Buluşmaya Doğru
Üniversite eğitimi ve akademi, bugün mesleki formasyonun ötesinde, entelektüel gelişimin ve toplumsal ilerlemenin lokomotifi konumunda. Birbirinden farklı alanlarda yeni araştırma, buluş ve inovasyonu doğurup içinden çıktığı topluma ve insanlığa armağan ediyor. Buna rağmen, akademik özerklik ve ifade özgürlüğüyle ilgili sorunları demokrasinin görece işlediği ülkelerde dahi görüyoruz. Aslında akademik özgürlüklerin ve modern üniversitenin ancak iki yüz yıllık bir tarihi var. Bu metinde, Almanya merkezli Wilhelm von Humboldt’un eğitim reformundan yola çıkarak tarihi bir perspektif sunmaya çalışacağım.
Bugün de hâlâ öğretime devam eden dünyanın en eski üniversiteleri çoğunlukla kıta Avrupa’sından ve Büyük Britanya’dan. Bolonya, Oxford, Cambridge, Heidelberg ve diğerleri. Kuruluşları 11–14. yüzyıl arasına dayanıyor. Hatta, medrese sistemiyle ilişkili oldukları için Avrupa’dakilerden biraz farklı olsalar da İslam dünyasında Karaviyyin (Fas), Zeytune (Tunus) ve Ezher (Mısır) üniversitelerinin daha da eski bir tarihi var. İslam dünyasını ve antik dönemde Mısır, Roma, Çin gibi farklı coğrafyalardaki yükseköğretim kurumlarını üniversite olarak kabul etmeyip üniversitenin doğuşunu Avrupa’daki bu kurumlardan başlatsak dahi, bunların o yıllarda bugünkü anlamıyla bilim ve araştırma yapılan yerler olduğunu söylemek çok güç. Genellikle teoloji, hukuk ve tıp fakülteleri olan, bulundukları ülkenin ve bölgenin kralları ile aristokrat aileleri tarafından desteklenen, pek de bağımsız olmayan okullardı bunlar.
Wilhelm ve Alexander von Humboldt, 1767 ve 1769’da dünyaya gelmiş Prusyalı aristokrat bir ailenin çocukları. Babaları Prusya ordusunda general, anneleri Huguenot kökenli bir kadın. Huguenotlar, Kalvinist Protestanlar ve baskılar yüzünden Fransa’dan kaçan önemli bir topluluk. Brandenburg’da Prusya tarafından kabul edilmişler. İki kardeş de hiç örgün eğitim görmemiş, özel öğretmenlerle liberal bir eğitim almışlar. Her ne kadar doğabilimci ve kâşif olan Alexander von Humboldt’un coğrafyaya katkıları daha çok bilinse de Wilhelm von Humboldt eğitim reformuyla sadece Almanya ve kıta Avrupa’sını değil, Birleşik Krallık ve ABD’deki üniversiteleri de etkiledi. Yine ilginç bir ayrıntı: Wilhelm von Humboldt, Frankfurt an der Oder ve Göttingen’de dersler almasına rağmen, üniversite eğitimini tamamlamamıştı; yani diplomasızdı.
Prusya modeli sadece kıta Avrupa’sını değil, Atlantik’in ötesini de bir bilimsel çekim merkezi olarak etkilemeye başlamıştı. 19. yüzyılda doktora eğitimi için Prusya’ya on binden fazla Amerikalı araştırmacı geldi. O zamanlar Amerika’daki üniversitelerin çoğunda doktora programı dahi yoktu. Üniversite eğitimi, araştırmadan çok var olan bilginin aktarılması üzerine kuruluydu. Bu araştırmacıların Prusya üniversitelerinde aradıkları ve sonrasında Amerikan üniversitelerine de ilham olan iki temel ilke, bilimsel özgürlük ve öğretimle araştırmanın birliğiydi.
