Londra, “The City”,
Nisan 2016,
fotoğraf: Sema Serim
Kamusal Mekân
Kamunun mudur
ve Ne Kadar
Kamusaldır?

Anna Minton, Ground Control’de kentteki kamusal alanları İngiltere ve özellikle Londra bağlamında sorunsallaştırır. “Kitap, kentin birçok bölümünün hükümetin yardımcı politikalar ve mevzuatla fazlaca cesaretlendirmesiyle özelleştirilmesinin emlak piyasasının yerleşmiş yapma biçimlerinden biri oluşunun hikâyesinin izini sürer.”1 Londra’da liman bölgesinin —özellikle de Canary Wharf’ın— dönüşümünü, kentlerde yeni yerler yaratmanın standart modeli olarak değerlendiren Minton’a göre bu gibi bölgelerin vatandaşlar adına sahibi olan devlet ya da yerel otorite yerini, kâr amacı güden yatırımcılara bırakmıştır. Kentin bu bölgesinin Minton’ın dikkatini çekmesinin sebebi, liman bölgesinin büyük finans merkezi olmasından çok özel yatırımcıların mülk sahipliğidir.2 Kent, konut ve toplum olmak üzere üç ana başlık üzerine kurulan kitap kentteki toplumsallığın dinamiklerini tartışmaya çalışmaktadır. Kitapta; doğrudan gözlemler, konunun aktörleriyle yapılan görüşmeler, yasal düzenlemelere ilişkin bilirkişi yorumları, güncel ve yaratıcı bir bakışla, ikna edici bir dille aktarılmıştır. Minton, kentsel kamusal mekânların değişimine karşı olmaktan çok bu mekânların yatırımcılar tarafından mülk edinilmesiyle oluşan değişime, bir anlamda değişimin şekline ilişkin bir karşı argüman geliştirmektedir.3

Türkiye bağlamında kendine özgü, ayrıksı bir tartışma zemini oluşturan kamusallık meselesinin muhatabı bizler için Minton’ın kamusal mekâna ilişkin yalın yaklaşımı ufuk açıcıdır. Minton’ın kamusal alanlardan kastı, o kentte yaşayanların istedikleri zaman, istedikleri biçimde gezip dolaşıp toplanabilecekleri sokak, cadde, meydan gibi kentsel mekânlardır. Bu mekânların kamu otoritesinin mülkiyetinde olması da kamusallığın temel göstergesidir. Şüphesiz kentteki kamusal mekânların kime ait olduğu nasıl kullanıldıklarıyla doğrudan ilişkili olduğu için çok hayatidir.4 Büyük Britanya örneğinde 1980’lerle birlikte kent mekânının özel sektör tarafından satın alınması ve kullanılması bir anlamda Viktorya döneminin demokratik kazanımlarının hiçe sayılması anlamına gelmektedir. Minton’a göre son birkaç on yıldır yaşanan gelişmelerle “150 yıldır ya da daha uzun süredir kamuya ait olan kent arazileri ve taşınmazları yeniden kişilerin eline geçmektedir.”5 Kamu arazilerinin alışveriş ve ofis merkezli yeni kullanımları, kameralarla yirmi dört saat izlenen, özel güvenlik görevlileriyle savunulan sözde kamusal alanlar yaratmaktadır. “[B]u mekânlar yaşantı dolu, başarılı/gelişmiş kent mekânlarından çok, ofis binası lobilerine benzemektedir. [...] Problem, bu çevrelerin kullanıcının kişisel sorumluluğunu hiçe sayması, yakın çevreyle ve insanların birbirleriyle ilişkilerine zarar vermesi ve sağlıklı bir kentsel yaşamın gereği olan yabancıyla sürekli ve kendiliğinden oluşan bir ilişkiselliği de ortadan kaldırmasıdır.”6 Büyük Britanya’da Londra başta olmak üzere Newcastle, Gateshead, Manchester ve Liverpool’da bu şekilde dönüşen birçok bölge bulunmaktadır. Bu dönüşüm modeli, sakinlerin yakın çevrenin kültürel oluşumuyla ilişki kurmasını sağlamadığı gibi birer finans ve alışveriş bölgesi olarak diğer kentsel merkezlere, havaalanları, merkez istasyonlar gibi diğer ulaşım noktalarına kolay erişimi sağladıkları için uygulama alanı bulmaktadır.

