötü şans ve hastalığa karşı kullanılmış kemik veya deniz kabuğu kolyeler var. MÖ 4.000’e ait ve Alpler’de bulunmuş mercan bir kolye, belki de bir kadının süs eşyası değil bir kabile liderinin iktidarını temsil ediyordu. Kolye kültürel bir kutlama işareti veya bir birikim yöntemi de olabiliyor. Örneğin bizim kültürümüzde gelinlere beşibiryerde takılır. Oysa aynı pahada altınlar başka türlü de sunulabilir. Boyun, hemen başın altındaki bu alan, bir görünürlük alanı belli ki. Bu yüzden bir ifade alanı olarak da görülebilir.

Bir tasarımcı olarak tasarım fikri içeren kolyeler takmak belki de farkında olmadan mesleğimi, kimliğimi yansıtmanın bir yoludur. Kolyenin bir güzel yanı da pratikliği. Kişisel ifade olarak dövmeler çıkmaz, giysiler eskir veya moda değişir ama takı pratiktir, itaatkârdır. Sıkılırsan çıkarabilirsin. Kuru bamyadan da kolye olur, Hawaii'de “hoş geldiniz” simgesi çiçeklerden bir kolye de olur. Önemli olan göstermek değil, mânâ.

Bir koleksiyona döndüğü hissine ulaşmamda kolye sayısı değil, hepsini tasnif etme biçimim etkili oldu. Bu kadar kolyeyi yatay vaziyette tutmak ve birbirlerine dolaşmamalarını sağlamak imkânsız. Bir de yer darlığı var elbette. Hepsini çekmeceden, kutulardan çıkarıp aynaya düşey olarak astığımda gördüğüm manzara karşısında kolye biriktiricisi olduğumu fark ettim.

Çok şanslıyım ki, zevk sahibi sevdiklerim var. Yaklaşık dörtte biri hediyedir. Hediye olanların yeri apayrı benim için. Ben de hediye ederim zaman zaman. Her iki türlüsü de sevginin bir göstergesi.

Çoğunu nereden aldığımı, hediye olanların da hepsini kimin ne zaman armağan ettiğini gayet net hatırlıyorum. Bunların fotoğraflara bakmak gibi bir etkisi var. Beraberlerinde hatıraları, insanları, şehirleri, sokakları, anları da taşıyor ve hiç solmuyorlar. Sezai Selek sokağındaki evimde onlara bir yorgan yapmıştım. 90 × 90 gibi kırmızı saten, içi pamuk bir yorganı, boy aynası önünde yere koymuştum. Kolyelerim bütün gün boynumda benimle birlikte koşturuyorlar, biraz dinlensinler diye… Çok taşınmadım, sadece üç kez. Taşınırken her şeyi kutularım, ama takılarımı şahsen yanımda götürürüm.

Kolyelerle ilgili o kadar çok hikâye var ki, bazıları kimi dönemlerin röperleri diyebilirim.

Babam hastalığının son beş ayını, odasında yatmayıp bizlerle olmak istediği için salondaki koltukta uzanarak geçirdi. Ben de genellikle dizinin dibinde yerde büyük cam sehpanın yanında oturuyordum. Çoğunlukla uyuyordu. Gözünü açtığında orada olmak istiyordum. Ya kitap okuyor ya da kolye yapıyordum. Uyandığında ona yaptıklarımı gösteriyor fikrini soruyordum, beğenmezse veya bir önerisi olduğunda yeniden diziyordum. O dönemde yaptığım birkaç kolye benim için çok değerli.

Dedemin demiryollarında çalıştığı günlerin hatırası olan Nacar marka köstekli saatini bir zincirin ucuna taktım, kullanıyorum. O günlerde dedem hep benimle. İzmir’de Şadırvanaltı’nda bir ayakkabı dükkânı vardı. Ben çok küçüktüm ve dedem bana kocaman gelirdi. Bir gün kocaman elini tutmuş ve kalabalık çarşı sokaklarında uçarak kuyumcular sokağına gitmiştik. Bana minicik turkuaz taşı olan, üzerinde metal kalemle kazınmış Yeşim yazan bir bileklik almıştı. Bu saat kolye bana onu ve baba ocağı İzmir’i hatırlatır.

Annem ile baş başa Paris gezimizin hatırası olan minik çanta biçimli kolye ucu, bana o gezinin neşesini yaşatıyor. O gün o kadar yürümüştük ki kendimize bir hediye almaya karar verdik ve birbirimize aynı kolye ucunu aldık. Bu çanta kolye annemin neşesini içinde taşıyor.