Bilimsel özgürlükten kasıt çokkatmanlı. 19. yüzyıldan önce, üniversiteyi himaye eden otoritenin, istediği profesörü işe alma ve işten atma konusunda o fakültenin ya da o disiplinde çalışan diğer hocaların tavsiyesini almadan söz söyleme hakkı vardı. Çoğu zaman, üniversiteyi destekleyen, öğrencilere burs ve kalma yeri sağlayan kilise ve dini cemaatler eğitimin içeriğine de müdahale hakkını kendinde görüyordu. Profesörler yeni araştırma yapma ve sonuçlarını yayımlamaya değil, var olan bilginin yayılması için ders kitapları yazmaya teşvik ediliyordu. Hatta “araştırma” kelimesinden daha çok keşif, buluş ve iyileştirme gibi terimler kullanılıyordu.
Napoléon savaşlarındaki yenilginin ardından Prusya nelerin yanlış olduğunu anlamak ve ahlaki bir yenilenme başlatmak için bir dizi reform başlattı. Eğitim de bunlardan biriydi. III. Friedrich Wilhelm, Berlin’de yeni bir üniversite kurmaya karar verdi. O zamanki şansölye Hardenberg, Kamu Eğitimi ve Din İşleri Bölüm Direktörü olarak Wilhelm von Humboldt’u göreve getirdi ve eğitim reformu büyük ölçüde bu iki aklın ürünüydü. Humboldt eğitim reformundan çok daha önce yazdığı “Devletin Etkinliğinin Sınırlarını Belirleme Denemesine Dair Düşünceler” [Ideen zu einem Versuch, die Grenzen der Wirksamkeit des Staats zu bestimmen] başlıklı makalesinde, insanın gerçek ve asıl motivasyonunun kendini gerçekleştirme olduğunu ve bunun için özgürlüğün birincil, vazgeçilmez bir koşul olduğunu yazmıştı. İnsanlar kendini gerçekleştirmek için çaba gösterdikçe kendilerine özgü yetkinlik ve beceriler geliştirecek, toplum da bundan fayda sağlayacaktır. Bu nedenle, insanın arzularına ve yetkinliklerine müdahale eden herhangi bir devlet kaybeden tarafta yer alacak ve o devletin vatandaşları tebaaya (Untertanen) indirgenecektir. Her ne kadar buna riayet etmeyen ve daha baskıcı bir tutum izleyen devletler var olsa da bu fikrin bugün için de makul ve geçerli olduğunu not etmekte fayda var.
1809’da Humboldt göreve gelince bir ekip kurdu ve ilk, orta ve yükseköğretimde eğitim reformuyla ilgili bir konsept belgesi hazırladı. Konumu bakanlığın altında olduğundan ve önerdiği planın uygulanması bürokrasiye takıldığından bu görevinden kısa sürede istifa etti. Ancak önerileri büyük ölçüde uygulamaya koyuldu: ilköğretimin zorunlu hâle getirilmesi, ortaöğretimdeki öğretmenlerin yeterliliklerini ölçmek için zorunlu devlet sınavı uygulanması, ortaöğretim müfredatı, ortaöğretim sonunda öğrencilere “Abitur” denen sınavın getirilmesi. Bunların yanında Humboldt çok sayıda prestijli araştırmacı ve profesörü de Berlin’de kurulan yeni üniversitede çalışmaya ikna etti ve atadı.
Üniversitenin fonksiyonuna ve Humboldt yükseköğretim modeline biraz daha yakından bakalım. Yükseköğretim temelde, öğrencilerin kendine güvenen bireyler ve dünya vatandaşları olarak kendilerini gerçekleştirmesini amaçlar ve bunun için gerekli olan kapsamlı eğitimi (Bildung) sunar. Amaç, devletin ya da toplumun ihtiyaçlarını karşılamak değil; istihdam sağlamak, meslek edindirmek de değil.
Kısaca bugün güncel pratikten bahsedecek olursak, başka ülkelerde üniversite bölümü olan birçok “meslek”, Alman sisteminde üniversitede değil, o meslek grupları ve devlet tarafından standardı belirlenmiş bir meslek eğitimiyle (Ausbildung) öğrenilir. Uygulamalı meslek okulları (Hochschule), bulundukları şehrin yakınındaki işkolları ve şirketlerin ihtiyaçlarına göre müfredatlarını düzenler ve istihdam odaklı bir eğitim verir. Maalesef hızla gelişen teknoloji, neoliberal üniversite modeli ve 2000’lerden bu yana AB’nin Bolonya Süreci’nde eğitim sisteminde yapılan değişiklikler üniversiteleri de Humboldt sisteminden hayli uzaklaştırdı.
