fotoğraf: Nick Harris (CC BY-ND 2.0)

Lost Fun Zone
90’lar ve 2000’ler
Müzik Alt Kültürünün
İzinde İstanbul

Bu metni yazarken bir yandan eski bir çalma listemi dinliyorum. Karışık bir kaset diyebiliriz ama çok karışık bir tanesi. O kasetteki bir şarkıda Kesmeşeker’den Cenk Taner şöyle söylüyor:

“Dünya da bir şehir / Şehir ki ne şehir / Londra, Paris, Roma / Bu çok farklı bir maya… / Ne Doğu’da ne Batı’da / Ben Asya’dayken / Sen Avrupa’da / Bırakıp gitmemi isteme benden, istesem de gidemem / Sevdim bir kere! / Yaşamaya devam / İstanbul, İstanbul neler oldu / İstanbul, İstanbul neler gördü / Her yerden, her şeyden, herkesten bir parça / İstanbul, İstanbul her şey ortada.”1

Gerçekten de böyle bir yer İstanbul; her yerden, her şeyden, herkesten bir parça var. Kimisi buna “karmaşa” der, ben ise “Bir kentin en temel özelliği” diyorum. Her yerden, her şeyden, herkesten bir parça var ve herkes kendine ait bir yer bulabiliyor bir şekilde. Bu metinde, bu kente belli bir parçasından bakalım istiyorum. 90’lar ve 2000’lerin başında, kimisi yeni yeni yayılan, kimisi de kendi yolunu bulmuş alt kültürlere ve o zamanın İstanbul’una biraz yakından bakmak amacım. Sahi İstanbul, neler gördün?

Nereden başlasam, nasıl anlatsam? Kaç kişiydiler o zaman? Kaç kişi kaldı şimdi? “Eski metalcilerden, rock’cılardan ya da punk’cılardan kaç kişi kaldı bugün?” gibi klişe bir soruyla başlamak değil amacım ama yine de: Gerçekten nereden başlasam? Ülkede bu tür müzikleri üreten, dinleyen, bunlara emek veren ve üzerlerine düşünen kaç kişi var? Yaşamadığım günlerin nostaljisi değil bu; sevdiğim ve üzerine düşündüğüm müzik alt kültürlerine, müzisyenlere, albümlere, bizi büyütmüş müziklere, kısacası İstanbul’un sesine bir selam vermek istiyorum. Hakkında çok yazılıp çizilmiş bir meseleye bir de buradan bakalım. Buyrun.

Rock müziğin tarihi ülkemizin sınırlarına bu bahsettiğim dönemden çok önce girmişti. 60’ların başında dünyadaki rock ‘n’ roll rüzgârından biz de nasibimizi aldık. Cover’lar, uyarlamalar derken rock müzikle tanıştık. Hatta punk’la da bu dönemlerde tanışmışız. Türkiye’de punk müziğin babası olarak bilinen Tünay Akdeniz ve onun kurduğu Grup Çığrışım’ın yayınladığı işler 70’lerin ikinci yarısından itibaren punk’ın ayak seslerini de müzik sahnemize, teyplerimize getirmişti. Ama bu metinde bahsedeceğim dönem, hem üretim hem de tüketim açısından tüm bu müzik türlerinin müzik tarihimizde en yoğunlaştığı ve gençlikle buluşmasıyla bir alt kültür oluşturduğu yılları kapsıyor.

Öte yandan, metal müzik de 80’li yılların sonlarında ilk ayak seslerini işittiğimiz, ilk örneklerini duyduğumuz bir janr olarak sınırlarımıza giriş yapmıştı. Ülkemizde metal müziğin öncülerinden Kronik, Akbaba, Pentagram ve Objektif gibi gruplar konserlerine ve müzikal üretimlerine bu yıllarda başladı. Müzik, bu tarihlere gelene kadarki hâline kıyasla daha çok üretilecek, daha çok tüketilecek, hatta marjinalleşecekti.

