Mardin Fragmanları
Tatlı Bir Anlatı

“Duyuların işleyişine göre düzenlenen bir apartman dairesini zihinde canlandırmak elbette biraz daha hayalgücü gerekiyor: Bir tatalıryumun ya da bir duyaryumun neye benzeyebileceği az çok tahmin edilebilir fakat bir görüryumu, bir koklaryumu ya da bir dokunuryumu zihinde canlandırmak hiç de kolay olmayacaktır...”1

Başlangıçlar

Harflerin tadıyla lezzetli bir yazı yazıyorum, tada dolaşık ve tada tada dolaşan. Tadın yazısını Mardinliyorum. Mardin'in tat manzaraları hakkındaki bu yazı, anlattığı şeylerin tadı kadar kendi tadı için de yazılıyor. “Mardin'de ne yenir/içilir?” sorusunun cevabı burada değil. Yerel/yöresel mutfağı tanıtan ve çeşitli lezzet duraklarına uğrayan bir lezzet turu yazısında bulunmuyorsunuz (Yol yakınken tüyebilirsiniz). Yazımızda, herhangi bir hayvana zarar verilerek üretilen tatlara yer verilmemesine özen gösterilmiştir. Özellikle hayvanların ölü bedenlerinin ve süt, yumurta, bal gibi beden çıktılarının kullanılabildiği “gıda ürünlerini” etik bir tavırla dahil etmiyorum metnime. Tadın etiği bağlamında yazımız vegandır. Hayvanlar yazımızda “yenebilir” değil, yemek yiyen ve tadan özneler olarak, kendi yemek kültürleriyle yazının konusu olmayı hak eden “yaşamdaş”larımızdır2 ve başımızın gözümüzün üstünedirler.

Mehmet Fidan’ın yaptığı çiğ köfte, fotoğraf: Zahit Mungan

Yemek duası: Yemeğin ya sonunda ya başında edilen dualar vardır. Bir seçme yapacak olursam, Kürtçede “Ya Rebbî nimeta me dewam bike, insanên qenc li ser sifre ya me par bike. Noşî can bike.”3 şeklindeki dua “Allah’ım, verdiğin nimeti daim kıl. Soframızı iyi insanlarla paylaştır. Sıhhat ve afiyet ver” anlamına geliyor; Arapça “Nihne nakkasna Allah yi zeyyid” ise “Biz eksilttik, Allah arttırsın” anlamına. Süryanice “B-shmo d'Abo w-d'Bro w-d'Ruḥo d'Qudsho. Amin. / Barek Morio l-me'akoltan w-l'shtitan. Amin”4 ise şöyle bir anlama geliyor: “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla. Amin. / Ey Rab, yemeğimizi ve içeceğimizi kutsa. Amin.”

Yazının duası: Okumakta olduğunuz yazıyı tada tada sindirin, gözlerinizden hayal gücünüze yayılmasına izin vererek tadına bulaşın ve yeni tatlar ekleyiverin. Tat sadece ağız dolaylarında kalmayıp görme, koklama, dokunma, dinleme gibi duyularla oynaşan bir deneyime dönüşsün. Gözü gıdıklayan, burnu titreten, dili kamaştıran tatlar varlığınıza nasip olsun.

Mardin Tabağı

1. Mardin’in tadı nasıldır? Mardin’de soluduğumuz havanın tadı sarımsıdır. Yağmurla ıslanmış, soğukla/karla üşümüş, rüzgârla darmadağın olmuş ya da güneşle kavrulmuş hava başka tatlar sunar. Soluduğumuz havanın tadı, havaya karışanları soluduğumuzda varlığımıza karışır. Güneşin harlı ışıklarıyla vurup sıcacık yaptığı taş duvarın önünde, avludaki meşkebede büyüyen zakkum ya da nar ağaçlarının gölgesinin serin tadı hararet alır. Yerin altını ağ gibi sarmış su yollarından ya da kanalizasyondan geçen veya çeşmelerden şıpır şıpır ya da gürül gürül akan suların sesi bazen ekşimsi, bazen tatlıdır. Isı ve ışığıyla bu havanın içinde yaşayan tenlerin rengi de böylece daha kavruk olabilir. Tenin rengine tat da bulaşıktır.

