Pazar Sekmeleri:
Ursula

Bana lütfen mektup yazmayın” demiştin; bu bir mektup değil, uzaya fırlattığım bir şey. Benim gibi, bilimkurgu romanlarındansa denemelerini, söyleşilerini, hikâye yazma kılavuzlarını sevenlerin de yakalamasını umduğum bir şey diyelim.

Sana en çok sorulan sorulardan biri, benim de epeydir aklımı kurcalayan; “Hiç mi yaşamöykünden çıkarmak isteyeceğin bir şey yaşamadın?” “Yaşadıysam da bunu size anlatır mıyım?” diye kestirip atmıştın. Halbuki sorunun cevabı ömrün boyunca yazdıklarının satır aralarında biraz hissediliyordu; bilimkurguyu seçmediğini, yazdıklarının yayımlanabileceği neresi varsa oraya gittiğini söylediğinde… Bazen düşünüyorum da, yaşamöykünden bir şey çıkaracak olsan, belki de adının başındaki “bilimkurgu yazarı” olurdu; bilimkurguyu çok seviyordun ama seni kıstıran bu tamlama ile, hem de tüm bariyerlerin eridiği postmodern çağda, sınıflandırılmaktan usanmıştın. Senin bunları söylediğin yıllarda, biz bariyerlerin yok olduğu ama hayatın gitgide daha küçük parçalara bölüneceği, anların birbirinden kopartılarak anlamlandırıldığı bir dönemde gölgemizden uzaklaşarak büyüyorduk. Çocuklara gölgelerine uzun uzun bakmayı öğretmek gerektiğini yıllar evvel söylemiştin, ama seni dinlememiş, kötülüğü, mutsuzluğu, acıyı, başarısızlığı, “çözümü olan bir sorun”1 gibi önümüze koymuşlardı. Haklıydın: Hayat aritmetik kitabına benzemiyordu. Kitabın arkasındaki çözümler bölümüyle ne kötülükle baş edebilmeyi öğrendik ne de sorumluluğu başkasına atmamayı; ta ki şu sözlerini duyana kadar: “Kötülük, eğer insan gibi yaşamak istiyorsak, bütün yaşamımız boyunca karşılaşacağımız, yeniden ve yeniden hesaplaşacağımız ve kabul edeceğimiz ve birlikte yaşayacağımız acılar, azaplar, yazıklar, kayıplar ve adaletsizliklerdir.”2

Yine de hesaplaşmaya başlamak, kendi içimizdeki kötülüğe gözlerimizi kaçırmadan etraflıca bakabilmek kolay olmuyordu. Hayatın kaydedilmeye ve paylaşılmaya değer küçük parçaları yani mutluluk, başarı ve hazla ilişkili olan anları semirdikçe; kendi gölgelerimize, karanlığa bakmamız, sessizliğe dalmamız ve kendi deneyimlerimizi anlamamız zorlaşıyordu. “Her kültürde engin sessizlik alanı vardır.” diyordun sen o sırada ve girdiğin sessiz alanlardan elin kolun sözcüklerle dolu çıkıyordun. Bizse, elimizde mızraklar, sessizliğin falan değil engin bir gürültünün içerisinden anlamlı sözcükler avlamaya çalışıyorduk. Derken elimize birer çuval tutuşturdun, içi hikâye dolu bir çuval. “…bütün o sopalar, mızraklar, kılıçlar, o beyin göçerten, saplanan vurulan şeyler, o uzun ve sert şeyler hakkında işitmediğimiz şey kalmadı” diye isyan ettin, “ama içine bir şeyler konan şeyi, mazrufun zarfını şimdiye kadar hiç dinlemedik. Bu yeni bir hikâye…”3 diyerek müjdeyi verdin. Asıl olan her zaman hikâyeydi. Biz o esnada havalı hikâyeleri daha çok insana anlatabilmenin peşindeydik. Çuvalın içini, bir gören olursa diye, temkinli dolduruyorduk; ne yaptığımızdan çok, ortaya çıkan şeyle daha sonra ne yapacağımızı hayal ediyorduk. Halbuki sen, “Gerçek iş, yapma aşkına yapılır.” diyordun, “bununla sonradan ne yapılacağı başka bir mesele, başka bir iştir.”4 Etrafta uçuşan havalı, çatışmalı, rekabetçi hikâyeleri de gölgesiz çocuklar gibi güdük buluyordun. “İnsan hayatında,” diyordun, “ilişki kurmak, bulmak, kaybetmek, direnmek, dayanmak, ayrılmak, değişmek gibi eşit derecede önemli pek çok davranış vardır.”5 Sadece çatışmadan beslenmek niye? Seslerle özel bir ilişkin olduğunu, yazdıklarının sesini çok önemsediğini biliyorum6 ve bana öyle geliyor ki, “çat” sesi hoşuna gitmiyordu: Bir kabuğun kırılma sesine, köklerin toprağın derinlerine inerken çıkardığı sesleri tercih ediyordun, “olgunluk kabuk değiştirmek değil, serpilip gelişmektir.”7 diyerek. Bir keresinde de “Bir şey beni ısırıyorsa, onu ezerim” demiştin; sivrisineklerden bahsediyordun.

