fotoğraf: Chris White
(CC BY-NC-ND 2.0)
“Sorumlu Tüketim
ve Üretim” Üzerine
Notlar

Tasarım pratiğinde, üretim ve tüketim dengelerinden, sanayi toplumundan, sermayeden kaçmak imkânsız; zira mesleğin kendisi üretim ile, sanayi ile, rekabet ile var.

Dünyanın içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik değişim, bu bağlamda en çok endüstriyel tasarım mesleğini zorladı. Zorluktan dönüşüm, değişim doğmadı değil. İnsanlık var oldukça üretmeye ve tüketmeye devam edecek. Dünya Tasarım Örgütü [World Design Organization, WDO] 2017 Endüstriyel Tasarım Günü kutlamaları temasını işte bu önemli konuya dokundurdu: “Sürdürülebilir bir üretim-tüketim bilinci için tasarımcılar düşüncelerinde, fikirlerinde ve eylemlerinde sınırları aşabilir mi?”

Elbette aşabiliriz. Bir tasarımcı olarak, bazen bir şeyler yolunda gitmediğinde, çekinmeden, üşenmeden en başa döneriz ve yeniden başlarız. Buna “design thinking / tasarımcı gibi düşünmek” deniyor. Ben de öyle yapmak istiyor, sorumlu üretimi ve tüketimi değerlendirebilmek için en başa dönüyorum. Toplumun sahip olduğu sermaye türlerini, bunların birimlerini ve çıktılarını en baştan ele alabilirsek, belki farklı çıkarımlar gerçekleştirebiliriz.

Günümüz koşullarında hasar almış ekolojik ve sosyal yaşam, kırılgan global ekonomi ve değişen iklimler ile karşı karşıyayız. Bu ortamda sağlıklı ve sürdürülebilir bir yaşama sahip olabilmek için bellibaşlı sermaye türlerini iyi anlamalı ve değerlendirmeliyiz.

Ethan Roland ve Gregory Landua tarafından kaleme alınan Regenerative Enterprise [Yenilenebilir İşletme] isimli kitapta ele alındığı üzere, insan hayatında edinilen sermayenin sekiz formu var. Bunlar: Sosyal sermaye, maddi sermaye, finansal sermaye, hayat sermayesi, entelektüel sermaye, deneyim sermayesi, manevi sermaye ve kültürel sermaye olarak detaylandırılıyor.

Krizler öncesi eski anlayış, gelişimi ve zenginleşmeyi sadece maddi ve dolayısıyla finansal sermaye ile sağlayabileceğini düşündü ve bunda fena hâlde yanıldı. Bütüncül bir kalkınma modeli insanlığın tüm sermayelerini etkin bir biçimde değerlendirmesi, geliştirmesi ve ifade edebilmesi ile gerçekleşebiliyor.

Sosyal sermaye en önemlisi gibi görünür bana her zaman. Sosyal sermayenin birimi “bağlantılar”; sonucu ise ilişkileriniz ve insanlar üzerindeki etkinizdir. Cüzdanınızdaki paranın yerine iletişim ve ilişki ağlarınızı koymalısınız. Cüzdanınızda kaç adet banknot değil de, kaç adet kaliteli, değerli insan ilişkiniz var? Bunların sonucunda, paranızla nasıl herhangi bir nesneye ya da deneyime sahip olabiliyorsanız, edindiğiniz insanlar ile de toplum içinde kendinize olumlu ilişkiler ve bağlantılar edinebilirsiniz. İletişim ağı güçlü olan bir kimse, sermaye bakımından en zengin kimseler arasındadır.

Maddi sermaye denince çoğunluğun aklına para pul gelebilir, ama öyle değil. Maddi sermaye bizlerin altyapı kurmasını, binalar inşa etmemizi, araçlar üretmemizi sağlayan kaynaklardır. Çoğunlukla doğal kaynaklar ve malzemeler bakımından zenginliğimizi temsil eder. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur misali, değerli ve zengin malzemelere, doğal kaynaklara sahip bir toplum elbet bununla paralel olarak pek çok araç-gereç, bina, altyapı oluşturabilir; bunların tümü de diğer sermaye birikimlerinin artmasına yardım edecektir. Tasarımcılar olarak kendi coğrafyamızdaki kaynaklara odaklanmamız sürdürülebilir üretim ve tüketim dengeleri bakımından önemlidir. Mevcutta olmayan bir kaynağın kullanımını öneren bir fikir, kimseyi memnun etmez. Zorla güzellik yaratılmaz. Doğal/yerel kaynakların ve malzemelerin kullanılmadığı her uygulama pahalıdır; dolayısı ile aslında müsrifliktir.