2. Mekânlar içinde yaşamak ya da gezip görmek içindir ama tadıyla bilmesek de tattan muaf değildir. Eski Mardin çoğunlukla taştandır ve taşta dokunsal/görsel bir şey olmaktan öte özellikler vardır. Taş sadece bir yaşam yeri malzemesi olarak değil, birçok canlıya yuva oluşuyla da vardır. Taşın tadına bakmak, bütün bu etkilenmelerin ve varlıkların da tadına bakmaktır.5 Taş çıktığı ocağa göre daha nötr, tuzlu ya da ekşimsi olabilir. Bir mekânda kullanıldığında ise iç ve dış kısımlarda tadı, farklı etkilenmelere bağlı olarak değişir. Tarihi mekânları tatmak, insan dışındaki varlıkların katkısıyla da şekillenen şeylerin ve zamanın tadına bakmaktır. Çünkü taş sadece kaya bütünlüğünde değil, kesilip işlenip bir yapıya yerleştirildiğinde de toz, rüzgâr, su, ısı, büyük küçük organizmalar, hayvan ve bitki izleri, bakteriler gibi bir dolu varlığın/akışın etkisiyle yaşamaya devam eder. Tarihi oluş sadece insanların yaptığından ibaret değildir ve bütün bu etkilenmelerle taşın yapısı da tadı da değişir.

3. Toprağın tadı, doğrudan ağzımıza aldığımızdaki hâlinin yanı sıra yediğimiz bademe ya da zeytine de bulaşır. Öyle bir dolaşıklıktır ki bu: “Hepimizin ve her şeyin Yeryüzü’nün vücudundan ve Güneş’in ışığından olduğu gerçeği, ‘ben’ demenin yeni bir yolunu icat ediyor aslında, bizi tek bir kimliğe mahkûm etmiyor.”6 Ne yesek, dolaşık ve karmakarışık etkileşimleri yeriz ve bedenimizdeki bakterileri de bunlarla bir güzel besleriz. 

4. Günümüzde, yemeğin emek süreçlerinden, farklı etik boyutlarından ve hatta lezzetinden ziyade yemeğe orijin/kimlik atfeden, masadaki sunum, fotoğraflanma ve sosyal medyada paylaşılmayla tadı görselleştiren bir yemek kültürü yayılıyor. Gıdayı kültürle/kimlikle düşünmek, üretim süreçlerindeki katkı maddelerini, insan ve hayvan emeğini itinayla görmezden gelmemize neden olmuyor mu?

Kültürün her boyutu gibi yemek kültürü de sürekli değişen ve bozulur. Yemeğe menşe ve kimlik aramak; “coğrafi işaretleme” gibi tescil süreçleriyle onu mülkleştirmek ve buraya sabitlemek, giderek yayılan bir düşünme biçimi. Ulusal referanslarla tarif ederek etnik kimlik ya da milliyet atfetmek, yemek kültürünü anlamlandırmayı yavanlaştırıyor. Halbuki yemekler Arap, Ermeni, Kürt, Süryani, Türk etiketlerinden öte icatlardır. Yemeğin kimlik referanslı taraflarını aşan boyutları vardır; çünkü her şey gibi yemek malzemesi ve bilgisi de göçlerle yayılır. Örneğin “Mardin mutfağı” gibi kent referanslı bir adlandırma bile göçlerle yayılan birikimi dışarıda bırakır. Ayrıca yemek sadece kültürel bir mesele değildir; sınıfsaldır ve toplumsal cinsiyetle yüklüdür. Yemek yapma bilgisinin kuşaklararası aktarımı, çoğunlukla kadınların dünyasına hapsedilir. Evde yemek işi çoğunlukla kadınlara kalırken, dışarıda “para kazanmak” için yemek yapanların çoğunlukla erkek olduğu çelişkili bir kültür içinde yaşıyoruz.

