Buraya
ama bu özellikler, içinde işlediği daha geniş yönetim ve finansal çerçeve
değişmeden kalıcı bir dönüşüm
üretmez. »
SÜZGEÇ: Genellikle ağ, file veya metal gibi dokunmuş bir yüzey kullanılarak istenen maddeleri istenmeyenlerden ayrıştırma ya da bir numunenin parçacık boyutu dağılımını tanımlama işlemi.
Sevgili okur,
Benim adım İrem. Genç biriyim, tam yaşımı boşver. Bu mektubu sana bir sanatçı olarak yazıyorum. Beş yılı aşkın çalışmalarımın sonucunda bu noktaya geldim: Evet, gecenin bir yarısı oturdum sana mektup yazıyorum (saat 10’da değil, tam 11’de bile değil; Kasım’ın 11’inde olmamakla birlikte 10’unda da değil, 12’sinde de). Bu uzun bir mektup ama illa cevaplanması da gerekmiyor. Büyük ihtimalle, cevaplansa ve İrem Günaydın diye birine geri gönderilse, hatalı bir gönderi olurdu.
Diğerine, adı İrem olana, asıl ona oluyor her şey. Bir döviz bürosunda masa başı elemanı olarak başladığı işinde, önce kambiyo işlemleri uzmanı oldu. Daha sonra da büroda çok önemli bir kişi hâline geldi. Aramızdakinin garip bir ilişki olduğunu söylemek abartılı olmaz sanırım. Ben yaşıyorum, sanatımı icra ediyorum ama bir ofiste çalışıp bizim için parayı o kazanıyor. Yanlış anlama lütfen, yaptıkları için ona son derece minnettarım. Bizimkisi ucuz bir kurgu roman ile trajedi karışımı hikâyelerden değil. Doğruyu söylemek gerekirse epey şey başardı ama bunlar beni kurtaramaz. Her şeyi ona ödetmek haksızlık gibi geliyor... Ya bizi müzayede evi gibi bir sanat kurumunda çalışmaya zorlasaydı? Bunu bize yapmaz, biliyorum, imkânı yok. Ama sonra, bize derinden bağlı olan beşerleri kendimizden biri gibi görmeye çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu hatırlıyorum.
armutlar, şeftaliler, elmalar, soğanlar, çam, dişbudak, meşe, ceviz, akrilik, tebeşir, yağ, vazolar, kâseler, sepetler, şişeler, seramik, metal, alüminyum, mermer, döküm polyester reçinesi, toz kaplı çelik, ateş tuğlası, poliüretan lastik, fiberglas, cam, silikon lastik, işlenmiş alüminyum, epoksi, pvc, kontrplak, C-type fotoğraf baskı, folyo, 16 mm sesli film, neon, işlemeli kumaş, formika, lastik, işlenmiş pirinç, kâğıt üzerine yağlıboya, terakota, el yapımı sırlı seramik
Bir zamanlar antik dünyada, biri hariç tüm tanrı ve tanrıçalar Peleus Thetis’in düğününe davet edilmiş. Geçimsiz kişiliği yüzünden çağrılmayan tanrıça, düğüne davetsizce gelmiş ve keşmekeş yaratmak için üzerinde “en güzeline” yazan altın bir elmayı ortaya fırlatmış. Hera, Athena ve Afrodit. Bu üç tanrıça elmayı görür görmez elmanın kim için atıldığını ve en güzel tanrıçanın kim olduğunu bilmek istemiş. Tanrılar akıllı davranarak araya girmemeyi seçip, karar vermek üzere beşeri bir temsilciyi –Truva'nın prensi Paris’i– aday göstermiş.
En güzelini seç. Altın elmanın gerçek sahibini seç.
MASERASYON: Çiğ, kurutulmuş veya konserve edilmiş meyve ve sebzeler yumuşamaları için bir sıvıya daldırılır.