Finansal sermayenin birimi paradır. Para, insanların ortak noktada uzlaşamadıkları en önemli konuların başında gelir. Yine para herkesin sahip olmak için uğruna çalıştığı, çabaladığı hatta savaştığı ve bu süreçte pek çok deneyim ile yüzleştiği bir değerdir. Finansal sermayemizin büyüklüğü oranında zenginleştiğimiz fikrine kapıldığımız yüzyılları geride bıraktık. Bireysel ölçekten ülkelerarası ilişkilere kadar finansal sermayenin artırımı için pek çok acı, anlaşılması zor, hatta insanlık dışı olay ile her gün baş başa kalıyoruz. Oysa ki, yeni dünya düzeni bize gösterdi ki, sadece finansal sermayenin artması ile kalkınma ve gelişme sağlanmıyor. Bugün çölün ortasında büyük yatırımlarla yapılan ‘akıllı şehirler’ hayalet şehir olarak anılıyor. Çok paralar harcanarak üretilmiş bir ürün dünyanın en bilinçli, en sorumluluk taşıyan, en konforlu nesnesi olmuyor.

Hayat sermayesi, sahip olduğumuz karbon, nitrojen ve sudur. İnsanlığın nerede ise önemini unuttuğu ama hayatını sürdürebilmek için sahip olması gereken en önemli sermayesi hayat sermayesidir. Toprak ana, tüm yaşayan organizmalar, su ve hava, doğru işleyen bir ekosistem, insanlığın en değerli hazinesidir. İnsanlık, finansal sermayesini artırmanın hırsı içinde yaşamsal sermayesini de hızla tüketiyor. Oysa, oksijenin, temiz su kaynaklarının, ekip biçecek toprağın ve arazinin olmadığı bir dünyada para zenginliğine sahip olsanız bile yaşamak imkânsız. Sorumlu üretim ve tüketim hayat sermayemiz ile doğrudan bağlantılıdır. Gıda kaynaklarımızın korunması, soyu tükenmekte olan canlılar, insanların tarım alanlarının korunması, sağlıklı ve sorumlu gıda üretimi, hava kirliliği, su kirliliği, içme suyu kaynakları, sanayi tesislerinde/bölgelerdeki arıtım nitelikleri hep hayat sermayemizle ilgilidir. Herhangi bir binanın, ya da nesnenin üretimi esnasında bu sermayeye zarar verildiğini bilen ama hâlâ işbirliklerine, devam eden bir tasarımcı sorumlu üretim-tüketim dengesinden ne kadar bahsedebilir?

Entelektüel sermayenin birimi bilgi ve fikirlerdir. Bilgi toplumu kavramını hafızalarımıza yerleştireli epey bir zaman oldu. Bilgi geçtiğimiz yüzyılda, korunarak, sır gibi saklanarak ve paylaşılmayarak entelektüel sermayeyi artıran en önemli unsur oldu. “Bilgi paylaşıldıkça çoğalır” harika bir felsefeye işaret etse de gerçekler öyle olmamıştır çoğu kez. Dev şirketler, bazı sanatçı ve tasarımcılar yapılarını entelektüel sermaye üzerine kurmuşlardır ve güçlerini korudukları bilgiden alırlar. Gelişen teknoloji ve değişen sosyal hayat ile bilgi paylaşıma ve dolaşıma açıldı. Özellikle haber değeri taşıyan bilgiler, uzmanlık bilgileri, çeşitli eser ve kitapların serbest dolaşıma teknoloji yolu ile aktarımı, insanlığın her istediği yerde ve her zaman aradığı bilgiye kolayca ulaşabilir olması gibi yenilikler çoğunlukla pozitif bir gelişim olsa da, tüm dengeleri alt üst ediyor. Günümüzde açıkta dolaşan bilgi, çok gibi görünse de entelektüel sermayenin çok azını oluşturuyor. Bu sermayenin artması için en önemli değer artık bilginin işlenmiş hâli; yani fikirler. Yeni fikirler, yaratıcı fikirler, inovatif fikirler entelektüel sermayenin artırımındaki en önemli değerler. Bu fikirler doğrultusunda ortaya çıkan eserler, imajlar, filmler, kayıtlar, özetle fikri mülkiyet tanımlamasına giren tüm çıktılar bugün günümüzde hatırı sayılır zenginliklerin başında geliyor. Bunların tümünü temsil eden kreatif ekonomilerin, dünya üzerinde 2 milyar 250 milyonluk dolarlık bir finansal sermayeyi döndürdüğü ve 30 milyon civarında işgücüne sahip olduğu UNESCO tarafından 2015’de yayımlanan bir raporda belirtilmişti.