Seni didaktik bulan, “vaaz veren feminist”e dönüştüğünü düşünen eleştirmenler kısmen haklı bile olsalar, tıpkı senin Saramago’dan söz ettiğin gibi,8 sen bize bir şey öğretmek için yazmadın, ama biz okurken çok şey öğrendik. “Ya kitap ya bebek” —ya çocuk ya kariyer— ikilemine, üç çocuğu onlarca kitabı olan bir kadın olarak başlı başına bir yanıtsın. Bizim coğrafyada alışageldiğimiz rol modelleri gibi değildin ama, karnı burnunda Kaçkarlar’ın tepelerine tırmanıp çayır biçen anneannem gibi mesela; yalnız ve güçlü ‘süperkadın’ imgesinden hazzetmezdin. “Süperkadın sendromundan mustarip olduğunu” söyleyenlere de cevabın hazırdı: Bir kadının çocuk doğurup, kitap yazıp, politik olarak aktif olup, bir de üstüne muhteşem suşiler yapabilmesini bekleyen sen değil, toplumun ta kendisiydi.9 Senin formülün, meşhur Le Guin Kuralı’ydı; bir kişi iki tam günlük işi yapamaz ama iki kişi üç tam günlük işi yapabilirdi. Hep şanslı olduğunu söylerdin; mutlu bir çocukluk, huzurlu bir evlilik, yoklukları hayatını fakirleştirecek üç çocuk, her zaman sana destek olan bir eş…

Geçen sabah, telefonuma gelen bir başsağlığı mesajı ile uyandım. Yakın bir arkadaşım senin öldüğünü haber veriyordu, mesajın sonuna bir üzgün yüz koymuş; senin o minik internet yüzlerini, kelimelerle hisleri aktaramamanın küçük bahaneleri olarak gördüğünden habersiz.10 Son üç senedir, bu hem çocuk baktığım hem yazı yazdığım zamanlara denk geliyor, başım ne zaman sıkışsa seni dinlerim. Virginia Woolf’u çok sevdiğini biliyorum; yine de bizi “kendine ait bir oda” takıntısından kurtardığın, “meşe döşemeli odalarda, sessiz kanepelerde” yazacaklarımızın, dağınık mutfak masasının köşesine tünemiş yazmaya çalıştıklarımızdan daha iyi olmayacağını gösterdiğin için sana müteşekkiriz.11 Yanlış anlama sakın, mutfak masasına razı olmadık; o hepimize ilaç gibi gelen, hayatın ‘harala gürele’sinin içinde yazan kadını tasvir ettiğin “Balıkçı Kadının Kızı”nı 60 yaşında, üç çocuğunun da artık evden gitmiş olduğu bir zamanda, belki kocanın bile orada olmadığı sakin ve sessiz bir odada12 yazdığını biliyoruz. Yine de senin sadece yazmayı değil, yaşamayı ve hayatı her yönüyle bir bütün olarak kabul edişin; bütün o çok satan kitapları yazarken, bir yandan da balıkçı kadının torunları yani bizler için yol gösterecek metinleri de yazmaktan geri kalmayışın, bunu da “bir kız kardeş kadar yakın, bir ot kadar sıradan” bir tavırla,13 “tüm büyük yazarlar gibi bizimle ruhunu paylaşarak”,14 ama hiç de öyle “ellerini şakaklarına koyup, ne kadar acı çekiyorum” pozlarına bürünmeden, gözlerinin içi gülerken yaptığın için, sana minnettarız. Arkadaşımın mesajına gelince, onu çok önemsemedim; çünkü evren eğer senin tasvir ettiğin gibi, “gelecek şeylerin rahmi ve geçmiş şeylerin kabrini içeren bir çuval”15 ise, —ki öyle olduğuna şüphem yok— o çuvalın yıldızlarla dolu bir köşesinde bir yandan yabani yulaf toplayıp bir yandan da hikâyeler yazmaya devam ediyorsundur. Biz de uzaya fırlattığın güzel şeyleri kendi çuvallarımıza doldurmaya…16

* * *

Nicole M. Aschoff; “Ursula K. Le Guin, 1929–2018”. Jacobin’in editörlerinden, toplumbilimci/yazar Nicole M. Aschoff metnini şöyle bitiriyor: “Le Guin’in materyalist tasavvuru ve tutkulu toplum sorgulaması, onun gerçek başyapıtlar yaratmasını, romanı ve —benim için en önemlisi— neyin mümkün olduğuna ilişkin tahayyülümüzü geliştirmesini sağladı.”