Yemeği kendisi dışında bir referansla düşünmek ve sabitlemek, gıdanın deneyimlenmiş serüvenini kavramaktan bizi uzaklaştırır. Etnik ya da coğrafi işaret yerine gıda odaklı bir adlandırma yapsak ve nesne olarak görüleni özneye çevirerek düşünmeyi denesek, aslında var olan şey bulgurun, domatesin ya da bamyanın kültürüdür; baharatın, buzdolabının ya da ateşin kültürüdür. Böylece belki yemeğin tadını değil ama ona ilişkin anlamlandırmayı değiştirebiliriz.

5. Eski Mardin’de her gün yeni yemek mekânları açılıyor, eski tip esnaf lokantaları ve pastaneler ise tedavülden kalkıyor. Turistik deneyime odaklanan, turistlere sunma amaçlı, tadın önemli ölçüde değişime uğradığı yemek mekânları hızla artıyor. “Canlı müzik” yapan yemek mekânları da öyle. Kahvehaneler “kafe”leşiyor ve toplumsal cinsiyete göre kullanımları genişliyor; daha erken yaştan insanların sosyalleştiği yerlere dönüşüyorlar.

6. Yemek, beslenme kadar bir araya gelmek için de önemli; sadece sofrada değil, sofraya gelesiye kadar geçen emek süreçlerinde de kolektiflik söz konusu olabiliyor. Böylece yiyecekleri hazırlamak, sofralar kurmak ve yemek için kolektif bir kültür de gelişiyor. Eski Mardin’de ve “bahçe” olarak adlandırdıkları sayfiyelerde, komşularla birlikte özellikle kışlık gıda hazırlama süreçlerine dair şeyler anlatıyor Mardinli kadınlar. Yeni şehirle birlikte apartman yaşamına geçilmesiyle bu kolektiflik de epeyce dağılmış durumda; avlular, damlar ya da bahçeler bu işin nasıl mekânsal bir boyutu olduğunu da gösteriyor. Kalabalık ailelerden daha az bireyli ailelere geçtikçe bu kolektifliğe daha fazla ihtiyaç duyuyor olabiliriz; komşuluğa dair bir dayanışma umudu üretebiliriz. Bunu günümüzde yapmak için de fırsatlarımız var. “Devrim olacaksa apartmanca lahana ve karpuza girdiğimiz gün olacak. Gerçek dayanışma neymiş, o zaman öğreneceğiz. Bu yiyecekler tek kişinin harcı değil ama yine de insan manavdan alıp gönlünce, kararınca yemek istiyor.”7 Böylece komşuya pişmiş yemek götürmek gibi bir şey aslında, karpuz götürmek. 

7. Yemeğin değişen bir zamansallığı da var. Yeme sıklığı artıyor; her türden şey, her vakit yenebilir oluyor. İnançların yemekle ilgili boyutu, nelerin yeneceği kadar ne zaman yeneceğine dair de bir kültür oluşturuyor. Hıristiyanların ve Müslümanların oruçları, perhizleri… Doğum, ölüm/taziye, düğün, vaftiz, sünnet yemekleri… Noel, paskalya, ramazan ve kurban bayramı yemekleri, ayin sonrası yemekler, sahur ve iftar yemekleri, mevlit yemekleri… İnanç dışında, bir sofra etrafında buluşup husumeti, kan davasını ya da küslükleri bitirmek için düzenlenen barış yemekleri…