“Deneyimsel sermaye de nedir?” demeyin. Değer birimi doğrudan ‘aksiyon’ olan bu sermayeye sahip toplumlar, diğer tüm sermayelerini hem iyi yönetiyor hem de zenginleştiriyorlar. Deneyimsel sermayesi zengin olan bireyin/toplumun, bilgelik düzeyi yüksektir ve deneyimlerini somutlaştırma becerisine sahiptir. Deneyim tasarımı, tasarıma dayalı işler arasında en popüler olanı uzun zamandır. Toplumsal deneyim bir yana, işletmelerin de yeni dünya düzeninde farkına vardıkları bir zenginleşme biçimidir deneyimleri artırmak. Starbucks’ta kahvenizi kadife kaplı bir bergère koltukta oturarak içmenizden webde gezinirken size uygun alternatiflerin karşınıza çıkmasına, kişiselleştirilmiş haber sitelerinden yüzlerce konudaki yüzlerce mobil uygulamaya, yaptığınız alışveriş esnasında ve sonrasında karşılaştığınız hizmetten herhangi bir nesnenin kullanım süreci boyunca yaşadıklarınıza kadar her şey, ama her şey bir deneyim oluşturur. Bu deneyimi somutlaştırıp birikimini sağlayanlar, bu birikimi doğrudan aksiyonlara yansıtanlar deneyimsel sermayelerini de büyük hızla artırıyorlar.

Manevi sermayemizin değeri sahip olduğumuz inançlar, niyetimiz ve hedefe ulaşmak için ne kadar adanmış olduğumuz ile ölçülür. En büyük çıktısı kuşkusuz ulaşmak istediğimiz amaçlara iyi niyetimizle, azmimizle ulaşmış olmamızdır. Herhangi bir konuda büyük inanca sahip insanların/işletmelerin/toplumların bu idealde sergilediği tavır çoğunlukla diğer sermayelerin önüne geçen bir zenginlik yaratır. Tarih bu türden hikâyelerle doludur. Hollywood filmlerinin pek çoğu, senaryolarını manevi sermaye üzerine kurgular. Bu hikâyelerde kahraman öyle büyük bir manevi zenginlik içindedir ki, tüm maddi, finansal, sosyal yoksunluklarına rağmen hedefine ulaşmayı başarır. Toplumlar inanç değerleri bakımından öyle güçlüdür ki, karşılarında onları ele geçirmeye çalışan daha güçlü ülkelere karşı zaferler elde ederler. Adanmışlık bireysel hikâyelerin de ana unsurudur çoğu kez. Kişisel başarıların altında işini tutku ile yapmak; inandığı değerler uğruna saygın bir duruş sergilemek, azimle, inançla, iyi niyet ile çalışmak vardır.

