Okumanın Doğası Üzerine

Aslı Çavuşoğlu’nun “Kitap Konusunda Mahrem Düşünceler” metninden hareketle Manifold bünyesinde başlayan düşünce ve metin dizisini, zincirin son halkası olan ve Deniz Cem Önduygu tarafından kaleme alınan “Kitaplarımızı Kimler Görebilir?” başlıklı metinden hareketle türetilmiş fikir ve çıkarımlarla devam ettirmek istedim.

Bu diziye ait metinleri okurken, gözüm kitaplığıma gitti durdu. Merkezi bir tema olarak işlenen kitaplık olgusu, benim de hayatımın merkezindeydi: Kitaplığını evinin hazinesi olarak görenlerdenim. Hazineyi incelediğinizde, bazı fiziksel ayrıntılar kitaplara bakış açımı ele verir: Okuma bitip kapağı kapatılan kitabın ezberde tutulan son sayfası, kıvrılmamış kitap sayfalarının ve hayatımdaki ayraç yokluğunun sebebidir. Kitaplığın en alt rafındaki defterler, kitaplardaki altı çizilmemiş cümlelerin aktarım yeridir.

Kitaplığın içeriği ise beni ele verir: Aslı Çavuşoğlu’nun yazısında zekice belirttiği gibi, bir iç çamaşırı mahremiyetinde olmasa da sahip olduğum kitaplar benimle alakalı çok şey söyler. Raflarda alttan üste doğru gidildikçe, hayatımın örüntüsünü görebilirim. En altta seri katil ve cinayet romanları bulunur. Bunlar ilköğretim dönemindeki Agatha Christie, Jean-Christophe Grangé gibi yazarlara olan takıntımın çıktılarıdır. Onları Edgar Allan Poe gibi korku edebiyatının ustaları izler; bu raf seri katil ve cinayet romanı takıntımın edebi baharata bulanmış hâli gibidir. Ursula K. Le Guin ve Stanisław Lem gibi bilimkurgu ustaları ise en üst rafın bir altındaki yerlerinden cinayet romanlarına ve çoksatanlara mağrurca bakarlar. O dönem sevgili Jeanette Winterson’ın Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın isimli kitabında geçen “Kurgu ve şiir ilaçtır, şifadır. Gerçekliğin hayal gücü üzerinde bıraktığı tahribatı tedavi ederler.” cümlelerinin kitap seçimlerimin merkezine oturduğunu söyleyebilirim.

Bugüne, yani en üst rafa geldiğimde ise “yöntemli bilgi” diye ifade ettiğim kuram kitaplarıyla karşılaşırım. Bunların aslında gençlik okumalarımın arasında yer bulmaya çalıştıklarını, ama sonra ‘vakit geçirmek’ için okunan bazı kitapların arasında yeterince rahat var olamadıkları için kendilerini belli bir olgunluk evresine bıraktıklarını düşünürüm. Sanat felsefesi, feminizm, kent sosyolojisi konulu kitaplar en tepedeki yerlerinde kurum kurum kurulurlar.

Alt raflardaki çoksatanlarla bir solukta okunup bitirilen bazı kurmaca eserlere bakarken hissettiğim naif utancı çözümlemeye çalıştığımda ise Mircea Eliade’nin Mitler, Rüyalar ve Gizemler isimli kitabındaki bir paragrafı aklıma getiririm. Kitaplığın, sahibi hakkında verdiği ipuçlarından, okumanın doğasına nazik bir geçiş yapma niyetiyle, bu paragrafı aşağı iliştiriyorum:

…Çalışmanın dünyevileşmesiyle birlikte gerçek zamana düşüş başlar. İnsan kendisini yalnızca modern toplumlarda Zaman’dan kaçamadığı günlük işinin tutsağı hisseder. İş saatlerinde artık vakit öldüremediği için boş vakitlerinde Zaman’dan kaçmaya çalışır. Dolayısıyla, modern uygarlık tam da bu nedenle inanılmayacak kadar çok oyalanma, vakit öldürme biçimi icat eder.

Eliade aslında bir dinler tarihçisi olmasına rağmen, kitaplara ve okumaya dair söyleyecek çok sözü olan bir filozof. Okumanın zamanı esnetebilen nadir eylemlerden olduğunu, kitap okuyarak geçirilen bir saatin okuru zamanın gündelik akışından nasıl sıyırdığını ve bu eylemin zamansal değerinin aslında bir saatin çok ötesinde olduğunu savunuyor.

Eliade’nin perspektifinden bakınca, okumanın doğasına dair iki farklı bakış açısı edinmek mümkün oluyor:

1. ‘Modern insan’ın acısı, Zaman’dan kaçamaması ve boş vakitlerinde oyalanma ve vakit ‘öldürme’ biçimleri icat etmesi. Benim meşhur alt rafımı dolduran kitaplar da işte bu ‘vakit öldürme’ sınıfına giriyor.

2. Okumak, hoşça vakit geçirmek ya da bir kurmacaya kendini kaptırmak dışında yapıldığında, zamanı esneten bir eylem hâlini alıyor ve insanı değiştirme potansiyelini içinde barındırıyor.

Kitaplık şeması, Gizem Oktay

Peki yaptığımız ayrımı katılaştırmak ne kadar mümkün? Kitaplar arasında bir hiyerarşi kurma seçeneğine sahip miyiz? Çoksatanları piramidin en altına, eleştiri ve kuram kitaplarını da piramidin en üstüne yerleştirme hakkını kendimizde bulabilir miyiz? Kitap okumak kişisel olanı ve tercih alanını gündelik deneyim hâline getiren bu denli sübjektif bir eylem iken, sanırım böyle bir hiyerarşi oluşturmak alçakgönüllü bir hareket olmayacaktır.

Alçakgönüllü olabilecek tek hareket, bana göre yine Jeanette Winterson’ın bir alıntısından geliyor: “Edebiyat eserlerine yalnızca ön kapıdan girilebilir.” Edebiyat eserlerinin ön kapısından girebilecek alçakgönüllülüğü barındırdığımız sürece okumanın nesnesi, kendinden öte bir potansiyel barındırma ve zamanı bükebilme yetisine sahip olacaktır. Kitaplıklar da bükülecek zamanın kaideleri olarak, bizler hakkında sırlar barındırmaya devam edecektir.

{Fold içindeki imge: Gizem Oktay}

Gizem Oktay, kitap, okumak