Ticaret ve perakende alışveriş, kentteki kamusal mekânsallığı var eden en önemli öğedir. 2000’li yıllarla Büyük Britanya’da da gelişen BID’ler [Business Improvement District]7 bu gerçeği görmüş ve topladıkları katılım paylarıyla ticaret alanlarının niteliğini geliştirmeği öngörmüştür. BID’lerin optimum bir ticari çevre yaratabilmek için belirlediği ölçütler hiyerarşisi şöyledir: “Temiz ve güvenli bir ortam”, “ulaşım araçları ve erişilebilirlik”, “bölgenin marka ve pazarlama değeri”, piramidin tepesinde görece daha az belirleyici olan ölçüt ise “kullanıcılar için unutulmaz bir deneyim” sunmak.8 Amerika’dan İngiltere’ye hızlı bir politika transferi olarak görülen ve yeni bir yerel yönetim modeli öneren BID’lerin genel yaklaşımı, kamusal olanın özelleşmesi mantığını ve yeni bir demokrasi anlayışının yerleşmesinin önünü açmaktadır. Ancak bu anlayış, kent mekânını kutuplaştırmakta ve diğer alanlarla ilişkileri kesmek anlamında gettolaştırmaktadır. Bunu insanları yerlerinden ederek ve kendi altyapılarını oluşturabilecek yüksek kapasiteleriyle yapmaktadırlar.9 Özelleşmiş, kısıtlı bir toplumsallığa açık “pesudo-kamusal mekânlar” ya da BID’lerin yürüttüğü kamuya ait ancak özel sektör tarafından kontrol edilen “pesudo-özel mekânlar” kamusal alanlarla ilgili sorumlulukları iyiden iyiye bulanıklaştırmaktadır.10

Newcastle, Gateshead, Mart 2016,
fotoğraflar: Sema Serim

20. yüzyılın son çeyreği, felsefi ve matematiksel mekân tartışmalarında “mekân statüsü ile ‘özne’ statüsünü, düşünen ‘ben’ ile düşünülen nesneyi karşı karşıya getirir.”11 Bu ikilik nesne olarak mekânın üretimini toplumsal olanın merkezine yerleştirir. Mekânı bir kez öznenin dışında —yani anlamı kurandan başka bir şey olarak— konumlandırmak, onu kapitalist uzlaşımın öngördüğü ekonomik pragmatizmin dişlisinde bir noktaya tahvil eder. Mekânın bütünlüklü ve kapsamlı bir şekilde değerlendirilmediğini işaret eden Lefebvre’in zihinsel, fiziksel, toplumsal mekân olarak ortaya koyduğu üçlü ayrım mekânın temellük edilmesini kolaylaştırmıştır kuşkusuz. Kamusal mekânın özelleştirilerek kentin sahiplerine kapatılmasının arkasındaki düşünsel gerekçeler de parçalı ve noktasal yaklaşımlarda aranmalıdır. Mekânın toplumsal hakikatinin gizlenmeye çalışıldığını işaret eden Lefebvre’e12 göre “Toplumsal mekân, (filozofların ve matematikçilerin tanımladığı) zihinsel mekânla, keza (pratik-duyumsal olanla ve ‘doğa’ algısıyla tanımlanan) fiziksel mekânla artık örtüşmediğinde, kendi özgüllüğünü ortaya koyar. Bu toplumsal mekânın, şeyler dizisinden, (hissedilir) olgular toplamından, keza bir paket gibi içine çeşitli maddeler doldurulmuş bir boşluktan ibaret olmadığını; fenomenlere, şeylere, fiziksel maddiliğe dayatılmış bir ‘biçime’ indirgenemeyeceğini göstermek gerekecektir.”