Alt Kültür Nedir?

Müzik alt kültürlerinin kendini var ettiği mekâna, kente ve yıllara bakmadan önce alt kültürü tanımlamakla başlayalım.

Alt kültür var olan sisteme, topluma hâkim ideolojinin belirlediği normlara ve egemen sınıfın kültürüne karşı olan kültür tipidir. Alt kültürler her zaman resmi ideolojinin baskı kurumları ve toplumun psikolojik ve sembolik şiddetiyle karşı karşıya yaşar. Her biri kendi eleştirisiyle beraber doğar, sosyal olarak genişler ve en sonunda eleştirdiği sistemin hâkimiyet mekanizmaları aracılığıyla sisteme eklemlenerek “norm dışı” olma özelliğini kaybeder. Aslında aradıkları, toplumun onları “normal” olarak kabul etmesi değil, kendi içlerinde birliktelik sağlayıp karşıtlıklarını korumaktır. Bu sosyal yapılar bilimsel olarak ilk kez, Birmingham’da kurulan Centre for Contemporary Cultural Studies bünyesinde çalışan araştırmacılar tarafından konu edinilip tanımlanmıştır. Bu araştırma sonucunda ortaya çıkan alt kültürler arasında müzik temelinde kayda değer oranda gelişmiş olanları bulunur. İngiltere’de ortaya çıkmış, müzik temelinde gelişen ilk alt kültür olan Mods gibi, sonrasında pek çok müzik temelli alt kültür oluşmuştur. Ama müzikle beraber gelişen alt kültürlerden hiçbiri tek boyutlu değildir; her biri kendi düşünce dünyasına uygun sosyal ve siyasal arayışlar barındırır.

Örneğin 70’lerde yine İngiltere’de doğan punk, determinizme karşı koyan bir harekettir. Her alanda, moda olan tüm değerlere karşı çıkarak anti anlayışını geliştirmişlerdir (Anti-ırkçılık, anti-konformizm). Kendilerini “karşı” olarak tanımlayarak, karşı oldukları tüm değerlerin yerine kendi estetik anlayışları doğrultusunda yenilerini koymuşlardır.2 Aynı üretim ve yaratım süreçleri, farklı zamanlarda ve farklı yerlerde ortaya çıkan rock ve metal alt kültürleri için de geçerlidir. Tüm bu alt kültürler kendi kültürel pratiklerini, üretimlerini ve tüketimlerini rahatça gerçekleştirebildikleri mekânlar yaratmıştır. Mekân bu gruplar için gelişme, paylaşma ve kendini ifade etme alanıdır. Fransız sosyolog Henri Léfevbre’e göre sosyal ve mekânsal olan birbiriyle bağlantılıdır ve aralarındaki bu bağlantı nedensel doğadadır.3 Bu bağlamda, sosyal yaratımların en önemlilerinden olan kimlik ve kültür arasında varlık gösteren ilişkide mekân önemli bir elementtir. Kültürler ve kimlikler kendi düşünce dünyalarına ve buna paralel gelişen kültürel pratiklerine uygun mekânlar seçer; yani kendileri için özel alanlar yaratmış olurlar. 

Dönemin politik evreninde kendini ifade edemeyen, toplumsal baskıya maruz kalan, özellikle İngiltere ve Amerika’da gelişen gençlik alt kültürlerini ithal ederek rock, metal, punk müzik temelinde sosyal birliktelik oluşturan bu gruplar için İstanbul’un kent mekânı ve burada kurguladıkları yeni mekânlar, onları dış dünyadan ayıran ve kendi içlerinde birleştiren özel alanlardı. İstanbul’da rock-metal-punk müzik dinleyen gençlerin konfor alanı olan pasajlar, barlar ve konser salonları, müzik etrafında oluşturdukları sosyal birliktelik için bir ambiyans yaratıyordu. Fransız sosyolog Michel Maffesoli’nin de ifade ettiği gibi, bu ambiyans yaşam biçimlerini, düşünce tarzlarını, özneler arası ilişkileri uyumlu kılan önemli bir faktördür.4 Bir arada olmak sadece bir eğlence amacı taşımaz; aynı zamanda, aynı mekânda, aynı müziği tüketmek, kimi müzik kültürleri için kendi anti modalarını ortaklaşa oluşturmaya olanak tanır.

