Banksy,
“Follow Your Dreams [Cancelled]”,
2010, Essex St, Boston,
fotoğraf: Chris Devers
(CC BY-NC-ND 2.0)
Kapitalizm ve Kaygı: Gerçekliklerin Çarpışması

Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik: Başka Alternatif Yok mu? adlı kitabında kapitalizmin bipolar bir doğası olduğunu, manik yükselişlerin ve sonrasında krizlerle gelen depresif çöküşlerin döngüsünde olduğunu söylüyor. Aynı kitabın başka bir sayfasında ise kapitalizmin sabit kalamayan yapısından şöyle söz ediyor:

‘Gerçekçi olmak’ bir zamanlar yaşanan somut ve sabit gerçekliği kabullenmek anlamına gelmekteydi. Ne ki, kapitalist gerçekçilik, kişinin sınırsızca plastik, her an kendisini yeniden şekillendirmeye muktedir bir gerçekliğe itaat etmesini gerektirir.*

Kapitalizmin ve neoliberal düzenin özünde bipolar, hatta kendi kimliğini ve inşa ettiği kültürleri de gerek gördüğünde sil baştan yapabilecek şizofrenik ve agresif bir yapısı olduğunu ben de kabul ediyorum. İşleme koşulu olarak doğasında “kriz” potansiyelini bulunduran bir piyasa düzeninin sürekli olarak diken üstünde durması ve gerçeklik algımızı bulandırması çok normal. Peki böyle özgüven sorunu yaşayan, bir ayağı sürekli olarak çukurda duran bir babanın çocuklarıyla olan iletişimi nasıl olur?

Eğer kapitalizmi tanımlayan rahatsızlık bipolar bozukluk ise, çocuklarının yani işçilerin, büyük sermaye sahibi olmayanların kaderi kaygı bozukluğudur. Kaygı bozukluğu anksiyete, obsesif-kompulsif bozukluk, panik atak gibi birçok rahatsızlığı içine alan bir küme. Bu küme çağımız insanını en iyi anlatan şeydir. Fiziksel olarak bu rahatsızlıktan mustarip kişilerin durumunu yaşadıkları çağ çerçevesinde düşündüğümüzde ise ortaya tartışılması gereken çok ilginç olgular çıkmaktadır.

Kaygılı Topluluklar ve Kaygı Bozukluğu Yaşayanlar

Öncelikle kapitalizmin yarattığı bireyler üzerindeki duygu durumuna değinelim. Bugün “prekarya” sınıfının artık belirgin bir sınıf olduğu gözlemleniyor. Bu sınıf iş, sağlık ve sigorta güvencesi olmayanlardan başlayarak orta ve üst gelir gruplarına yayılan bir sınıf. Hiçbir güvencesi olmayan bu topluluklar iş yerinde sağlığını kaybetme, her an işsiz ve evsiz kalabilme riski içinde yaşamlarını kaygı ile geçiriyor. Prekaryanın özündeki şey bu; korku. Yarın ne olacağını bilememe endişesi. Üretim koşullarının esnekleşmesi ile bu sınıf gitgide büyüyor. Güvencesizliğin en korkunç hâlini yaşayan kol gücü işçilerinden beyaz yakalılara kadar büyüyerek ilerleyen, her an penceresiz odalarında çalıştıkları plaza şirketlerinin bir kriz ile kapanacağı, küçülmeye gideceği veya devredileceği ihtimaliyle işsiz kalma korkusu yaşayan toplulukların oluşturduğu gitgide genişleyen bir çember. Bu çemberdekiler mevcut güvencesizliklerinden ötürü zaman zaman faşist ve otoriter söylemlerin tuzağına da düşebiliyorlar. Dolayısıyla korkuları sistem tarafından sürekli sömürülen, manipüle edilmesi kolay bir kitle. Bu güvencesizlik ortamında bir çıkış yolu olarak birçok insan hayalperest amaçlar edinebiliyor. Girişimcilik, kendi şirketini kurma, kendi ürününü geliştirme, umut işçiliği, evden çalışarak kendini geçindirebilme ve çokça duyduğumuz dünyayı gezerek laptopu ile çalışan ‘dijital göçebelik’ hikâyeleri. Kapitalizmin bipolar doğasındaki manik yükselişlerden etkilenerek, kendilerini sınıf atlayabileceklerine, değerli bir üretim yaratabileceklerine, kimsenin fark edemediği büyük bir potansiyele sahip olduklarına inandırarak hayalperest eylemlere yöneliyorlar. Bu bireylerin çoğu eylemlerini sadece kısa bir süreliğine devam ettirebiliyor. Etrafımıza baktığımızda birçok başarısız girişimcilik örneği görmemiz de bu yüzden. Kapitalizm bireyleri klişeleşmiş “herkes hak ettiğini alır” söylemine inandırarak kendi gerçekliğini doğallaştırıyor, mümkün olan en iyi sistem olduğunu zayıf noktalarını gizleyerek herkese dayatıyor. Halbuki kapitalizmde her şey dalgalıdır, her an her şey değişebilir, yıkılabilir ve yeniden devreye sokulabilir. Bu dalgalı düzlemde bireylerin bulundukları yerde sabit durabileceğine inanmaya çalışması kaygı verici ve genelde hüsranla biten bir süreçtir.

