Mimarlık Ne Değildir?

Geçenlerde Ubeyd’le Bulgur Palas’ın bahçesinde oturmuş çay içiyorduk. Önceki gece annesi odaya çağırmış ve yorganları dolabın üstüne koymasını istemiş. Bizim Ubeyd de zor bela koymuş ama yamuk yumuk. Annesi de şöyle demiş: “Sen nasıl mimarsın!” Epey güldük buna.

Benim için bu sorunun cevabı yaşadığım deneyimlerin, kayıpların ve hayal kırıklıklarının içinden çıkıyor. Belki de mimarlığın ne olduğundan çok, ne olmadığı üzerine düşünmek kolayıma geliyor. Çünkü her denediğim yol bana “Bu değil” dedirtti.

İşsizliğin nasıl olacağını çok düşündüm. Mimar olarak işsiz kalmanın bir tür kader gibi üzerime yapıştığını hissettiğim zamanlar oldu. Çalışmayı denedim. Arkadaşlarımla ofis kurdum. Proje bazlı işlere girdim. Bir ofiste 27 saat çalıştım ve çıktım. Bir diğerinde sadece iki gün dayanabildim. Bir mülakatta ise tartışmaya tutuldum, daha ilk görüşmede ipleri kopardım. Türlü türlü yitirişler. Dergilere, yayınevlerine, kitapçılara iş başvurusu için sayısız mail gönderdim. Dönüş alamadım, olumsuz bile. Mail’lerime dönmedi kimse. (Peter Zumthor’un bürosuna mail attığımda aynı gün geri bildirim almıştım. Olumsuz dahi olsa dönüş yapmak önemli sanırım.) Farklı sektörler farklı iş alanları, hepsi…

Almanya’ya gittim yüksek lisans için. Farklı bir yol açılır sandım. Ama şartlar beni geri getirdi. Döndüğümde Yıldız Teknik Üniversitesi’nde başladım yüksek lisansa. Hocalarla anlaşamadım; olmuyordu. Sonra bu kez de İTÜ Mimarlık Tarihi’ne geçtim. Yazılı ve sözlü mülakatı en iyi geçenlerden, hatta belki de en iyi geçen bendim. Ama bana bir dönem bilimsel hazırlık okuma zorunluluğu verdiler, mimarlık lisans mezunu olmama rağmen. Nasıl olabiliyor hakikaten anlamıyorum. O an düşündüm: Gerçekten, mimarlık bu mu? Benim için değildi.

Mimarlık benim için;

böyle bir kapanın içinde sıkışıp kalmak değildi. Zaten akademi bana kapalı bir yer gibi gelirdi. Hocaların kendilerini tekrarlayan cümleleri, eleştirinin eksikliği, tıkanıklık.

çizmek de değil. Evet, kalemin ucunda beliren o çizgiyi seviyorum, koca koca binaları bir parça kâğıda sığdırmak keyifli. Ancak onu kutsadığım anda elimde sadece kâğıt kalıyor. Kutsallaştırmayı sevmiyorum. Onu dokunulmaz yapıyor. Her ne olursa olsun.

yapı üretim işi de değil. Arda [İnceoğlu] Hoca’dan duyduğum bir şeydi bu, kabaca şöyle söylemişti: “Güzel güzel binalar yapmak isteyenler buyursunlar yapsınlar.” Aynen de öyle.

kahramanlık hiç değil. Kendini kurtarıcı gibi gösteren mimarların sözleri bana hep uzak geldi. Kenti dönüştüren, toplumu kurtaran, tarihe damga vuran mimarların hikâyeleri bana hep laf salatası. Çünkü ben kahramanlık yapmadım. Yapamadım. Yapmak da istemiyorum. Ve kimsenin yaptığına da inanmıyorum.

AutoCad, SketchUp, Rhinoceros, Photoshop da değil. Bilgisayar programlarını kullanan becerikli bir robot-insan da değilim. Kullananlara robot-insan demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Ben yaparsam kendimi öyle görürüm ve bunu belirtmezsem de riyakâr hissederim diye söylüyorum.

bir ofiste sabahlamak değil. Eğer buysa, ben yapamıyorum. Çalışanlarının büyük bir inisiyatif alarak sabahlamalarıyla övünen adı sanı bilinen büro sahipleri için sabahlayan biri olamayacağımı anladım. Uykusuz kalmanın güzellemesinin yapılması da bana çok saçma geliyor dürüst olmak gerekirse. Mesele uyku değil burada tabii.

huzur da değil. Mimarlık bana çoğu zaman huzursuzluk veriyor. Rahatsız ediyor, zor sorular sorduruyor, yerleşik kalıpları bozuyor. Ama belki de tam da bu yüzden peşini bırakamıyorum. Çünkü mimarlık bana dinginlik değil, diri bir uyanıklık hâli yaşatıyor. Sürekli birileriyle çatışma yaşamama neden oluyor. Benliğimi diri tutuyor. Belki de bu yüzden, mimarlığın ne olmadığı üzerine düşünmek istedim.

Benim için mimarlık o kadar da önemli bir şey değil. 4 yaşındaki yeğenim Eslem Eylül’ün babasından istediği ve babasının büyük bir ustalıkla yaptığı mobil-evi düşündüm. O evin fotoğraflarına baktığınızda anlayacaksınız: Eğer benden isteseydi asla yapamazdım. Mimarlık her şeyi yapabilmek değilmiş, bunu anladım. Normal bir insan olduğumu anladığımda rahatladım.

Mobil-ev, fotoğraflar: Eslem Eylül 
Bir not: “Mimarlık ne değildir?” sorusuna kalıp bir cevap yazdığımda, o kalıp cevabın dışında kalan her şeyi reddetmiş olacağım. Ve bu sefer de kalan her şeyin “Mimarlık nedir?”in cevabı olabilmesi ihtimali ortaya çıkıyor. Ancak “Mimarlık nedir?” sorusunu da bir kalıba sığdırmanın anlamsız olduğuna inandığım için (Çünkü yine bu sefer de o tanımın haricindeki her şeyi reddetmiş olacak) asıl soruyu yani “Mimarlık ne değildir?”i kendimce birkaç maddeyle sınırlayarak, kendi hayatımdan bana dokunduğu noktalardan yazma ihtiyacı hissettim. Kısacası bu maddeler uzadıkça uzayabilir, kalıp değildir. Kalıp gibi gözükse de o niyetle yazılmamıştır.

mimarlık, tasarım, Tunahan Çelen