“Dolayısıyla elma yeryüzünü, yeryüzü de elmayı çekiyor.” Newton’ın kafasına bir elma düştüğüne dair herhangi bir kanıt yok ama –havada asılı kalabilecekken hangi kuvvetin elmayı yere düşürdüğünü merak etti– bu gözlemi, yerçekimi kuvveti kanununu geliştirmesine yardımcı oldu. Gezegendeki her cisim, diğer tüm cisimleri, kütlelerinin katlarıyla doğru orantılı ve aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı bir şekilde kendine çeker. Basitleştirmek gerekirse, tüm cisimler yeryüzünün yüzeyine doğru düşmeye meyillidir. Diğer İrem benim yerçekimim. Yeryüzünün yüzeyine tepetaklak düşmemi engelliyor. Beni yere doğru çekiyor. Ben de onu gökyüzüne fırlatıyorum. Bizimkisi ayakları yere basan ve kafası güzel bir ilişki. Ayrıca, sanat pratiğimin önemli bir parçası olan yazma eylemi yerçekimsiz bir ortamda gerçekleşemez ki. Yazmak için masaya sağlamca bağlanmam lazım; masadan uçup gitmemem için deri kemerlerle masaya sabitlenmeliyim (ellerimi masayı tutmak için kullanmadan).
Geçenlerde bir konsere gittim ve orada disc jockey ile tanıştım. Üç ayrı plağı aynı anda çalıyordu. Eğer yeni koyduğu plaktaki tempo hâlihazırda çalınan plaktakinden önce duyuluyorsa, yeni plak çok hızlı demektir. “Hera’yı seç” diyordu DJ, Truva’nın prensi Paris’e. Önündeki üç pikabı da gördüm. Üç ayrı plağı aynı anda çalıyordu. Eğer yeni koyduğu plaktaki tempo hâlihazırda çalınan plaktakinden sonra duyuluyorsa, yeni plak çok yavaş demektir. “Afrodit’i seç” diyordu DJ, Truva’nın prensi Paris’e.
Matrix’i izlediğimden beri hap sahnesiyle ilgili kafamı kurcalayan bir şeyler var. Morpheus, Neo’ya –başkahraman– seçmesi için iki hap sunuyor. Biri, bu senkronize, kurgu dünyanın içinde yaşamaya devam edebilmesi için mavi hap, diğeri de “gerçek dünya”ya geri dönmesi ve Matrix’ten çıkması için kırmızı hap. Ve Neo kırmızı hapı seçiyor. Neo geleceğini seçiyor. Neo bir amaç seçiyor. Neo bir aşk hikâyesi seçiyor. Yorgun bir savaşçı olan başkahramanımızın elindekilerle yetinmesini izlerken, eminim sen de tam oradaydın; kanepede ya da sandalyede ya da belki kankalarınla, kedinle ya da köpeğinleydin. Belki kahve içiyordun, belki bira. Umut, neşe ve merakla doluydun.
Evet! DJ üç plağı aynı anda çalıyordu. “Ya çalarken plaklar iyi ayarlanmaz ve müziklerin ritimleri birbirine karışırsa?” diye sorar Truva’nın prensi Paris. “İşte o zaman kesinlikle Athena’yı seç” diye cevap verir DJ, Truva’nın prensi Paris’e. Ve DJ dinleyicilerini üç pikaplı frenlenemeyen bir geziye, bilinmeyen diyarlara götürdü. Bu diyarlardan birinde bir meydan var ve üzeri tamamen açık. Bu meydanda hiç heykel yok ama heykellerin üzerlerini kapayan eski Roma kıyafetleri var; şatafatlı binalar yok kolonadlar var; tam sayılar yok ama ondalık değere sahip sayılar var. Yazı yazmak yerine burun karıştıran, bardak tutan, telefonla oynayan, kulak kaşıyan, hapşırınca peçeteyle ağız silen hor görülmüş “diğer el” var. Etrafta duvar oyukları, raflar, yarı açık dolaplar olmasına rağmen içlerinde herhangi bir şey yok. Bir fil, bir keçi, bir geyik, bir eşek, bir dağ keçisi, bir deve, bir öküz, bir ayı, bir köpek duvara gölgelerini bırakıyor ama bu gölgeleri yaratan herhangi bir el yok. Malzemeleri doğrarken, bıçak tutmayan elin görevi sebzeleri tezgâhta sabit bir şekilde tutmaktır. Bıçak tutan elin görevi ise bıçağın ucunu aşağıya doğru tutarak dairesel hareketlerle o sebzeleri kesmektir. Aşağı, yukarı, ileri ve geri. Hor görülmüş bıçaksız el tüm bu işleyişin beyni olmuştur. Bıçaklı el ise ahmak bir ele dönüşmüştür. Elinde çamaşır sepeti olan bir kadın, bir dağ, oturan bir adam var; etrafı turlayanlar, eğilerek iki kolunu da suya batırıp ellerini yıkayan ya da sudan bir taş çıkartan bir oğlan var; yolda hızlı hızlı yürüyen bir adam, orada burada taşlar ve birtakım ağaçlar var amma velakin aralarında bir koreografi yok. Sadece ve sadece peyzaj, neye bakılacağına kılavuzluk ediyor. Bir masa üstü var ama üzerinde duran çiçek, meyve, kumsaati, kafatası ya da gazete yok.