Kamusal mekânın özel mülkiyet lehine kentten çekilmesi “toplumsal mekânın üretimini” de başka bir noktaya taşımaktadır. Lefebvre’in mekâna ilişkin üçlü ayrımına kulak verilmesi toplumsal mekânın kamusallığının oluşum koşullarını bir ölçüde anlamayı sağlayacaktır. “Gündelik gerçekliği kentsel gerçeklik içinde birleştiren algılanan mekân olarak” mekânsal pratik, “uzmanlar tarafından tasarlanmış ve üretilmiş” mekân temsilleri, “mekâna eşlik eden imgeler ve semboller aracılığıyla yaşanan mekân” olarak temsil mekânları.13 Bu bakışla, ‘algılanan, tasarlanan ve yaşanan’ mekân toplumsal mekânı oluşturan üçlü olarak belirir. Lefebvre’de “Bilgi için ve bilgi karşısında, toplumsal mekân —kavramsal hâliyle birlikte— toplumun analizcisi olarak işlev görür. Basitleştirici bir şema —edimlerle toplumsal yerler arasında, işlevlerle mekânsal biçimler arasında terimi terimine (noktasal) denklik şeması— hemen bir kenara ayrılır. Bu ‘yapısal’ —çünkü kaba— şema, bilinçlere ve bilgiye musallat olmaya devam etmektedir.”14 Kamusal mekânların özelleşmesi tam da mekânın toplumsallığını, edimlerle toplumsal yerleri, işlevlerle biçimleri birbirine doğrudan bağlayarak zayıflatmaktadır. Lefebvre’in15 “tasarlananın yaşanan üzerindeki spekülatif önceliği”nin pratiği ortadan kaldırdığına ilişkin öngörüsü, özel olanın kamusal olana göre eksiksiz tasarlanmışlığının yaşantıyla olan zayıf ilişkisini belirginleştirir. Bu nedenle özel olanın önerdiği kamusallık çok kısıtlıdır, istisnaları en aza indirir. Ancak Lefebvre’de nasıl ki aile toplumsal pratiğin birincil merkeziyse16 özel olan da toplumsaldır: “Toplumsal mekândan bariyer ve duvarlarla, özel mülkiyetin bütün işaretleriyle ayrılmış bir ‘parça’nın, bir odanın, bir evin, bir bahçenin mekânı, yine de toplumsal bir mekândır.”17

“Toplumsal mekân formu buluşmadır, bir araya gelmedir, kendiliğindenliktir.”18 Kamusal mekân, bir araya gelmenin ortamı ve tesadüfi olanı da içeren kendiliğindenliği barındıran ve düzenleyen olarak toplumsallığın en temel kaynağıdır. Ortamı olmanın ötesinde kaynağıdır, çünkü toplumsallık bugün bireyin kendi kendisinin var edemediği bir ihtiyaç olarak mekânsal ve zamansal kaynaklarla üretilmeyi gerektirmektedir. Mekân, toplumsallığı karşılaşmayla üretirken zaman, plan kontrolünde bir toplumsallık tasarlar. Lefebvre’de mekânın üç kritik unsurundan üçüncüsü mekânın zaman içinde ve zaman dolayısıyla bilinmesidir. Ona göre “…zamanı (basit bir ‘değişken’e indirgeyerek) tasfiye etmek”ten kurtarmak gerekir.19 Bununla birlikte Lefebvre’de mekâna ilişkin birinci unsur mekânı içindeki nesnelerle, ikincisi ise mekânı şeyler ve nesneler olmadan araç ve ortam olarak form ve formelliğin içerikten ayrıldığı soyut bir yaklaşımla açıklar.20

Olası bir toplumsallığı işaret eden kamusal mekân Minton’ın21 belirttiği gibi hiçbir şey yapmadan öylece durabilmeye izin veren bir mekânsallık sunar; bu onun temel işlevidir. “Toplumsal olan mekânsal beden önceden var olan bir ‘dünya’nın içine dahil olmaz; üretir ve yeniden-üretir; yeniden-ürettiği ya da ürettiği şeyi algılar.”22 Bu nedenle kamusal mekân beden ve ruha sağlanmış özgürlüğün kentteki karşılığıdır. Simmel’deki blasé, Benjamin’deki flâneur ve Baudelaire’deki dandy kamusal mekânla kurdukları ilişki bakımından ve öylece durabilme olasılığının kentsel mekânı var ettiğine dikkat çekişleri ile birbirlerine benzerler. Kamusal mekânın özel olan tarafından kontrolü başıboş gezginliğin önündeki başlıca engeldir kuşkusuz. Mekânı işgal eden olarak beden, mutlak mekân kavrayışına ket vurur çünkü mekânın beden nispetinde anlaşılabilir olduğu yaşantı kaynaklıdır. Mekânın temsili bir ‘boş içeren’ olmaktan kurtuluşu için, bedenin kamusal mekânın üretiminde bir ölçü olarak kullanabilmesi ve dolayısıyla bedenin kamusal mekânla deneyim dolayımlı koşulsuz teması gerekmektedir. Ancak o zaman beden, eylem potansiyeli ve enerjisi ile mekânı kurar ve betimler.23