Kısaca, bugün kaygı bozukluğu sanki vergi ödemek, oy kullanmak gibi bir vatandaşlık tanımına dönüşüyor. Peki bu dalgalı, kendi gerçekliğine itaat bekleyen, bipolar ve kriz yaratan sistemde, halihazırda kaygı bozukluğu yaşayan bireyler ne durumda? Onların gördüğü gerçeklik nasıldır? Bu konuya bir örnek ile başlayalım. Ünlü ve lüks bir mağazaya girip alışveriş yapıyorsunuz. Ancak herhangi bir sebepten dolayı çalışanlar ile tartışıyorsunuz ve siniriniz bozuluyor. Çıkarken kendi kendinize mırıldanarak küfür ediyorsunuz. Saatler geçiyor, evinize geliyorsunuz ve hiç yokken bir anda aklınıza bir şüphe düşüyor. Ya mağazadan çıkarken mırıldandığınız küfür bir çalışan tarafından duyulduysa. Ya çalışan sizi müdüre şikâyet ettiyse. Ya şu anda mağazanın kamera kayıtlarından sizi arıyorlarsa, bulduklarında emniyete gidecek, kimliğinizin tespit edilmesini isteyecek ve hakaret davası açacaklarsa? Kulağa ne kadar aptalca geliyor değil mi? Bu ve bunun gibi vesveseler (mikrop kapma, ölümcül bir hastalığa yakalanma, cinsel takıntılar, sevdiklerini kaybetme, hata yapma, kendini kaybetme ve kendine zarar verme korkuları) kaygı bozukluğu yaşayan insanların ortak noktasıdır. En ufak bir pürüz veya küçük bir belirsizlik kaygı bozukluğu yaşayan kişilerin zihninde hızlıca bir felaket senaryosuna dönüşebilir. Ancak acı verici taraf şudur ki, kaygı bozukluğu yaşayanlar bu senaryolara gerçekten inanmaz. Buna rağmen saçma olduğunu bildikleri bu düşünceleri kafalarından atamazlar. Düşünceleri bir şekilde o vesvese aşamasına odaklanır ve onu bir türlü aşamaz. Deli damgası yememek, alay konusu olmamak için içlerinde tuttukları bu kemirgen sırlar hayatı onlara zehir eder. Mutlu olmaları gereken anlarda bile nereden geldiği bilinmeyen “kötü bir şeyler mi olacak” hissiyatı onları en güzel zamanlarında gergin ve sinirli yapar. Çünkü onların gerçekliğinde temas edilen her obje mikroplu, her karşılaşma bela potansiyeli taşıyan bir buluşma olabilir. Bu yüzden sürekli önlem alırlar ve kendi özgürlüklerini kendileri kısıtlarlar.

Böyle ürkek bir yaşam şekli nedense kulağa hiç yabancı gelmiyor. Herkesin kaygı bozukluğu yaşamasından değil, bugün herkesin hemen hemen böyle bir yaşam şeklini mantıklı olarak görmesinden. Çünkü Adorno’nun düşüncesinde kapitalist düzende çalışma mesaisine dönüşen boş zaman aktivitesi, bugün kaygı bozukluğu yaşayanlarda, prekarya sınıfında önlem alma aktivitesine dönüşüyor. Önlem almak çağdaş bir norm olmaya, almamak iste aptallık, affedilemez bir hata şeklinde kesin yargılara karşılık gelmeye başlıyor.

