Mardin ve Post-turizm

Post-turizm: Ziyaret edilen ülke ve şehirlerde kendi otantik 
ve gerçek deneyimini yaşamak.1

Her göze çarpanın aynı zamanda gösterilebilir olmadığı bir altın çağda2 ne duvar yazıları ne de kadim şehirler bu kadar popülerdi. Gitmek görmekten, göstermek ise anlatmaktan evla hâle geldiğinde ise, duvar yazıları da kadim şehirler de herkesin oluverdi. Şimdi sanki her göz baktığını hırpalarcasına eşeliyor. Orasından burasından çekiştiriyor. Gösterilebilir bulursa kıymeti artıyor, değilse yeniden ve yeniden boş veriyor. Sürekli yeniden değerli kılmak ve yeniden değersizleştirmek gördüklerimize karşı her gün işlediğimiz bir muamele suçu artık.

Aylardan mayıs, Mardin’deyim. Eski şehrin sokakları asla kaybolmayacağım bir labirent gibi uzanıyor önümde. Sokaklar yeni yeni hareketleniyor, esnaf bu seneden ümitli. Bölgede yakın zamana kadar hissedilen güvensizlik ve istikrarsızlık Mardin merkeze hiçbir zaman sirayet etmemiş olsa da tüm genelleme ve korkular gibi burayı da yutarak uzak durulması gereken bir yer ilan etmiş. Birlikte yaşamak eylemiyle beraber telaffuz edilen ‘uyum’ Mardin halkı için mesele bile edilmeyecek, kendilerinin yeniden üretmediği, üretenden ise rahatsız oldukları bir kavram. Bu kavrama eklenen bir olumsuzluk eki ise Mardinlileri hepten çileden çıkarmaya yetiyor. Şehre dışarıdan dayatılan uyumsuzluk, ayağa bol gelen bir ayakkabı gibi emanet.

Bir şehre turist olarak gidiyorsan atacağın her adım önceden bellidir. Mardin için de bu böyle. Senden önce birçok kere yapılanların, senden sonra birçok kere daha yapılmaya devam edeceğinden eminsindir. Keşke emin olmak farkındalığı da beraberinde getirseydi. Burada sözü edilen farkındalık, deneyimin kişinin kendisine özel olmasına dair. Diğerlerinin deneyimlerinin izini takip ediyorsan Mardin labirentine bırakılmış yemleri yiyen bir fareden farkın var mıdır? Şehre kendini bırakıp sürprizlerine açık olmadıkça bir deneyimden bahsetmek mümkün müdür? Kendi maceralarının peşine düşmediğinde maceracı olman da imkânsız. Yeni diye cebine atıp ‘biriktirdiğini’ iddia ettiğin anılar, senden önce birçok kere yapılmışsa, yeni midir?

Gözünü dikmek. John Urry The Tourist Gaze adlı kitabında sıradan olanın turizm ile sıradışı hâle getirilmesinden bahseder. Mardin’i bir ziyaretçi için sıradışı yapan orada yaşamıyor oluşu. Oysa, Mardin’de yaşayanlar için şehre dair ne varsa gündelik rutine dahildir. Evini bırakıp gittiğin yer, evini her zaman bırakıp gidemiyor oluşunla sıradışı anlamını kazanır. Evinin olduğu yer senin için değil ama evinin olduğu yere dışarıdan gelen birisi için sıradışıdır.

İstanbul’un tarihi yarımadasını gece dışında tenha hâliyle hiç göremeyeceğini fark ettiğinde gelen kafa karışıklığı da tüm bu deneyimlere dahil sanıyorum. Turistik olan mekân, insan zihninde gündelik pratiklere açık değil. Şehir sakinlerinin bir kahve içmek için turistik mekânlara gitmişliği pek azdır. Zira buralar vakit geçirilecek değil, gezilecek yerlerdir. Bir defa görmek ise yeterlidir, sonuçta bir defa gördükten sonra artık çok da sıradışı değildir. Bu bana, kiracısı olduğun evini haftanın sadece iki gününde, o iki günde de dışarıdaki işlerini halletmiyor veya gezmeye biraz vakit ayırmıyorsan, öğlen vakti doyasıya görebildiğin gerçeğini çağrıştırıyor. Hafta içi gündüz kendi evinin sahibi olamadığın gibi tarihi yarımada da bir daha asla İstanbulluların olmayacak.