Eğlence mekânları statüsü taşıyan barlara baktığımızda, kimi kuşaklar için buraların bir bardan daha fazlası olduğunu görürüz. Örneğin kasetçileri, dövmecileri ve dergi-kitap satan kitapçılarıyla pasajlar bir pasajdan fazlasıdır. Tüm bu özel mekânların bütünü olarak kent mekânı, yani İstanbul’un kendisi, alt kültürlerin sesinin üretildiği ve yankılandığı yere dönüşmüştü. Acid, metal, punk, garage rock ya da blues dinleyenlerin kendine göre bir program bulabileceği yerlerdi buralar; birer buluşma ve paylaşma noktasıydılar. Müziği ve hayatı paylaşma, İstanbul’u paylaşma. Bu noktada, kendini bir müziğe, bir kültüre ait hissetme hissi ile bir kente ait hissetme hissi bir araya gelir.

Peki, bir kente nasıl ait olunur? Bu başka bir metnin sorusu ve konusu elbette, ama kısaca şunu söyleyebiliriz: Bir kentte kendinden parçalar bulduğunda, onun içinde yaşadığını hissettiğinde ona ait hisseder insan. Hâkim kültüre, ana akıma isyan eden ve bundan öte, kendini öteki hisseden alt kültür gençliği, bu ötekiliğe rağmen kendini ifade edecek, anlatacak ve anlayacak, ait hissedecek yerler bulduğu içindi ki, belki şu an bizim olamadığımız kadar buraya aitti.

Ötekilik ve Müzik Alt Kültürleri

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yetişen ikinci kuşak gençlik, metalara kuvvetli bir bağlılık geliştirmişti. Türkiye’de 12 Eylül darbesi sonrasındaki dönemde yayılan liberal politikalarla meta tüketimi önem kazandı. Bu tüketimler ve tüketim üzerinden yapılan tanımlamalar özellikle gençler için önem taşıyordu, çünkü dönemin gençliği kendisinden bir önceki kuşak gibi kendini ifade edecek alan bulamıyordu. 

Ülkede başlatılan depolitizasyon ve apolitizasyon süreçleri, söz konusu gençlik alt kültürlerini çıkaran jenerasyonun kendisinden önceki jenerasyondan farklı tanımlanmasına sebep oldu. Bu dönemde politik ifade alanı olmayan gençler kendilerini ifade etmek, sisteme karşıtlıklarını göstermek için farklı yollar buldu. Rock-metal-punk hareketleri, kökenlerinde egemen olana ve dayatılana isyanı barındırdıkları ve doğdukları ülkelerin siyasi ve sosyal baskılarından ve sorunlarından beslenerek ortaya çıktıkları için Türkiye’nin konjonktürüne de uygundu. Medya yoluyla İngiltere ve Amerika’da çoktan tüketim kültürü tarafından “ürün”e dönüştürülmüş hâliyle alt kültürler, Türkiye tarafından söz konusu uyum sebebiyle tanınmış ve ithal edilmiş oldu. 