Eşim Jochen’in bana ilk hediyesi kendi yaptığı bir tabloydu. İkinci hediyesi ise, küp biçimli taneleri ile yeşimden yapılmış bir kolye idi. Yeşim taşından kolyeler genellikle ya yuvarlak taneli ya da Uzakdoğu kültürlerine ait formlarda oluyor. Oysa bu kolye tam aradığım ve hiç bulamadığım cinstendi. Sevincimi bugün gibi hatırlıyorum.

Ico-d (eski adıyla Icograda) yönetim kurulunda görev yaptığım yıllarda toplantılar için birçok ülkede şehirler görme fırsatım oldu. Kimileri gittikleri yerlerden buzdolabı mıknatısı toplar, bense beğendiğim bir kolyeyi veya takıyı almak isterim. Aldığım şeyi kullanmak isterim zira. Hâl böyle olunca o şehirler de benimle geliyor çünkü. Kumaş, plastik, cam, ahşap, kâğıt gibi malzemeleri seviyorum. Güney Afrika’nın boncuk üzerine el sanatları geleneği var mesela, orada keşfettiğim beloved beadwork kolyelerimi çok seviyorum. Paris’ten elektronik devrelerden, Midilli’den kâğıttan, Taipei’den metal kesim, Havana’dan karpuz çekirdeğinden, Pekin’den yeşimden, New York’tan kumaştan yapılmış kolyelerim var. Arkadaşlarım da bana gittikleri yerlerden kolye getirir. Bilirler ki bir kenara koymayacağım, kullanacağım şeyleri severim.

Kolyelerim arkadaşlarımın elidir. Çok sevdiğim tasarımcı dostum Tülay pat diye boynundaki kolyeyi vermişti mesela, Berlin gezimizde dostum Özden gözümün takıldığı metal bir kolyeyi alıverdi. Iva, toplantı için New York’a gittiğimizde Marimekko’dan siyah beyaz bir kolyeyi mağaza çıkışında bana hediye etti, sonra bana ta Jakarta’dan kelebekli bir ahşap kolye yolladı. Şemsa papier-mâché güllü bir kolye ile mutlu etmişti, Aslı yaşam çiçeği formlu şahane bir kolye armağan etti… Ve daha niceleri, her birini an an hatırlıyorum. Takılarım benim fotoğraf arşivim.

Gittiği yere kadar gider, bu işin sonu yok. Kolyeler evde, banyoda dört metrelik bir aynanın üzerinde vantuzlu kancalara asılı duruyorlar. Yerleştirme gibi bir hâlleri var. Koskoca aynada kalan küçücük boşlukta yüzümüzü yıkıyor, dişimizi fırçalıyoruz. Neyse ki, Jochen ve misafirler hiç şikâyetçi değil.

Banyoda durdukları için doğrudan ışık alıp solmuyorlar. Gümüş olanları ara sıra parlatmak gerekiyor. Bu iş için en pratik yöntem sıvı gümüş banyoları, zor bulunuyor ama çok pratik. Sıvı içine daldırılmış sepete gümüşler atılıyor, bir dakika sonra pırıl pırıl çıkıyor. Toz problemi yok, sadece vantuzları ara sıra kontrol etmek lazım, ağırlıktan gecenin bir yarısı pat diye düşebiliyorlar. Böyle birkaç cam kolyemi kaybettim maalesef. Ama sonra gidip aynısından aldım tabii.

Yolculuğa çıktığımda mutlaka sekiz on parça yanıma alırım. Kıyafetlere ve onların renklerine göre seçerim. Düz renk ve yalın giyinmeyi seviyorum, kolyelerim ve şallarım bu düz zemini ayrı bir kılığa büründürüyor. Bu yüzden örneğin bir iki parça siyah giysi için sekiz on kolye yanıma alırım.

1990’larda MFÖ’nün çıktığı bir reklam vardı hani, koştur koştur konser vermeye giderlerdi. O günlerden kalan “şapkasız çıkmam abi” tabiri gibi, ben de kolyesiz çıkmam. Saat, gözlük, anahtar unuturum, ama takı takmayı unutmam. Benim için takı ve şal giyimin bir parçası. Palto, gömlek, çorap gibi bir şey. Bir de bana neşe veriyorlar. Çok mutsuzsam, hiç bir şey takmadığım zamanlar olur, o ayrı mesele.