Mardin labirentinde
okuldan dönen iki çocuk,
fotoğraf: Seren Erciyas, Mayıs 2018

İlgi ve merak kendiliğinden ve aniden yaratılabilen bir şey midir?

Gözümü dikip ilk kez geldiğim Mardin’in sıradışılığını iliklerimde hissetmem gerekiyor. Kendimi bir anda eski şehirde, bir manzaranın karşısında bir şeyler hissetmeye zorlarken buluyorum. Önümde uzanan ovanın ötesinde bir iç savaş var. Benim için bunun gerçekten sıradışı olması gerekiyor, ancak hayatımda hiç tecrübe etmediğim bir durum. Ovanın ötesinde savaş var diye içlenmeli miyim? Aklıma çocukken ailecek ziyaret ettiğimiz şehirlerdeki tarihi yapılara dokunarak kendimi “şu anda ne hissediyorum?” sorusu ile bir şeyler hissetmeye zorlayışım, günün sonunda ise bir şeyler hissediyormuş gibi yapışım geliyor. Suriye’de bir iç savaş olduğunu Mardin’de öğrenmedim, savaşa bu kadar yakın olmak da beni etkilemedi. Başka bir deyişle yakınlık bana sıradışı gelmedi. Yine Urry’den ödünç alarak kullanırsak savaşı “otantikleştirmek” o anda gerçekten haddini bilmemekti. Öte yandan, Mezopotamya Ovası’na bakıyorum ve bunun da birilerine göre bir şekilde büyük bir olay olması gerekiyor. Birilerinin tasavvur ettiği ölçüde büyüteceğim bir durum ne kadar bana ait olabilir? Sonuç şu ki, hissetmeye çalışmak gittikçe gülünçleşiyor. Ben de gözümü ovaya dikiyorum ve hissetmem ‘gerekenleri’ bir kenara koyup az şekerli dibek kahvemi içerek gündelik hayatıma dair endişelerimi kurcalıyorum. Çünkü o anda gerçek olan, gündelik hayata dair endişeler ve az şekerli dibek kahvesinin her zaman bu kadar iyi yapılmışını bulamamak.

Bıttım sabununu nereden alalım? Herkesin fotoğraf çektirdiği medreseye nasıl gideriz? Badem şekeri, dibek kahvesi, telkâri gümüş takı derken neden geldiğimizi unutmuş gibiyiz. Bir esnafla sohbet için dükkânında epey oyalanıyoruz. Sohbet esnasında giren çıkanları gözlemlediğim kadarıyla kimse ne aradığını bilmiyor. Bilinen tek şey eve dönerken bir hatıra götürmek ‘zorunda’ oldukları. Çok az vakti kalan ve uçağa yetişmeden bir şeyler alabilmeyi umanlar… Kafasında kime ne aldım, kim eksik kaldı hesabı yapanlar… Almak yerine eve döndüğünde internet üzerinden sipariş verebileceğini fark edenler…

Konfor alanının dışına konfor vaadi ile çıkmak

Gezilecek yerleri bitirme, hediyelik eşya alma ve fotoğraf çekme telaşının arasında kaçan bir şeyler var. Kaçan şeyler eve döndüğünde buzdolabına asacağın dolap süsünde değil. Biriktirdiğini düşündüğün anılara hele hiç dahil değil. Oysa Mardin’de yapılması gereken her şeyi tek tek yaptın, tüm önerileri yerine getirdin. Ve son durumda yaptıklarının bir turistik tura dahil olmaktan tek farkı bir insan kalabalığının içerisinde hareket etmiş olmayışındı. George Ritzer’ın kitle turizmi için kullandığı “McDisneyization of tourism” terimini bugün internetin bilgiye erişimi kolaylaştırmasıyla beraber tektipleşen bireysel turistik deneyime uyarlamak çok zor değil. Ritzer’ın yaratıcı terimi toplu hâlde gerçekleştirilen turistik deneyimi bir Disney parkı simülasyonunu yaşamakla özdeşleştiriyor. Oysa bugün bireysel deneyimler de bu terimle açıklanmaya çok uzak değil. Turizm ‘disney’leştiğinde Mardin’de turist olmak adına gerçekleştirilen her eylem varsayılanın aksine sıradışı değil, tekdüze ve standart hâle geliyor. Güvenli, kurgulanmış ve kolay… Bir nevi konfor alanının dışına, konfor vaadi ile çıkmak.