8. Mardin’de bir vegan yemek kültürü var. Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlar perhizlerinde/oruçlarında balık hariç vegan yemekler yapıyor. Bir mercimek/bulgur köftesi olarak belloh… Mercimekli, mantarlı ya da cevizli içli köfte ırok ve ikbebet… Soya kıymalı ya da mercimekli sembusek… Üç çeşit bulgur ve nohutla yapılan bir çeşit yuvarlama olan “genedir”… Tel şehriyeli bulgur… Bamya, taze fasulye… Eski Mardin’in köşe bucağından toplanmış kaparinin turşusu… Mardin güneşiyle kurutulmuş biber ve patlıcan; avlulardaki asmalardan toplanan yapraklar ya da taze olarak lahana, soğan, pazıyla yapılan, iç harcı sumak suyuyla ekşimsileştirilen dolmalar ve sarmalar; bazılarının etsiz olanına “yalancı” demesi… Ramazanda sokaklarda seyyar tezgâhlarda satışı artan çiğ köfte… Ve daha niceleri. Bütün bunların yanı sıra Suriye’deki savaş sonrasında bir göç hareketi olarak Arap, Kürt ve Süryani Suriyelilerin gelişinin Mardin’de bazı tatsal etkileri de oldu; yufkamsı bir ekmek, falafel, humus, makdus8 ve bütün Mardin’i sarmış olan hurmalı Süryani çöreği (pekmezle vegan olarak da yapılabiliyor)… Bunların satıldığı Suriyeli bakkalların ve restoranların da açılması Mardin’deki yemek kültürünü öyle güzel zenginleştiriyor ki… Yaşamlarına bereket olsun. 

9. “Dibs u dîms u pekmez fark etmez.”

Atıştırmalıklar

Eski şehirden yeni şehre taşınmanın bulgurdan pirince geçişle de anlatılması… Meyve tabağına elma, kiraz, portakal, nar, karpuz, kavun, incir, üzüm, çağla gibi mevsimlik meyveler kadar acur ya da salatalık da koyulması… Misafir geleceği zaman etsiz yemek sunmanın ayıp olacağı düşüncesi… Yol kenarlarında, kaldırımlarda üzeri açık sergilenen kuruyemiş ve çöreklerin toz ve egzoz dumanlarıyla soslanması… Dükkân önlerinde turistlere ikram edilen badem şekeri, çörek ya da kahve ile bir şeyler tattırma kültürünün yayılması… Tırnaklı pide ve peksimetin somun ekmeğe göre daha yaygın olması… Çeşmelerden akan suyun tadına göre adlandırılması: acı su, tatlı su… Avluda meşkebelerde ya da teneke saksılarda yetiştirilen reyhanlar, maydanozlar, naneler… Etnisite referanslı Türk kahvesi, Süryani kahvesi, Kürt kahvesi ile mırra, dibek, menengiç ve giderek artan yeni nesil kahveler… Kahvenin, eve gelen misafirin artık gitmesini istemeye dair bir ima olarak kullanılması… Üretimini ve satışını yapan dükkânların epeyce arttığı Süryani şarabı. Şarabın ayinlerde Hıristiyanlar için İsa'nın kanını temsil ediyor olması… Yerleşik insanlarla doluyken bir vakitler damdan dama tokuşturulan rakı… Suriyeliler geldikten sonra Suriyeli bakkallarda satılan ve içilen, Arjantin menşeili “mate çayı”… Ramazanlarda çarşıda seyyar tezgâhlarda satışı artan meyankökü şerbeti, limonata ve adına “Reyhani” oyunu olan reyhanın şerbeti… Çoğunlukla bitki kökü kaynaklı olarak pazarlanan, ancak farklı renklerdeki gıda boyalarına bulanarak çeşitlenen badem şekeri… İsmini arazisinde yetişen safrandan alan Deyrulzafaran Manastırı… Önce müze olarak tasarlanan ve restorasyonu buna göre başlayan, sonra vazgeçilip sabun müzesi olacağı ilan edilen ve son olarak “konukevi” olarak açılan Gastronomi Müzesi hayaleti…

Bir Yemek Tarifi: Mantarlı İkbebet

Bunca yemek ismi ve hikâyesi geçen bir yazı, tarifsiz olmaz. Öyleyse, annesi Suat Özberk ile birlikte Leyla Özberk Bayruğ’dan, perhiz zamanlarında sık sık yaptıkları mantarlı ikbebet tarifi yazımızın ikramı olsun:

Malzemeler

Dış: 6 bardak çiğ köftelik bulgur, 3 bardak ince çekilmiş yarma, kişniş, pul biber, tuz.