Özellikle maddi değeri olmayan takılar beni ilgilendiriyor. En ucuzu da sanırım karpuz çekirdeklerinden olan, Havana’dan almıştım. En pahalısı ise, eski saat kadranı çevresinde küçük taşları olan bir kolye ucu; sanırım 1.000-1.500 TL gibi bir tutardı. Ama maddi değerini hiç umursamıyorum. Hatta dediğim gibi, özellikle maddi değeri olmayanlar beni cezbediyor. Pahalı kolyeler alacak imkânım olsa da, yine böylesini tercih ederim. Umulmadık malzemelerin takı hâline gelmesi ve barındırdıkları tasarım fikirleriyle ilgileniyorum. Pet şişelerden, kitap sayfalarından, pilili kumaştan bir kolye veya içi nohut taneli kumaş boncuklar, minik vazo biçimli bir kolye ucu gibi. Bu ara kâğıt kolyelere merak sardım. Vakit buldukça kendim yapmaya çalışıyorum ve kullanacağım bir şey yapmak bana iyi geliyor.

Tamamını hediye edebileceğimi ya da bağışlayabileceğimi hiç sanmıyorum. Ama bazen kullanmadıklarımı arkadaşlarıma gösteriyorum. Beğenirlerse alıyorlar. Onlar kullandıkça ben çok mutlu oluyorum. Kimi zaman da pat diye hediye ediyorum. Bir arkadaşın neşesine bir kolye çok mu? Bağışlasam da kâğıt, kumaş, lastik, cam, plastik gibi maddi değeri olmayan bu kolyelerle kimsenin ilgileneceğini sanmam, ancak tasarımcı birisi meraklı olabilir. Kolye meraklısı başkalarını tanımak, tabii ki çok hoşuma giderdi. Genelde kolyelerimden kimseye hiç bahsetmiyorum, zaten üzerimde görüyorlar.

Ekseri yuvarlak olmak üzere, hep net ve grafik formlar ilgimi çekiyor. Bir mağazaya girdiğimde gözüm bu formları seçiyor. Grafik tasarımın takı ile buluştuğu nesneler hoşuma gidiyor, kimliğimin bir parçası gibi görüyorum onları. Yaratıcılığın küçük gündelik nesneleri.

Kolye dışında şal, defter, nar, tespih, kahve fincanı, dolmakalem biriktiriyorum. Şallarım çok sayıda, renklerine göre katlanmış ve istiflenmiştir, kolyeler gibi onları da hep kullanırım. Not aldığım, çizim yaptığım veyahut kullanmaya kıyamadığım defterlerim de var. Babam “okuryazar adam birbirine ya kitap alır ya kalem” derdi. Dolmakalem ve dolmakalemlerin her biri için rengârenk mürekkepler almayı ve tabii hediye olanları seviyorum. Son zamanlarda çoğu eşimin hediyesi. Bir ara bakalit ve katalin tesbihe merak sarmıştım. Katalin fenol formaldehit maddesinden 1930’larda üretilen bir malzeme… Şahane renklerde üretilmiş vaktiyle. Uçak camı, sıkma kehribar, kemik, fildişi, oltutaşı ilgimi çekiyordu. Fakat beğendiklerim çok pahalı, alınacak gibi değil, vazgeçtim. Nar biçimli objeler biriktiriyordum. Uygur Türklerinden Osmanlıya kadar geleneksel Türk süsleme sanatlarında yeri olan, bu son derece yalın formun ne kadar faklı biçimlerde işlendiği inanılır gibi değil. Neredeyse tüm kültürlerde yeri olan şans, bolluk, doğurganlık sembolü. Mezar taşından, halıya, çiniye kadar yer almış bir form. Çok güzel biçimli narları alıp kuruttuğum da oldu. Mağazalarda çoğunlukla cam veya seramik olarak bulunuyor ve özel bir yer ayıramadığım için bir kısmı kırıldı. Kalanlar ise bir kutuda duruyor. Keşke biriktirsem dediğim yeni bir şey yok, ama dolmakalem koleksiyonumu genişletmeyi çok istiyorum.

Çocukluğumda benim koleksiyonum yoktu, ama ailemizin baykuş koleksiyonu vardı. Annem ve babam Akademi’li olduğu ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin sembolü baykuş olduğu için kütüphanemizde babamın konferans plaketlerinin bulunduğu camlı bölümde baykuş koleksiyonumuz vardı. Hâlâ da mevcut. Gittiğim her yerden anne ve babama baykuş figürü alırım. Benim için o küçük figürler aile tarihimizin tanıkları. Aslında her ev bir müze.

{fotoğraflar: Işık Kaya}

koleksiyon, kolye, Tasarımcı ne biriktirir?, Yeşim Demir Pröhl