Yeni Sosyal Hareket Olarak Müzik Alt Kültürleri 

Böylesi sosyopolitik koşullarda yeşeren gençlik ve müzik alt kültürlerini (hem dünyadaki hem de Türkiye’deki örneklerini) birer kültürel oluşum olmanın yanı sıra Yeni Sosyal Hareket [Nouveaux Mouvements Sociaux] örneği olarak da niteleyebiliriz. Sosyal hareket, bir ideali savunmak amacıyla birlikte hareket etmek demektir. Sosyolojik olarak bu şekilde tanımlanan bu hareketler, 1968 sonrasında organizasyonel olarak dönüşüme uğramış ve literatürde “yeni sosyal hareketler” olarak tanımlanmıştır. Yeni sosyal hareketleri basitçe sosyal hareketlerden ayıran en önemli özellik partiler ve sendikalar sayesinde değil, kimlikler ve bu kimliklerin sorunları temelinde gelişip farklı biçimlerde organize olmalarıdır. Siyaset yapmayı klasik formlardan soyutlayan yeni sosyal hareketler gençlerin siyasal katılımının artışında ve gençlik hareketlerinin ortaya çıkışında önemli rol oynamıştır. Bu nedenle, 70’lerin ikinci yarısında ortaya çıkan punk hareketi, bir alt kültür olmanın yanında bir “hareket” olarak tanımlanmıştır.

Diğer taraftan, Türkiye’nin içinde yaşadığı siyasal atmosfer dolayısıyla gençlik grupları da alt kültürel ve yeni sosyal hareketlere dair özellikler taşımaktaydı; ancak politika ve estetik dünyasını özgünce kurgulayan bir sosyal birliktelik oluşturmuyorlardı. Bu metne konu olan İstanbul özelinde, Türkiye’de gelişen bu sentez, kendi içinde egemen bir ideolojiye sahip değildi ve dünyadaki örneklerinde olduğu gibi, belirli ideolojilerle birebir bir ilişki içinde bulunmuyordu. Farklı farklı müzik türlerinin dinleyicisi gençler kendilerine ait siyasi bir söylem oluşturmadı ama egemen ideoloji çevresinde de gelişim göstermedi. Aslında hâkim ideolojiye, tüketim kültürüne muhafilikleri bazı söylemlerinde mikro düzeyde görülebilse de, hâkimiyet mekanizmaları ve apolitizasyon süreçleri hakkında söylem geliştirememişlerdi. 

Bu sentezi, yani bahsettiğimiz alt kültür grubunu oluşturan kuşak, 80’lerin sonlarında gelen özgürlükler çerçevesinde hayat atılmış ve tüketim kültürüne angaje olmuş, sıklıkla beyaz Türk burjuva çocuklarından oluşuyordu. Bazılarının bireysel olarak dahi politik bir düşünce geliştirme amacı yoktu; sosyal birlikteliklerinin temeli müzikti. Ancak günümüz dünyasında bireyleri toplumsallaşma sürecinde kuşatan üçlü çember (aile-sokak-devlet) alt kültür gruplarına ait gençlerin kültürel pratiklerine karşı da genellikle baskıcı bir yaklaşım gösteriyordu. İstanbul’da şehrin belli bölgelerinin bu kültürlere yaşam alanı olması bu toplumsal baskıdan ileri geliyordu.

Müzik Alt Kültürlerinin Modası: Brikolaj

Andrew Kopkind’e göre, tecrit edilmiş dünyalar kendilerine ait üsluplarını ve üretimlerini yaratır. Buna binaen, bir üretim merkezi olarak Akmar’ı alan, sözünü ettiğim alt kültür grupları da nesneleri bağlamının dışında kullanmakla tanımlanan brikolaj tekniğiyle özgün üretimlerini ortaya koymuştu. İngiltere ve Amerika’da ömrünü dolduran alt kültür hareketlerinin üretimleri, medya aracılığıyla ülkemize ulaştığı ölçüde, İstanbul’daki gruplar arasında yayılmıştı. Batılı örneklerde kullanılan zincirler, metaller, iğneler ve benzeri aksesuarlar İstanbul’daki gençlerin de giyimlerine ve hayatlarına eklemlenmişti. Deri bileklikler, zincirler, tişörtler ve türevleri Akmar’da, Bakırköy’deki pasajlarda ve Beyoğlu’ndaki mekânlarda amatörce üretilmişti. Birkaç yıl sonrasında, alt kültür ömrünü doldurduğunda ise bu ürünler konfeksiyon mağazalarında satılmaya başlanacaktı. Tabii, alt kültür gruplarının kültürel üretimlerinin en önemli örneklerinden biri de fanzinlerdir: Rock-metal grupları ile amatör gruplarla ilgili haberler ve röportajların yer aldığı üretimler. Bunları da birer brikolaj örneği saymak mümkün.