Kapitalizmin değişen yapısıyla devlet söylemleri de değişir ve toplumdan bu dalgalı düzleme uyum sağlanması istenir. Her kriz sonrası yeni normlar, yeni ifadeler, yeni suçlanacak taraflar ve edinilmesi gereken yeni değerler üretilir. Her şey değişecek ancak devlet sabit kalacak, bireyler de devletin ürettiği kimlikleri benimseyip sabitleşmeye çalışacaktır. Tıpkı kaygı bozukluğu yaşayan kişilerin, her korku sonrası ürktükleri şeylere karşı yeni değerler, düşünceler üretmesi gibi. Örneğin AIDS olmaktan çok korkan kaygı bozukluğu yaşayan bir kişi, daha önce hiç düşünmediği AIDS konusunu artık gece gündüz düşünmeye başlayabilir. Önceden hiçbir problem yaşamadığı LGBTİ bireylerinden ve seks işçilerinden korkmaya, onları çağrıştıran her türlü şeyden (film, görsel, etkinlik ya da direkt olarak bireylerin kendisi) uzaklaşmaya çalışabilir. Bugün kontrol altına alınabilen bir hastalık olan AIDS kişi için çok korkutucu, hatta dünyanın en kötü, en aşağılayıcı durumu gibi görünebilir. Düzende zemin kayganlaştıkça, kaygı duyan kişilerin özgüveni de aynı derecede çöker. Kendilerini güvencesiz ve kimsesiz hissederler. Böylelikle yönlendirilmeye çok açık duruma gelirler. Kalp krizi korkusunu takıntı hâline getirmiş bir kişi arada bir içtiği içkiyi tamamen kesebilir ya da kendini yormaktan, spor yapmaktan kaçınabilir. Sokakların tehlikeli olduğunu düşünen bir kişi sosyalleşmeyi azaltabilir. Aynı şekilde mikrop kapmaktan çok korkan bir kişi de faşistçe bir söylem olan “evsizlerin ve göçmenlerin hastalık taşıdığı” iftirasına gönülsüzce inanabilir, onlarla otobüste veya banklarda yan yana oturmak istemeyebilir. Tüm bu davranışlar aslında kaygı bozukluğu yaşayan kişilerin kendilerini rahatlatmak amacıyla yaptığı kaçışlardır. Fakat bu kaçış anı, çaresizlikle oradan oraya savrulmak tam da bu yüzyılın insanına has bir davranıştır. Prekaryanın refleksidir ve yönlendirilmeye açıktır. Çünkü kaygı yaşayan kişiler toplumda ortaya çıkan tüm söylentilerden, tüm faşistçe bildirimlerden etkilenebilirler. İçten inanmasalar bile sırf önlem almak uğruna kendilerinden beklenileni yaparak uysallaşabilir, sosyal çevrelerinden uzaklaşıp içlerine kapanabilirler. Çevrede mevcut olan faşist söylemlerin iddia ettiği gerçeklikler, kaygı duyan insanların da gerçekliğine sızar.

Bu söylenilenlere inanma ve abartma durumu şüphesiz ki içinde yaşadığımız mevcut koşulların sertliği ile doğrudan orantılıdır. Kapitalizm insanın özgüvenini kırar. Onu sakatlar ve sürekli kaygı duyan, önlem almaya çabalayan, kavuşacağı “sonsuz refah” hayali uğruna sürekli olarak yatırımlar yapan bir işçiye dönüştürür. Hem mesai saatlerimiz hem de mesai dışı boş vakitlerimiz önlem almaya endekslenir. Bu noktada önlem almamak başarısızlık, dışlanma gibi sonuçlar doğuracağından, affedilmeyen bir hataya dönüşür ve kaygı bozukluğu olan kişilerin gerçekliğinde her şey daha da sivri, daha da tehlikeli hâle gelir. Çünkü onların bilincinde küçük bir kesik yüzünden tetanos olmak ile aylar boyunca iş bulamamak ve sosyal çevreden dışlanmak aslında aynı şeydir. İşsiz kalmanın, bir uğraşınız olmazsa kimsenin size saygı göstermeyecek oluşunun korkusu, HIV pozitif olup, bu hastalıktan gerçekten mustarip insanlara yapılan dışlamayla karşılaşmanın korkusu ile aynı şeydir. Dolayısıyla kapitalist düzende gelecek için kaygılanmak, yalan yanlış korkulara ve şüphelere kapılmakla aynı şeydir. İkisi de belirsizlikten doğar, ikisi de birbirini körükler, ikisinin de gerçekleşip gerçekleşmeme olasılığı meçhuldür. Bir korku toplum tarafından gerçekçi görülüp, çalışma ve önlem almayla üstü kapatılırken, diğeri irrasyonel düşünceler olarak görülüp dışlanır ya da tedaviye yönlendirilir.