Humboldt yükseköğretim sistemini Fransız sistemine alternatif olarak konumlandırmıştı. Fransa’da farklı akademik disiplinlerde uzmanlaşmış Grandes Écoles’ler vardı. Humboldt eğitimle özgür bir birey şahsiyeti oluşturmayı amaçlarken, Fransız ekolü esprit de corps geliştirmeye öncelik veriyordu. Yine benzer şekilde, geleneksel olarak Fransız üniversiteleri daha katı bir müfredata sahipken, Humboldt sisteminde öğrencinin sadece dinleyici değil aktif bir katılımcı olduğu, daha küçük gruplar arasında gerçekleşen seminerler önem kazanıyordu. Bu tür seminerler bir makale ya da bilimsel fikir hakkında eleştirel tartışma yürütmek ve bilimsel bakış açısı kazanmak için oldukça önemli; Alman üniversitelerinde bugün hâlâ lisans ve yüksek lisans derslerinin bir kısmı seminerlerden oluşuyor. Hatta geçtiğimiz yüzyılda Fransız üniversiteleri de kıta Avrupa’sı dışında Cambridge, Oxford, Johns Hopkins ve Chicago gibi prestijli üniversiteler de seminer kültürünü benimsedi. Öyle ki 1885’te kurulan Stanford Üniversitesi’nin mottosu bile (“Die Luft der Freiheit weht”) Humboldt reformundan esinlenmiştir.
Özgürlüklere gelecek olursak, Humboldt sisteminde hukuk ve tıp gibi müfredatının düzenlenmesi gerekli alanlar dışında öğrenciler istedikleri dersi seçmekte, kendi kişisel gelişimlerine ve kariyer planlarına göre müfredat oluşturmakta özgürdür (öğrenme özgürlüğü). Yine benzer şekilde, başka üniversiteleri ziyaret etmek ve istedikleri dersleri oradan almakta da özgürdürler. Diğer bir yön ise öğretme özgürlüğü. Bir profesör, uzmanlığı olan alanda hangi konuda ders vereceğini ve o müfredatın içeriğini özgürce belirleyebilir (Lehrfreiheit). Eğitim sisteminde öğretme ile araştırma bir aradadır. Bu birlikteliğin yani üniversitenin okuldan farkı, bilim ve akademinin henüz çözülmemiş problemlere yoğunlaşması ve onları çözmek için araştırma yapmasıdır.
“Bilim ve öğretim özgürdür” [“Die Wissenschaft und ihre Lehre ist frei”] ifadesi, 1848’de Frankfurt Paulskirche’de kabul edilen ve ilk Alman anayasasının (Paulskirchenverfassung) temelini oluşturan temel haklar kataloğunun 152. paragrafında yer almıştı. Bu anayasa hiçbir zaman tam olarak yürürlüğe giremese de, ileride Weimar Anayasası’nı ve bugünkü Alman Anayasası’nı (Grundgesetz) derinden etkiledi. Max Weber’in düşünceleri de Humboldt sistemiyle uyumluydu. Ünlü bir konuşmasında, kürsüde politikanın yeri olmadığı düşüncesiyle aslında öğretim üyesinin dersteki tarafsızlığını vurguluyordu. Weber’e göre bir profesör, öğrencilerin karşı çıkamayacağı bir ortamda kendi siyasi görüşlerini dayatmamalıydı. Elbette, Üçüncü Reich yıllarında (1933–1945) Alman akademisi bu özgürlüklerden büyük ölçüde uzaklaştı. Bunun çarpıcı bir örneği, Martin Heidegger’in 1933’te Freiburg Üniversitesi rektörlüğünü üstlenirken yaptığı konuşmaydı. Heidegger bu konuşmada, o zamana kadar çok övülen akademik özgürlüğün “sahte” olduğunu, yalnızca olumsuzlayıcı bir anlam taşıdığını ve artık Alman üniversitesinden kovulması gerektiğini açıkça ilan etmişti. Savaş sonrası Karl Jaspers, Gerhard Ritter ve Werner Richter gibi önemli isimler Alman üniversitelerinin yeniden yapılandırılmasında rol aldı ve Humboldt geleneğindeki araştırma özgürlüğü ve hakikat arayışı ilkelerini savaş sonrası koşullara uyarladı.