Herkesten Bir Parça: İstanbul 

Yukarıdaki sosyopolitik tariflemeler, günün sonunda bir genç jenerasyonun müziği, hayatı ve kenti yaşamasına işaret ediyor. Bu tarif İstanbul’un farklı köşelerine atılan sosyal bilimsel bir bakış sadece. O yılların gençlerinin hafızasında, anılarında, hayatlarında izi olan mekânlar, birlikte ürettikleri, dinledikleri müzik, eğlence hayatı, bizden çok önce İstanbul’un kent hafızasının katmanlarında yerini almış. Elbette dönemin mekânlarını benden iyi sayacak olanlar vardır. Oralarda yaşayanlar, çalışanlar ve müzik yapanlar hâlâ burada ve umarım bu metni de okuyorlar.

Kentin başka başka köşelerinde bir sürü alt kültüre ait mekân vardı. Kadıköy’de Karga, Akmar ve dahası, Ortaköy’de Flatline, Bakırköy’de pasajlar, kasetçiler ve tabii bütün kalabalığıyla Beyoğlu dünyası. Kemancı, Mojo, Hayal Kahvesi, Roxy ve Cambaz (Unuttuklarım beni affetsin). Sosyolojisine bakış attığımız, her şeyin tanığı mekânların ise şu anda sadece birkaçı hayatta. İstanbul herkesten ve her şeyden aldığı parçaları kaybetmiş durumda ya da sonsuz hafızasına saklıyor. İşte, biz de arada sırada bu hafızaya bir bakıyoruz. Bu bakışımda, o günleri yaşayanların arşivleri ve yazıp çizdikleri yol gösterici oldu. Bazıları maalesef sıradan bir nostaljik ağıtken, bazıları da o günleri yaşamış insanların tanıklıklarından oluşuyor. Bunları bizlerle paylaşmaları değerli.

Özellikle son dönemde Murat Beşer’in Beatsommelier’de yayımlanan “Eski Beyoğlu Mekanları” adlı yazı dizisini5 ilgiyle takip ediyorum. Birkaç yıl önce kitap olarak yayımlanan Türkiye’de Ağır Müziğin Geçmişi de o günlere ve “ağır müziğe” dair önemli bir arşiv. Bununla birlikte (belki de söz konusu dönemin en bilinen mekânı) Kemancı Rock Bar üzerine yapılan işler, belgeseller var; mekânın hafızası adına değerli bir çevrimiçi arşivi niteliği taşıyan Kemancı Rock Bar’ın Instagram sayfasının yanı sıra.

İstanbul’un sakladığı seslere biraz baktıktan sonra yine başladığım şarkıyla bitiriyorum: “Bırakıp gitmemi isteme benden, istesem de gidemem / Sevdim bir kere! / Yaşamaya devam / İstanbul, İstanbul her şey ortada.” 

1. Kesmeşeker’in “İstanbul İstanbul” parçasından.

2. Paola Desfourneaux, “La soi disant à subjectivation prônée par l’émergence du mouvement punk”, La Clinique Lacanienne 18 (2010/2).

3. Henri Lefebvre, La production de l’espace (Paris: Éditions Economica, 2000).

4. Michel Maffesoli, La transfiguration du politique (Paris: Éditions Grasset, 1992).

5. Murat Başer’in “Eski Beyoğlu Mekanları” adlı yazı dizisine erişmek için buraya tıklayın.

altkültür, Aybüke Ebinç, brikolaj, İstanbul, kent, metal müzik, müzik, punk, rock, şehir