Gerçekliklerin Çarpışması

Kapitalizmin ve serbest piyasanın bipolar bir yapısı olduğuna yukarıda değinmiştik. Krizlerin kapitalizmin doğasında olduğunu, sık sık krizlerle karşılaşmanın bir kapitalizm normu olduğunu da biliyoruz. Bu krizlerde birçok şirket batar, yeni ticaret yöntemleri, yeni çözümler geliştirilir. Birçok insan işsiz kalır, çok acılar çekilir ve her seferinde yepyeni doğrular, yeni çıkış yolları bulmak için yeni gerçeklikler üretilir. Zaten kriz yaşanmasa bile neoliberal düzenin barbarlığında her şey değişim hâlindedir. Doğrular ve gerçeklikler kâr oranı üzerinden belirlenerek borsa rakamları gibi oynar. Peki bu inişli çıkışlı ortamda asıl gerçeklikten kim söz edebilir?

Yapay zekâ ve Mars’a taşınma tartışmalarının yapıldığı bir çağda hâlâ Nazilerin ve din savaşlarının oluşu, herhangi birinin internette yazdığı aptalca bir yorum yüzünden kendini hapiste bulabileceği, daha sayamayacağım yığınla absürdlük ve hem etik hem akıldışı türlü türlü olayın yaşandığı bir dünyada kim kaygı bozukluğu yaşayanlara paranoyak diyebilir? Daha doğrusu böyle bir ortamda, önlem almanın övüldüğü bir çağda, paranoyaklık nasıl hastalık olarak görülebilir ki? Elbette rahatsızlıklar gerçektir. Elbette psikologlar ve psikiyatristler iyi ki vardır, fakat kimlikler üzerinden konuşacaksak, gerçekliğin bir bilimkurgu filmine dönüştüğü bir çağda vesveseli insan kimliği bana artık hiç tuhaf gelmiyor.

Kaygı bozukluğu yaşayan bir kişinin gözlerinden insan bedenine bakalım. Bu kişinin bedeni çok kırılgandır. Kolayca mikrop kapıp hastalanabilir, kısa süreliğine aç kalırsa şekeri düşüp bayılabilir, gece uyumamışsa ertesi gün yorgunluktan tansiyonu düşebilir ya da kalp krizi geçirebilir. Gerçekte hiç de böyle olmayan, hayli dayanıklı ve zeki bir sistemden oluşan insan vücudu kaygı bozukluğu merceğinde dayanıksız, güçsüz ve daima çıplaktır. Her türlü saldırıya açık ve savunmasızdır. Bu savunmasız beden, kaygı bozukluğu merceğinde sürekli olarak denetim altında tutulur. Sık sık tansiyon ölçülür, vücutta çıkan ufak bir iz ya da leke sonucu hemen doktora danışılır, basit bir mide ağrısına apandisit patlaması mı acaba diye telaşlanılırken, ufak bir kesikten tetanos, bir kedinin dudaklarına dokunmaktan kuduz bulaşabilmesinden korkulur. Bu denetimde tutulan beden, bilinmeyen, kontrolümüz dışında hareket eden bir alan olarak görülür. Kaygı bozukluğunda tüm bu denetimler boşa gider çünkü tansiyonu ölçmek hiçbir zaman tatmin etmez, her seferinde bu kontrol tekrar yapılır. Beden en beklenmedik anda kötü bir sürpriz yapacakmış gibi görünür. Özgüvensizlik ile sürekli denetlediğimiz ancak kontrol altına alamadığımız, sağlığından emin olamadığımız bedenlerimizi eninde sonunda toplumdaki en güçlü söylem neyse ona teslim ederiz. Bu doğrultuda en güçlü kurum, en iyi hastane, en sağlıklı sayılan beslenme tarzı, en kaliteli mal üreten şirket hangisiyse bedenlerimiz de artık onun denetimi altındadır.