Kafamda Matrix’teki hap sahnesini tüm olasılıklarıyla birlikte tekrar tekrar canlandırıyordum. Bu takıntılı yinelemelerden sonra aklıma tuhaf bir şeyler geldi: Bir tabak dolusu elma resminin ressamı Paul Cèzanne, “Bu Bir Pipo Değildir” resminin ressamı René Magritte, sonradan peyzaj ressamı olarak anılan klasikçi Nicolas Poussin ve biricik Cornelis Norbertus Gijbrechts; var olmayan şeyleri var gibi gösterebilen Flaman ressam. Bu tuhaflığın sebebi ise aşikârdı: Çalışma ortamım, aklım ve kalbim çok uzun zamandır bu adamlarla meşgul.
TERSYÜZ ETMEK: Hafif bir malzemeyi, bir spatula veya kaşık yardımıyla daha ağır bir malzemeyle, karıştırmadan ve çırpmadan tersyüz ederek birleştirmek.
İmgelemlerimden birinde Cèzanne’ın, Matrix’teki Neo gibi kırmızı haplar ile mavi haplar arasında bir seçim yapması bekleniyordu. Hikâye şöyle devam ediyor: Cèzanne kibarca her iki hapı da alıp alamayacağını soruyor ve tabii kendisi Cèzanne olduğundan evet cevabını alıyor. Dilinde kırmızı hapı mavi hapla birleştirip, o mükemmel eflatunu elde edip edemediğini anlamak için aynaya bakıyor. Elde ediyor etmesine ama baktıkça da nefret ediyor. Rahatsız edici bir dakikalık sessizlikten sonra, renk geçişlerinden ne kadar nefret ettiğini hatırlıyor. Sonra renkleri tonlarından ayırıp en basit hâllerine indirgiyor. Yeni renkler, dilinde karıştırdığı renklerden farklı: Mavi çini mavisi olmuş, kırmızı ise al kırmızı. Sonra tüm bu renkleri kameranın üzerine tükürüyor ve işte, bu deyiş ortaya çıkıyor: “Çini mavisinin yanında al kırmızıyla Matrix’i hayrete düşüreceğim.”
Başka bir imgelemde René Magritte melon şapkasıyla –her zamanki gibi– karşıma çıkıyor. Neo ve Cèzanne’da de olduğu gibi vereceği kararın olabilecek sonuçları kendisine de detaylı bir şekilde açıklanıyor ve sonunda hangi hapı seçmek istediği soruluyor. Magritte şapkasını çıkartarak cevaplıyor: “Beni ikna etmeye çalışmayınız. İmkânsız bu. Onun yerine bunun bir hap olmadığının farkına varın. O zaman, Matrix’in durumunu değiştirebilenin bir hap değil kendiniz olduğunu göreceksiniz.” Sonra şapkasından alelade çizilmiş bir kuş resmi çıkartıyor, kuş hapı yiyor ve içini bulutlar dolduruyor. Bu sırada Bay Magritte ekranın arkasında küçük bir oyuk açıyor ve kuş onun içine girip gözden kayboluyor.