Ritzer’ın kitle turizmi ve Barselona için söylediklerini3 bugünkü bireysel turistik deneyimlere uyarlayalım. Ben post-turizm çağında otantik deneyimin yakalanabileceğini savunan Ritzer kadar optimist değilim. Ucuz turların pabucu bugün damda olabilir, pabucu gözde olan ise internet üzerinden erişilebilecek sınırsız bilgi ve bu bilginin peşine takılıp elde edilen birbirinin tekrarı deneyimler. Pisa kulesinin dahil edildiği milyonlarca esprili fotoğrafın internet ve turizmi bir araya getiren bir bağ görevi görmesi sanırım tüm durumu özetliyor. Mesele aynı pozu vermek için İtalya’ya mı gitmek yoksa İtalya’yı kendi bildiğin yöntemlerle keşif mi etmek? Keşfetmeye çıkmadan önce izlenen onlarca video, okunan blog yazıları ve göz gezdirilen fotoğraflar, gittiğinde yapacaklarına dair zihninde çoktan bir çerçeve çizdi bile. Üstelik oraya yapılacak çok fazla şeyin olduğunu düşündüğün için gidiyorsun. Bu durumda deneyimin otantik olma iddiası sosyal bir darbe yemiş oluyor. Nitekim gidilecek yerleri, daha önce başkaları tarafından gerçekleştirilerek kültleşmiş eylemlerin çokluğuna ve tekrar edilebilirliğine göre seçmek bu yüzyıl insanının tercihi. O zaman motto şu: Risk almak istemiyorsan turist ol!

Turistikleştirmek, yani turistik hâle getirmek, yeniden yaratarak turizme kazandırmak. İnternet ile beslenen post-turizmin ortaya çıkardığı bir başka durum yaratılmış turistik deneyimler. Bunu çok basitçe Süryani bir kuyumcunun Mardin’deki kahve çeşitliliğine yaptığı yorumdan anlamak mümkün: “Süryani kahvesi diye bir şey yoktu eskiden, o da yeni çıktı.” Önceden verili, kurgulanmış turistik gezide birçok şey de sana göre ayarlanmış. Otantik deneyimin yetmediği yerde yenilerinin üretilmesi ne kadar makul? Bunun bir simülasyondan farkı ne? Turist olmak kandırılma hissine karşı bağışıklık geliştirmeyi gerektiriyor. Sonuç olarak risk almadığında feda ettiğin son şey de insana ve mekâna dair güvenin oluyor.

Mardin ile alakalı verili bilgilerin peşine takılıp kendi rotanı oluşturduğunu zannetmek aldatmacanın ne türlüsüdür kimbilir ama “hiç mi gezmeyelim?” diyenleri duyar gibiyim. Tüm ön kabullerimizle iyi anlaşıyorsak sıkıntı yok, gezelim elbet. Şunu unutmadan: Mekânla kurulan ilişki ne kadar biricik olursa olsun, taklitçilerden kaçılamadıkça beslenen bir kısır döngü bu.

1. Post-turizm kavramının tanımı farklılık gösterse de kavram temelde burada ifade edilen durumu özetlemektedir.

2. Burada Woody Allen’ın Midnight in Paris filmindeki altın çağ tartışmasına gönderme yapılmıştır.

3. Ritzer’in post-turizm ve turizmin ‘McDonald’laşması üzerine röportajını buradan okuyabilirsiniz: “If places in the world are becoming more and more alike, what’s the point of tourism?

{Fold içindeki imge: Seren Erciyas}

deneyim, kent, kitle turizmi, Mardin, post-turizm, Seren Erciyas, şehir, turizm