Şimdi de bugünün güncel sorunlarından birine değinelim. İdealler ile yaşadığımız dünya arasında derin bir uçurum var. Teoride, Weber’in kürsüde politika olmaması gerektiği yönündeki düşüncesine kimse itiraz etmez sanıyorum. Ancak Weber bile değerlerden tamamen arınmış bir bilim insanı tahayyül etmiyordu. Onun savunduğu, kişisel kanaatler ile bilimsel analiz arasındaki ayrımı koruma disipliniydi. Pratikte ise bu ayrımı sürdürmek kolay değil. Bilimsel araştırma ve öğretim her ne kadar kendi içinde akademik dürüstlük ve etik ilkelere göre yapılsa da kimse çocukluğundan bu yana ailesinden, çevresinden ve kişisel deneyimleriyle edindiği değerleri sanki kıyafet değiştirir gibi işe başlarken çıkarıp bunlardan arınmıyor. Elbette, değerlerden tamamen arınamamış olmak, bir toplumsal grubun ya da siyasi pozisyonun sözcülüğünü yapmayı meşrulaştırmaz. Bilim insanının kendi değerlerinin farkında olması başka şeydir, o değerlere bağımlı hâle gelerek araştırmasını ve öğretimini onların hizmetine sunması bambaşka.
Değerler ve tarafsızlık meselesi bir yana, bir de özgürlüğün kendisi var. Akademik özgürlük gerçekten Humboldt sistemindeki öğrenme ve öğretme özgürlüğüne indirgenebilir mi?
Profesörlerin kadrolu [tenure] pozisyonlarının olması, bilimsel programlarına ve öğretim içeriklerine karışılmaması önemli bir başlangıç noktası. Ancak bir profesörün yanında, alanında danışmanlık ve bir nevi proje yöneticiliği yaptığı, doktora öğrencileri ve doktora sonrası araştırmacılardan oluşan bir araştırma ekibi var. Bilimin bugün geldiği noktayı düşününce, birçok disiplinde yeni fikirler kişisel dâhiliklerden değil, disiplinler arası, ulusal ve uluslararası araştırma gruplarının işbirliğinden ortaya çıkıyor. Birçok ülkede de hem bu araştırmacıların burs ve maaşları hem de araştırmanın gerektirdiği araç gereçler ve laboratuvar ekipmanı için gereken para, devlet destekli araştırma programları ve kısmen endüstriden gelen fonlarla sağlanıyor. Buradan bakınca, bugünün üniversitesi ile skolastik dönemdeki üniversite arasında rahatsız edici bir benzerlik göze çarpıyor: Kilisenin üniversiteye doğrudan müdahalesi, yerini daha dolaylı ama etkili bir mekanizmaya bırakmış. Devletler ve özel sektör neyin araştırılacağını fon kanalıyla yönlendiriyor. Bilgisayar bilimlerinden bir örnek vermek gerekirse: Bugün bir araştırma grubu kurmak için teorik bilgisayar bilimleri ya da yapay zekânın derin öğrenme dışında bir alt dalında yazılan proje önerisinin, büyük dil modelleri gibi revaçta olan bir konuya kıyasla fon alma şansı çok düşük. Bu durum da araştırmacıları kendi entelektüel meraklarından çok piyasada karşılık bulacak konularda araştırma yapmaya itiyor. Araştırmanın değerini piyasa karşılığıyla ölçen neoliberal üniversite modeli Humboldt sisteminin temellerini derinden aşındırıyor.