1660’lardan yakın arkadaşım Flaman ressam Cornelis Gijsbrechts ile tanışmanı isterim. Bay Gijsbrechts iki buçukuncu boyuttan bir adam. Ondalık ayracının sağ bölümünde yaşıyor. Gerçekle ilişkisi tuval üzeri yağlıboya ve başka acayip yüzeylere uzanıyor. En önemlisi de boyutlar arasında gezebiliyor. Örneğin bir nokta beş ve iki nokta dokuz arasında. Sonunda kırmızı ve mavi hap sorusu Bay Gijsbrechts’e de soruluyor, o atölyesinde keyif yaparken. “Mavi hapı al, hikâye orada bitsin, yatağında uykundan uyan, neye inanmak istiyorsan ona inan. Kırmızı hapı al ve harikalar diyarında kal” diyor Morpheus. Cevap olarak MÖ 5. yüzyılın ortalarında Antik Yunan’ın iki ünlü ressamı Zeuxis ve Parrhasios arasında vuku bulmuş bir müsabakayı anlatmaya başlıyor Bay Gijsbrechts. Zeuxis bir avuç üzümü öyle bir resmetmiş ki, kuşlar gerçek olduklarını sanıp resimdeki üzümleri gagalamışlar. Parrhasios ise öyle bir perde resmetmiş ki, Zeuxis bitmiş tabloyu görmeye gittiğinde Parrhasios’a perdeyi yana kaydırıp arkasına sakladığı resmi göstermesini istemiş! Sonunda Zeuxis mağlubiyetini kabul etmek zorunda kalmış; kendisi ancak kuşları kandırırken, Parrhasios onu kandırabilmişti. Sonra Bay Gijsbrechts gülerek demiş ki: “Görüyorsun, hiçbir şey göründüğü gibi değil. Şimdi beni yalnız bırakmanı rica ediyorum. İlaçlarını da yanına almayı unutma.” Morpheus çıkışı bulamadı. Atölyede ne perdeler, ne kapılar ne de pencereler üç boyutluydu. Son çare olarak iki hapı da içti ve bir şey olmasını bekledi. Maalesef hiçbir şey olmadı.
Sonra Nicholas Poussin sahnede yerini alıyor.
Sevgili okur, aşağıdaki paragrafları gözünü önden ortaya sonra da arka plana doğru gezdirdiğin zikzak ve kıvrımlı patikalar gibi düşün. Takip et ve yoldan çıkmamaya çalış.
“Tablonun sol köşesine doğru dik bir şekilde inen küçük bir tepeciği hayal etmeni istiyorum” der Bay Poussin. Tepenin önünde devasa bir yılan tarafından ele geçirilmiş bir adam var. Yılan adamın vücudunu sarıyor, el ve ayaklarına dolanarak adamı sıkıyor ve zehirliyor. Adam çoktan ölmüş. Kol ve bacakları sepsert olmuş. Cildi çoktan yeşilimsi-griye dönüşmüş.
“Vücut akıldan yoksun yaşayamaz” der Morpheus.
Başka bir adam var, koşan adam. Ölü adamın etrafını saran yılanı görüp aniden duruyor; ayaklarından biri havada, bir işaret yapacakmış gibi bir kolunu yukarıya kaldırıyor, diğeri aşağı düşüyor ama ellerinin ikisi de açık. Hareketleri, korkusunu ve şaşkınlığını belli ediyor.
“Gerçeklik çölüne hoşgeldin” der Morpheus.
Küçük tepeciğin arkasındaki çamaşır sepetli kadın, koşan adamı görüyor ama ölü adamı göremiyor; manzara ölü adam ve kendisi arasında bir perde görevi üstlenmiş. Koşan adamın korkusu kendisini adeta hareketsiz bırakırken, çamaşırcı kadın kendini tutamayıp ne hissettiğini belli eder. Koşan adamın hareketleri kadını dehşete düşürür.
“Arındırmalısın kendini. Korku, şüphe ve güvensizlik. Zihnini özgür bırak” der Morpheus.
Kıyıda bir grup insan var: üç adam. Solda iki adam yüz yüze duruyor. Biri oturuyor, biri dizlerinin üzerine çömelmiş ve diğeri çimenin üzerine boylu boyunca uzanmış, göğsü sola doğru dönmüş, çıplak ayaklarını boş boş sallıyor. Mavi bir sabahlık giymiş ve arkasına bakıyor.
“Unutma, sana vaat ettiğim tek şey gerçeklik. Daha fazlası değil” der Morpheus.
Teknenin içindeki üç balıkçı, koşan adamdan uzak değil. Biri, ağı yukarı doğru çektiği için sanki düşecekmiş gibi öne eğiliyor. Diğer ikisi, arkasına yaslanmış, bir gayretle kürek çekiyor.