İç: 1 paket mantar, 4 soğan, 3-4 yeşil biber, 1 demet maydanoz, 2 patates, 1 bardak pirinç, karabiber, yenibahar, pul biber, tuz.

Hazırlanışı

Dış harç için bulguru ve yarmayı tuz, pul biber ve kişniş ekleyip ıslatarak dinlendirin. İç harç için de önce soğanları, sonra biberleri yağda kavurun. Küçük küp çiğ patatesleri ekleyip pişirmeye devam edin. Ayrı tavada kızartılmış, ufak doğranmış mantarları da bu tavaya ekleyin. Tuz, karabiber, yenibahar, pul biberle hepsini birlikte kavurmaya devam edin. Önceden pişirilmiş pirinçleri ekleyin. Son olarak ince doğranmış maydanozları ekleyip hepsini harmanlayın. Soğumaya bırakın. Dinlendirilmiş dış harcı pürüzsüz olana dek yoğurun. Bir bezin üstünde açıp iç harçla doldurup kapatın. Suda haşlayın. Afiyet olsun.

Tatlı yazalım, tatlı konuşalım

Bağ bozumu sonrasında üzüm şırasından yapılan harire, cevizli sucuk, pestil hem tatlı hem atıştırmalık olarak pek yaygın. Böyle bir tatlı kültürünün önemini kuyumcu Metin Ezilmez, nenesi olan basma ustası Nasra Şimmeshindi’yle bir diyaloğu üzerinden şöyle anlatıyor: “İyice yaşlandığı zamanlardı. Derdim ki ‘Anneanne pestil yapma, cevizli sucuk yapma, yorgunsun, yoruluyorsun’. O ise ‘Eğer bu yıl pestil ve cevizli sucuk yapmazsam bana uğursuzluk getirir. Yoksa bana misafir olarak gelenlere ne sunayım? Benim ikram edeceklerim bunlardır’ derdi.” Artık her mevsim ve glikozla yapılan örnekler dükkânları sarmış durumda. Bunların dışında, kar yağdığında ise bir tabak karın üstüne bırakılan pekmezle “karsambaç”… Yaz sonunda hazırlığı yapılan, kuruyemişlere eşlik ederek kurutulmuş incir, üzüm, elma, armut… Ve ticari niteliği olmayan, giderek evlerde de az yapılan özel bir tatlı olarak “löziye”.9 Löziye, içeriği kadar biçimiyle de önemli; taştan farklı desenler için kalıplar kullanılmış. Bir zamanlar Mardin’de pastanelerde ya da seyyar olarak löziye satılırmış. Pazarlama sırasında şöyle bir mâni de söylenmiş: “Te'ev le-llevziyē / Fırk u sıkkar mıhşiyē / Le mō yışbe / Xelli yıtfarrac el-berriyyē.” “Gelin löziye yemeye / Badem ve şeker dolgulu / Doymayan her kim varsa / Bırak seyretsin ovayı.”10