Kültürel sermayenin birimlerini müzik, hikâyeler, ritüeller ve benzeri oluşturur. Bu değerlerin cüzdanımızda taşıdığımız çokça para gibi bol olması, güçlü bir topluluk yaratır. Kültür, insanları birbirine bağlayan değerler bütünüdür. Örneğin, toplumun sadece belli bir kesiminin izlediği harika sanat gösterileri düzenleyerek, o toplumun kültür düzeyi artmaz. Aksine tüm bireylerin ortak değeri olacak ezgiler, eserler, inandığı hikâyeler, sahip olduğu ritüeller var ise, o toplumun kültürel sermayesinden söz ediyoruz diyebiliriz. Kendi kültürel sermayesini göz ardı eden, anlayamayan, değerlendiremeyen bir topluluk, toplum olamadığı gibi büyük fırsatları, belki de asıl zenginliği kaçırıyordur. Bundan daha kötüsü ise, “mış” gibi yapmaktır. Yani kendi kültürel sermayesini farklı, ilgisiz birimlerle geliştirmeye, artırmaya çalışmak. Aslında olmayan bir değeri varmış gibi kabul etmek. Bu durum çoğunlukla tabanda istenilen etkiye sahip olmayacağından kabul de görmez; dolayısıyla başarılı olamaz. Nasıl finansal sermayenin ortak bir birimi var ise (para); kültürel sermayenin artırılması için de ortak birimlerin esas alınması gerekir. Bu çağda çakıl taşıyla finansal zenginlik sağlamak mümkün değil ise, bir insan topluluğunu toplum hâline getirecek kültürel sermayeyi sağlamak için de ancak ona ait ezgiler, eserler, hikâyeler, ritüeller geçerli olacaktır. İçine düşülebilecek bir yanılgı, kültürel sermayenin birimlerinin “eski, geçmiş, otantik” gibi tanımlamalarla ele alınmasıdır. Bu birimler ancak zamansız olarak görülebildiğinde, değişen çağın birimleri ile harmanlanabilir, yeniden yorumlanabilir, sürekli bir gelişim içinde bulunabilir. Kültürel sermaye, elbet kültürel çeşitlilikle de zenginleşir; buradaki önemli nokta, fazla çeşitlilik içinde bulunan kültürel altyapının, daha az değerlerle birbirine kenetlenmiş toplumlara göre her zaman ve daha çok çaba sarf etmesi gerekeceğidir. Sermaye kavramı basittir. Birimleri yani araçları vardır. Siz bunları kullanarak, koruyarak, artırarak veya geliştirerek zenginleşirsiniz; birimler ne kadar çok ve çeşitli ise bunlarla ilgili alınacak aksiyon, kurulacak strateji de o kadar çoğalacaktır. Sorumlu üretim ve tüketim bakımından kültürel çeşitlilik bir avantaj yaratabilir, ama konu aslında bu sermayenin nasıl korunduğu veya artırıldığıdır. Tasarım perspektifinden baktığımızda, belki de elimizdeki sermayeyi sadece tüketiyoruz. Diğer yandan onu asıl geliştirecek ve koruyacak aksiyonları yerine getirmiyor olabiliriz. Üstünde düşünmeye değer kocaman bir konu daha!

Yerel kaynaklara baktığınızda sermaye konusunun çoğunlukla fiziki ve beşeri sermaye olarak ele alındığını göreceksiniz. Oysa biz tasarımcılar biliriz ki, bir problem çözmede en etkin yollardan biri elimizdekini daha küçük parçalara ayırmak, iyice detayına girmek, hücrelerini hissetmek ve sonra onları tekrar tekrar farklı formlarda birleştirmektir. WDO tarafından, bu yılın Endüstriyel Tasarım Günü temasını, “sorumlu tüketim ve üretim” olarak görünce, ben de tüm bu üretimin bir tür sermaye artırımı için yapıldığını düşündüm ve sermaye konusunu ne kadar detaylandırabilirim diye bir arama yapmak istedim.

Üretim insanların temel ihtiyaçları için doğdu. Oysa günümüzde çok farklı amaçlar için üretim yapıyoruz. İster bireysel olsun ister toplumsal, aklımıza gelen her şeyi hemen üretiyoruz. O üretimin neye, ne kadar, ne biçimde etki edeceğini, hangi ihtiyaçları karşılayacağını, gerekli olup olmadığını, daha önce yapılıp yapılmadığını aslıda en baştan düşünebilmek bu konudaki en büyük sorumluluğumuz.

Özlem Yalım, sermaye, sorumluluk, sürdürülebilirlik, tüketim, üretim