“Yolu bilmekle, o yolu yürümek arasında fark vardır” der Morpheus.
Bayırın tepesindeki çiftliğin önünde bir çift minik figür var. Kafalarının üzerinde koyu renkli yaprak yığınları. Üzerlerine giydikleri kırmızı ve maviler heyecan verici.
“Hayal dünyasında yaşıyorsun” der Morpheus.
YUMURTALARI AYIRMA: Yumurtanın sarısı beyazından ayrılır.
Bay Poussin’in atölye duvarındaki Bugs Bunny resminin ışıkla ortaya çıktığı an bu an. Vektörel bir çizime benziyor. Bugs Bunny, Antik Yunan tarzında toga giyiyor. Tüm vücudu çerçevenin ortasında, sağ eli bir parmağı dışarı çıkacak şekilde çerçevenin bir kenarına kadar uzanıyor. Bugs Bunny, müsamahasız ve ürkütücü biri gibi duruyor. O da tıpkı Bay Cézanne, Bay Magritte, Bay Gijsbrechts ve Bay Poussin gibi kendi yolundan ödün vermemiş. Vücudunun dikliğinden, bakışındaki sabitlikten ve parmağını çerçevenin dışına taşırmasından belli bu. Daha çok duvarın yüzey tabakasındaki boyayı emmiş siyah bir leke gibi görünüyor. Bacaklar, kafa ve gövde belki birkaç kere silinerek temizlenebilir. Ama parmak, ah o çerçevenin dışına çıkan parmak, işte onu silmek için daha fazla uğraşmak lazım. Sert silginin bir ileri bir geri gitmesi o dışarıdaki parmağın üzerinde pek de bir etki yaratmaz. Ustura ağzının kenarıyla iyice kazımanız lazım o parmağı. Başarıya ulaşıldığında bile, dışarıya çıkan parmak yüzünden çerçevenin aldığı çukurluk sonsuza dek orada kalacak. Aklıma Bugs Bunny düştü bunu yazarken. “Dünyayı değiştirmek için gerekli olan şey hangi hapı seçeceğimiz değil, ‘Almamayı tercih ederim’ diyebilmektir.” Her ne kadar buraya ait olmadığımız onlarca kez söylenmiş olsa da hâlâ burada olabilmektir; çerçevenin dışına çıkmış o parmağa inanmaktır. Çünkü asıl o parmak çizgisinden dönmeyen ve hizaya gelmeyendir. Çünkü o parmak, kazındığında dahi üzerine birçok şey yazılıp silinmiş ve tekrar yazılmış parşömen el yazmaları gibidir.
Sevgili okur, acaba bir sanatçı olarak Bay Cèzanne, Truva hikâyesindeki tanrılar, DJ, Bay Margritte, diğer İrem, Bay Poussin, Bugs Bunny, Bay Gijsbrechts ve çerçevenin dışına çıkan her parmak gibi kendime ait olan bir oyun kurabilecek miyim? Yoksa Neo, Hera, Athena, Afrodit, Morpheus ve Truva’nın prensi Paris gibi sonsuz sıradanlık okyanusunda boğulup gidecek miyim? Sana, bu korkuya sahip olma hakkını kendime tanıdığımı ve varlığımın yine de naif bir umutla şenlendiğini söyleyeceğim.
Işıltılı görüntülerin arkasındaki basit formları keşfedelim hadi. Renkleri karmaşık tonlarından ayırıp en basit hâllerine indirgeyelim, hadi. Ya bir parçadan diğerine yumuşak bir geçiş istemiyorsak? Ya parçaların temposunu birbiriyle uyumlu hâle getirmezsek? Önceliklerimizi sıraya koyalım. Her şeyden önce, bir elmayla kendimi şaşırtacağım.
Bu tarih atılmamış bir mektup olduğuna göre ve dolayısıyla herhangi bir zamanda yazılmış olabileceği için, herhangi bir zamanda da okunabilir. Bu mektup dolaşıma sokulduğu vakit tüm bunların hiçbir anlamı kalmayacak.
Bu mektubu sanatçı kimliğimle yazdım ve imzaladım. İ.G.