Hayvanların yemek kültürü hakkında kısa kısa

Eski Mardin’in kent sakini hayvanlarının yemek kültürüne dair kısa kısa değineyim. Kentin eşya, gıda ya da inşaat malzemeleri taşıyan hamalları olan eşekler, atlar ve katırlar arpa, kavun ve karpuz kabukları, yeşil otlar ama en çok da kuru samanla beslenir. Akrepler kavuna meftundur. Yılanların güvercin, tavuk gibi hayvanların yumurtalarının ve yavrularının kokusunu alıp geldiği ve böylece beslendiği anlatılır. Ürkek kedilerin ve sayısı giderek azalan köpeklerin, azalan yerleşik nüfus nedeniyle sokaklara bırakılan atıklardan beslenme olanakları azalıyor ve kuru mama artıyor. Kalenin tepesinden eteklerine doğru kartallar uçarak ava hazırlanır; cümle kuşlar beslenmek için insan artıklarına ulaşmak üzere yere iner. Ağaçkakan kale eteklerinde badem ağaçlarından badem toplar, kışlık gıda için taşların arasına saklar; bademler orada zamanla köklenip ağaca dönüşebilir ve kayaları çatlatıp aşağıya yuvarlanabilir.11 “Avluda ya da evde bakılan keklikler buğday, yeşil otlarla beslenirken, ayrıca kümesteki toprakta kırıntı taşları yediğinde hayatta hasta olmaz, ölmez de. Bazen de taşı gagalayıp kazıp parça parça çıkarıp yiyor. Ama kireç yediği zaman ölür.” Güvercincilik yapanlar mineral takviyesi için güvercinlere taş tozu, toprak, kireç yedirdiklerinden bahsediyor. “Zamanında iki keçimiz ve iki kuzumuz vardı. Bazen avluda ve barındıkları yerde taşları yalıyorlardı; tuzu için muhtemelen başka mineralleri de alıyorlardı.”12 “Çöpçü eşeği duvarın yanına bağlıyor, etrafına bakıyor, kokluyor, taşı yalamaya başlıyor; tuz ihtiyacını karşılıyor. Mardin’in taşı tuzludur.”13

Mardin yemek olsa?

Mardin yemek olsa, kültürel çeşitliliğin belirgin bir şekilde yaşam bulduğu bir yer olarak “türlü” (isim çevirisi olarak değil ama yemeğin içeriğiyle), Kürtçesiyle “tirşik” olur.

Öte yandan Mardin’in tadı benim için en çok bademdir. Baharın gelişini badem ağaçları beyaz ve pembe tonlarında çiçeklenerek cümle varlığa ilan eder. Badem ağacından taze taze kopardığım meyveler içi sıvımsı bir çekirdeğin etrafına örülmüş, daha çağla hâlinde; yeşil, yumuşak ve tüylü. Sudan, topraktan ve güneşten kılcal damarlar, yollar, geçişler dolanı dolanı akıyorsa varlığına, aktıkça kendini dönüştürüyorsa, usul usul sertleşip bademleşiyorsa… Bunca sabırla ve ısrarla ve tutkuyla sarmaş dolaş bademleşen bu varlığın yolculuğunu, kendi yaşam yolculuğuma çiğneye çiğneye ya da badem sütüne/yoğurduna ya da löziyeye çevirerek devam ettiriyorum.

Tatlı rüyalar

Bahçelerde ve avlularda ağaçlara tırmandım, farklı olgunlaşma hâllerindeki meyvelerden tattım. Kaya hâlinde de insan eli değdikten sonra bir yapıya dahil olmuş iç ve dış kısımlarında da taşı kazıdım, tattım. Kaç yaz gecesi tahtta uzanıp karanlık göğü içtim; bulutları dişledim; ışığıyla parıldayan ayı bir dondurma gibi bitimsizce bir iştahla yaladım; güneşi fırından taze çıkmış bir tatlıymışçasına, dilim yana yana ısırdım; yağmuru ağzım sulanarak üstüme başa saça saça içtim ve sarhoş oldum; karı karanlıklarla bulamaç yapıp dilimde kayak yaparak sokak sokak dolandım.

Mardin kahvesi

Özel bir kahve önerim var. Bir kahve Mardinlemesi: mokapotta pişirilmiş kahve, üstüne bulut latte ve güneş kreması. Yağmur sonrası pırıl pırıl bir ova manzarası eşliğinde, yerli göğün tadını alarak, hava durumuna göre sislerle soslayarak, yağmurla seyrelterek içebilirsiniz. Bu, bir Mardin ki gecesiyle ve gündüzüyle bir göğü içme durağı ya da hayalleri göğe banma durağı olur.