Bedenden bu kadar korkmak ve onu disipline sokmak istemek öğretilmiş bir korkudan kaynaklanır. Sabah erken kalkıp koşmak, hızlı bir kahvaltı ve duştan sonra işe gidip dokuz saati bilgisayar karşısında geçirmek, iş çıkışında bir saat spor salonuna giderek hareketsiz geçen saatlerin telafisini yapmak, ardından eve dönüp bir buçuk saatlik bir dizi izleme ve zihin boşaltma ritüelinden sonra uyuyup ertesi gün aynı şeyleri yapmak… Sıradan bir plaza hayatı üzerinden bile bedenin nasıl mekanize edildiği görülmektedir. Sürekli rasyonel bir sıralamaya göre hareket eden, boş zamanlarını bile tüketme görevini üstlenerek geçiren bir beden durmadan bizden onarım beklemektedir. Senede bir checkup yaptırmak her aklı başında insanın ‘görevi’ olmuştur.

Kapitalist gerçeklik ve onun beden üzerine ürettiği söylemler bizim gerçekliğimizin içine sızdığında ise ortaya saça yapışmış sakız gibi karmakarışık bir ‘şey’ çıkar. Çocukluktan gelen en sevdiğimiz anılarla “asıl gurur duyulması gereken anıların”, libidinal arzularımızla “asıl arzu duyulması gerekenlerin” birbirine girdiği, mutant’laşmış bedenler ve bilinçler, bir distopya filminin sahnelerini aratmayacak şekilde şehrin her karesinde gerçekleşir. En önemlisi de kapitalist gerçekliğin siyaseti de sürekli olarak etkilemesi, gerçeklerin önemini yitirmesi, kişilerin neye inanacağını bilememesidir. Yukarıda sorduğum soruyu başka bir şekilde tekrar soruyorum; neyin gerçek olduğunu, olayların arka planını kestiremediğimiz ve asla öğrenemediğimiz bir çağda, hangi korkunun gerçek, hangisinin vesvese olduğuna kim karar verebilir?

Kolaj: Kadir Kayserilioğlu

Doğa Koşullarına Göre Önlem Almak

Kapitalizm ve ataerkil kültürün kesiştiği ortak bir nokta vardır. İki taraf da kendini meşru kılmak için doğadan örnekler verir. Rekabetin türler arasında bir gerçeklik olduğunu, en güçlünün hayatta kalacağını, dolayısıyla kapitalizmin herkese eşit şans sunan ve böylece en çok çalışanın karşılığını alacağını tekrarlayıp duran bir söylem. Zaten kapitalizmin en büyük marifeti bizi, ihtiyacımız olmayan şeylere ihtiyacımız varmış gibi göstermesi ve vahşi rekabetin doğanın kendisinde olduğuna, insanın kendisini en özgür hissettiği ve doğasına en uygun sistemin bu olduğuna inandırmasıdır. Aynı şekilde ataerkil kültür ve söylem de kadın ve erkeğin doğaları gereği aynı olmadığı, eşitsizliğin tüm türler arasında olduğu söylemini kullanarak kendi zorbalığını meşrulaştırır.

Bu yöntemler referansını doğadan alan, doğa ile aramızdaki bağa dikkat çeken yöntemlerdir. Kaygı sahibi bir insan ise doğaya savaş açar. Onu kontrol altına almak ister. Çünkü doğa kötücüldür, içinde milyonlarca hastalık, mikrop ve türlü türlü ölüm tehlikeleri taşır. Sert koşulların hüküm sürdüğü, ikinci şansların olmadığı dev bir dış alan olarak doğa, insanın içinde büyüdüğü sonradan da medeniyetlere yönelerek terk ettiği eski bir yurttur. Bu bakış açısında günümüzün güvencesiz toplumlarında önlem almamak geceleyin ormanda ateş yakmamaya benzer. Vahşi hayvanlara yem olmak istemiyorsan ateş yakmalı, tuzaklar kurmalı, yiyeceklerini saklamalısındır. Dolayısıyla kapitalist söylem gücünü doğa üzerinde hâkimiyet kuran, onun çetin koşullarından haberdar olan rasyonalist söylemden alır.