Bu bağımlılık maalesef her zaman istihdam odaklı faydacı bir bağımlılık da değil; salt ideolojik boyutu da var. Bunu en net örneğini ABD’de, Donald Trump yönetiminin üniversitelere açtığı savaşta görüyoruz. Harvard, Columbia ve Penn başta olmak üzere elit üniversitelere giden milyarlarca dolarlık araştırma fonu kesildi. Bu hamlenin ardında, söz konusu üniversitelerde İsrail’in Gazze’deki eylemlerine karşı yükselen sesleri antisemitizm olarak nitelendirmek, farklı sosyokültürel geçmişlere sahip bireylere yönelik kapsayıcılık süreçlerini (Diversity, Equity, Inclusion, DEI) woke olarak damgalamak ve politik popülizm var. Tabii bu tür savaşlar ABD’yle sınırlı değil; Avrupa’da da örnekleri mevcut. Kanunlarla tanımlanmış bir suç kapsamına girmese bile sosyal medya paylaşımları yüzünden işten atılan araştırmacılar var. Türkiye’de ise durum çok daha ağır: Neredeyse her üniversiteden örnekler vermek mümkün ancak en belirgin olanı Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlar. Siyasi iktidarla uyumlu konumlanmak araştırma fonlarını garantilerken, eleştirel tarafta olmak profesörlerin vermek istediği derslerin engellenmesine, kadrolarının iptal edilmesine ve çeşitli mobbing türlerinin ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu örnekler arasında derece farkı olsa da ortak bir yön var: Politika kürsüde; sınıfın içinde değil. Dışarıda. Ve bir kılıç gibi akademisyenin nerede ve nasıl durması gerektiğini dikte ediyor. Bu durumda akademik özgürlükten bahsetmek mümkün mü?
Humboldt, insanın asıl motivasyonunun kendini gerçekleştirme olduğunu ve bunun için özgürlüğün vazgeçilmez olduğunu yazmıştı. Bu ilke bugün de geçerliliğini koruyor. Akademik özgürlük ise sadece bir profesörün hangi dersi vereceğini seçmesi ya da bir öğrencinin müfredatını kendi oluşturması meselesi değil; bir toplumun hakikate nasıl ulaşmak istediğinin ifadesi. Araştırmanın ve yükseköğretimin belli bir ölçüde güncel sorunlarla, üretimle, politikayla ilişkisi olacaktır ancak onu piyasaya, siyasi rüzgârlara ya da popülist gündemlere teslim etmek, yalnızca üniversiteyi değil, o toplumun kendini anlama ve yenileme kapasitesini harcamak demek.
Kaynakça
Johan Östling, Humboldt and the Modern German University: An Intellectual History (Lund: Lund University Press, 2018).
Steven Muller, “Wilhelm von Humboldt and the University in the United States”, Johns Hopkins APL Technical Digest 6(3) (1985): 253–256.
Jan C. Bongaerts, “The Humboldtian Model of Higher Education and Its Significance for the European University on Responsible Consumption and Production”, BHM Berg- und Hüttenmännische Monatshefte 167(10) (2022): 500–507.
Alice Speri, “Global academic freedom group warns Trump is dismantling US higher education”, The Guardian, 01.10.2025.
Emma Green, “Inside the Trump Administration’s Assault on Higher Education”, The New Yorker, 13.10.2025.
Matt Fitzpatrick, “As the war in Gaza continues, Germany’s unstinting defence of Israel has unleashed a culture war that has just reached Australia”, The Conversation, 13.02.2024.
Scholars at Risk, Free to Think Report of the Scholars at Risk Academic Freedom Monitoring Project, 2024 ve 2025 yılı raporları.
Katrin Kinzelbach, Staffan I. Lindberg, Lars Lott ve Angelo Vito Panaro, Academic Freedom Index 2025 Update, FAU Erlangen-Nürnberg ve V-Dem Institute.
akademi, akademik özgürlük, Alexander von Humboldt, çalışma, eğitim, iş, meslek, Ömer Sümer, üniversite, Wilhelm von Humboldt