* * *

New York Public Library kamusal programlarının direktörü, yazar ve küratör Paul Holdengräber’in Literary Hub için gerçekleştirdiği A Phone Call from Paul podcast dizisinde Ursula K. Le Guin ile konuşuyor. Le Guin’in ölümünden 19 gün önce yayınlanan nefis konuşma yazma hazzı, olgular, gerçeklik, kurgusallık, totaliterlik, şöhret, etkilenme endişesi, mülkiyet ve daha pek çok şey üzerine. Süre: 46:04.

* * *

“We will need writers who can remember freedom.” National Book Foundation’ın —Amerikan edebiyatına yaptığı sıradışı katkıdan dolayı— kendisine verdiği özel madalya töreninde, 19 Kasım 2014 tarihinde yaptığı kabul konuşmasında şöyle diyordu Ursula K. Le Guin: “Kapitalizm içinde yaşıyoruz ve iktidarı kaçınılamaz gibi görünüyor —ama kralların tanrısal hakları da öyle görünüyordu.”

* * *

“Listening to the Unheard Voices”. The Nation dergisinin editörlerinden Zoë Carpenter, Ursula K. Le Guin ile konuşuyor, 2015. Konuşma iklim değişikliği, gelişme/ilerleme benzeri pek çok şeye ilişkin, bunları birbirine bağlayan kavram ise teknoloji.

* * *

“Kendimi Takdim Ederim” [Introducing Myself], Ursula K. Le Guin’in 1980’lerde bir performans metni olarak yazdığı ve rivayete göre birkaç kez de metnin performansını gerçekleştirdiği kısa ve çarpıcı bir deneme: “Kadınlar hayli yeni bir icat… …Doğduğumda ortalıkta aslında sadece erkekler vardı.” Daha sonra, Zihinde Bir Dalga İçinde yayımlandı.

* * *

Hem 1970’lerin İngiltere progressive rock camiasıyla yakın ilişkisiyle hem de avangard besteleriyle tanınan ve 2011 yılında ölen David Bedford ile Ursula K. Le Guin 1985 yılında bir işbirliği yapar: Rigel 9. Le Guin’in sözlerini yazdığı, Bedford’un bestelediği söz konusu işbirliği, ikilinin ifadesiyle bir “radyo operası” ya da “kulaklar için opera”dır. Klasik müzik jargonuyla, aynı tema —uzay yolculuğu— etrafında dönen bir tür şarkı dizisi [Liederkreis] olduğu da söylenebilir. Atlas Obscura’nın, Bedford’un David Bowie’nin Berlin albümlerindeki synthesizer kullanımını kısmen anımsatan müziği için kullandığı “Bowievari” ifadesini biraz esneterek, Bowievari bir uzay operası olduğu söylenebilir. Le Guin söz konusu olduğunda kullanılmasına alıştığımız bir ‘başyapıt’ olmayabilir. Ama üçü de artık aramızda olmayan bu insanların dertlerinin de bu olduğu söylenemez.

1. Ursula Le Guin, “Çocuk ve Gölge”, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, s. 45, Metis, 2015.

2. age, s. 45.

3. Ursula Le Guin, “Çuval Kuramı ve Kurgu”, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, s. 60, Metis, 2015.

4. Ursula Le Guin, “Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?”, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, s. 71, Metis, 2015.

5. Ursula Le Guin, Dümeni Yaratıcılığa Kırmak, s. 127, Hep Kitap, 2017.

6. Ursula K. Le Guin’le Konuşmalar, der.: Carl Freedman, Türkçesi: Burcu Erdoğan, “Ursula K. Le Guin’le Konuşma”, Hélène Escudié söyleşisi, s. 212, Agora Kitaplığı, 2016.

7. Ursula Le Guin, “Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?”, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, s. 32, Metis, 2015.

8. Ursula K. Le Guin’le Konuşmalar, der.: Carl Freedman, Türkçesi: Burcu Erdoğan, “Ursula K. Le Guin’le Bir Konuşma”, Carl Freedman söyleşisi, s. 215, Agora Kitaplığı, 2016.

9. Ursula Le Guin, “Balıkçı Kadının Kızı”, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, s. 129, Metis, 2015.

10. Dümeni Yaratıcılığa Kırmak, s. 28.

11. “Balıkçı Kadının Kızı”, s. 113.

12. Ursula K. Le Guin’le Konuşmalar, der.: Carl Freedman, Türkçesi: Burcu Erdoğan, “Ben Kadın Yazarım, Batılı Bir Yazarım”, William Walsh söyleşisi, s. 115, Agora Kitaplığı, 2016.

13. “Balıkçı Kadının Kızı”, s. 104.

14. “Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?”, s. 70.

15. “Çuval Kuramı ve Kurgu”, s. 64.

16. “Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?”, s. 74.

{fold içindeki imge: Marian Wood Kolisch’in Ursula K. Le Guin portresinden ayrıntı, kaynak: ursulakleguin.com}

Pazar Sekmeleri, Sevince Bayrak, Ursula K. Le Guin