Yolluk

İştah açısı ile iştah açıcı bir yazı olmaya çalıştık. Olanlar olduğu gibi anlatılamaz zaten; bir şeyler hep nasıl anlatıldığına göre şekillenir. Mardin’e dair ürettiğim hayaller de kendi Mardinlerime dahil. Mesela incir çekirdeğini doldurmak için değil (ne haddime), incir çekirdeği olmaya yeltenen bir yazı. “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar” diyen Yahya Kemal ile “İnsan yaşadığı yere benzer” diyen Edip Cansever’i birleştirerek iki cümle edeyim: İnsan hayal ettiği yere benzer ve yazı hayal ettiği yeri tatlandırır.

Gitmesini beklediğiniz şu yazıyı kahve ikram ederek uğurlayabilirsiniz. “Bir kahvenin kırk yıl hatırı var” ise bu yazının kaç tatlık hatırı olur acaba? Dilimin hamuruyla yazıverdiğim bu obur yazının altını yakmadan ve yazının tadının damağınızda kalması temennisiyle: Mardin varlığınıza ve düşünüze afiyet olsun. Yazan dilime sağlık. Okuyan gözlerinize afiyet olsun.

Kurda, kuşa, aşa ve yazıya. En çok da bedenlerinden çıkardıkları yavrularını, yine bedenlerinden çıkardıkları, kendi yavrularına helal sütle besleyen insan ve hayvan bütün annelere.14

{fold görseli ve metin içerisindeki not yazılmamış tüm görseller: Murat Küçük}

1. Georges Perec, Mekân Feşmekan, çev. Ayberk Erkay (İstanbul: Everest Yayınları, 2017), s. 52-53.

2. Türker Kılıç, Yeni Bilim: Bağlantısallık - Yeni Kültür: Yaşamdaşlık (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2024).

3. Aktaran: Mela Süleyman Ekinci (Torî).

4. Aktaran: Edip Balcı.

5. Zeynep Nur Ayanoğlu’nun yürütücülüğünde "Akan Beden Performans ve Konuşma Dizisi"nin Mardin’de 10-12 Mayıs 2024 tarihleri arasında gerçekleştirdiği 3. edisyonunda “Mardin Fragmanları: Çok Duyulu Yürüme Performansı”nı yürüttüm. Bu kapsamda yaptığımız dolaşmaya, bir harabede bir taşı kazıyıp taş tadımı yaparak yürümeye başlamıştık.

6. Emanuele Coccia, Metamorfozlar, çev. Kağan Kahveci, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2023: S. 19.

7. Tuğçe Isıyel, Ya Hiç Karşılaşmasaydık (İstanbul: Everest Yayınları, 2025), 54.

8. Bir makdus tarifi için bakınız

9. Nasıl yapıldığıyla ilgili şöyle bir tarif var.

10. Aktaran: Metin Ezilmez. Transkripsiyon ve çeviri: Ahmet Abdülhadioğlu.

11. Aktaran: Ammo Şehmus.

12. Aktaran: Mehmet Fidan.

13. Aktaran: Murat Mesut.

14. Yemek ve yazı üzerine konuşmalarımızla katkılarını aldığım Ahmet Abdülhadioğlu, Ammo Şehmus, Assad Mowakkat, Edip Balcı, İzzettin Başçı, Leyla Özberk Bayruğ ile Suat Özberk, Mehmet Fidan, Mehmet Sait Tunç, Mehmet Selim Parlakoğlu, Metin Ezilmez, Murat Mesut, Müjde Tönbekici, Rezan Ekinci, Seda Kuzucu, Seyhan Balcı, Semara Dönmez ve Tuğçe Isıyel’e çok teşekkürler.

kültür, Mardin, Mardin, Mardin Fragmanları, Murat Küçük, tat, yemek