Kaygı bozukluğu yaşayan kişiler lodos varsa vapura binmekten çekinir, kötü hava koşullarında evden uzak bir yolculuğa çıkmak istemezler. Doğa koşullarında zaten fırtınada yola çıkmak aptallık sayılırken kapitalist gerçeklikte türlü önlemleri almamak da eşit derecede aptallık sayılır ve aşağılayıcı bir durum gibi görülerek toplumda küçümsenir. İşten eve giderken trafikten şikâyet etmek, saatlerce süren yollara katlanamamak, az bir maaş karşılığı ağır koşullarda fazla mesailere kalmak istememek sürekli olarak eleştirilir. Çevremiz tarafından şikâyet etmememiz, tüm bunları katlanarak aşmak zorunda olduğumuz basamaklarmış gibi görmemiz tavsiye edilir. Eğer kişi bu koşullardan şikâyetçi olup istifa eder ve yeni bir iş bulamazsa, büyük ihtimalle çevresi tarafından aptallık etmiş olarak görülecektir.

Doğa üzerinde tahakküm kurmayı hedefleyen rasyonalist akıl artık ekonomi, üretim, işgücü ve bedenler üzerinde de tahakküm kurmakta, bizden de aynı tahakkümü sosyal hayatlarımızda kurmamızı beklemektedir. Tahakkümü kuramayan, önlem almayı geciktiren ya da unutan bireyler aç kalmakla, dışlanmakla tehdit edilmiş olur. Kimse onları yüzlerine karşı tehdit etmez. Ancak gerçeklerden haberdarızdır, düşkünler, işsizler, düşük standartta yaşayanlar ve marjinal topluluklar her zaman oradadır. Önlem almadığımız an ne olacağını çok iyi biliriz.

Toparlamak gerekirse, bugün yarınından emin olamayan, güvencesiz toplulukların günüdür. Gittikçe büyüyen bu topluluklar siyasi amaçlar uğruna kullanılmaya ve kurbanlaşmaya açık görünmektedir. Kapitalist gerçekliğin kendi içinde bipolar ve şizofrenik bir yapısı oluşu, kökeninde kriz potansiyelini her zaman bulundurması korkuların boşuna olmadığının göstergesidir. Kendisi sürekli olarak değişen bir sistemde bireylerin sakin kalabilmesi, kendilerini güvende hissedebilmesi çok zordur. Dolayısıyla bipolar bir sistemin ürettiği toplum yapısı da son derece agresif, kaygılı ve obsesiftir.

Günden güne kapitalist gerçeklikte büyüyen absürdlük mantar gibi çoğalmakta kendi hayatlarımızın içine girmekte, kendi kurduğumuz gerçeklik ile çarpışmakta ve onu değiştirmektedir. Böyle bir gerçeklikte saçmalık olarak nitelenebilecek kuruntular artık ne derecede saçmadır? Ne derecede kuruntudur? Korktuklarımızın gerçekleşip gerçekleşmemesi önemli değildir. Önemli olan korkunun kendisi, daimi olarak korkmamız, sürekli önlem alma obsesyonu içinde yaşıyor olduğumuzdur. Bu gerçeklikte kim gerçekten hasta, kim sağlıklıdır ve tedavi süreçleri eski yöntemlere sağdık kalınarak mı ilerlemelidir bilinmez. Bilinen tek şey şudur ki, doğasında kriz potansiyeli bulunduran, yeri gelince kendini kurtarmak için ırkçılık ve fanatizmle kol kola yürüyebilen bir ekonomi modelinden her an kriz, katliam, açlık, lağvedilme ve iş cinayeti beklenebilir. Bu ekonomi modeline bağlı toplumlardan da korkmaları ve panik yaşamaları beklenir. Günümüzde tersi düşünülmüş olduğu hâlde yükselen ırkçılık ve faşizm ile gittikçe daha rekabetçi olan ve geleceğin krizlerine göz kırpan piyasa, şehir sokaklarını bir bilimkurgu gerçekliğine çevirmiştir. Bu gerçeklikte tarihi kapitalizmden eski olan kaygı bozukluğu, kapitalist toplumların aynası gibidir. Kapitalizm de bu rahatsızlıklardan ve her türlü diğer zayıflıklardan faydalanacak, gerçeklik algımızı allak bullak edecektir.

* Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik: Başka Alternatif Yok mu?, s. 63, Habitus Yayıncılık, İstanbul, 2010. [Capitalist Realism: Is There No Alternative?]

gerçeklik, Kadir Kayserilioğlu, korku, otorite, prekarya, sermaye