Lefebvre’e göre ‘birinci doğa’, kentsel gerçekliğin tanıklık ettiği bir ‘ikinci doğa’ içinde sürüp gitmektedir.24 Arkitektoniğin görevi de bu süregidişi betimlemek, analiz etmek ve açıklamaktır.25 Bu bağlamda kentsel gerçekliğin en görünen yüzü, en katılımlı tartışmayı içerecek yanı kentin toplumsallığının ve fizikselliğinin belirlediği üretilen olarak kamusal mekândır. Her tarihsel aralık kentte kendi kamusallığını yaratmaktadır. Yirminci yüzyıl için temel kentsel karakteristik demokratik bir paylaşımla, kentsel mekânın kullanma hakkının toplumsal eşitliğin bir işareti olmasıdır. Kamusal mekânın kullanımı toplumsal kurulumun göstergelerini barındırmaktadır.

Tasarım kararlarının güvenliği sağlamak üzerine kurulduğu, kentsel açık alanların kesintili hâle geldiği ve kısıtlı bir ortak kullanımla tanımlandığı konut alanları ve 19. yüzyılın modernleşme dinamiklerinin var ettiği kamu yapılarının dönüşümü kamusallık fikrinin nasıl zarar gördüğüne ilişkin bir başka işarettir. Bu çerçevede Londra yakınlarındaki St. George’s Hill ve Holloway Sanatoryumu’nun dönüşümünü Minton, sadece kent mekânının akıbetini ortaya koymak için değil kamusallığın genel olarak zedelenişinin çarpıcı örnekleri olarak ele alır.26 St. George’s Hill kapalı sitelerin İngiltere’deki en erken örneklerinden, 1920’lerde inşa edilmiş. Ne ironi ki, 1649’da bu alan Digger’lar tarafından tarım yapmak için genel kullanıma açılmaya çalışılmıştır ve 1999 yılında aktivist kimlikleriyle öne çıkan Digger’lar anısına yapılmak istenilen bir anıta da izin verilmemiştir. Tarihsel geçmişiyle çelişir şekilde gelişen yüksek güvenlikli bir golf ve tenis kulübüne sahip St. George’s Hill sakinlerine ayrıcalıklı bir hayat vaat etmektedir. Ancak bu ayrıcalıklı hayat fikri bu yerleşim alanlarının mimarisinin incelmesini sağlamadığı gibi sıradan bir tekrarla birbirlerine benzemelerinin önüne de geçememektedir. 1981’de kapanan Holloway Sanatoryumu’nun hastane binası apartman dairelerine, arazisi ise müstakil evlerle dönüştürülerek kapalı sitelerin öngördüğü yaşama adapte edilmiş görünmektedir. Fiziksel bir gereklilikten çok psikolojik bir takıntı hâline gelen güvende olma hissinin tasarım aracılığıyla sağlanması [secured by design] mekânı temellük eden savunma [defensible space] anlayışıyla komşudur.27 Güvenlik ekipleri ve ötekiyle araya konan sınırla belirlenen içi doldurulmamış bir ayrıcalık hissi, etrafı insanlardan temizleyerek yüksek duvarlarla ve kameralarla sağlanan güvende olma vehmi, kolay ulaşılamazlık vurgusuyla gelen prestij yanılsaması konut alanlarını karakterize eder hâle gelmektedir. Kamusal olanın bugün yeniden çizilen çerçevesinin sınırlarına işaret eden bu gibi örnekler mekânsal bir değişimle birlikte düşünsel angajmanlardaki dönüşüme de işaret etmektedir. Bu bağlamda Lefebvre’in mekân üretimine ilişkin üçlü formülasyonu pratik mekân, mekân temsilleri ve temsili mekân, kamusallığın bekasını ayrı ayrı, farklı boyutlarda zedelemektedir. Bu üçlü ayrım bağlamında Lefebvre şehir söz konusu olduğunda aklı değil, şehri sadece alet ve düzenek olarak gören rasyonelliği hatta sınırlı bir rasyonelliği suçlamak gerektiğini düşünür.28 Kentteki kamusallığın özel mülkiyet dolayımı ile yeniden tanımlanmasını bu rasyonel bakışın ürünü olarak değerlendirmek ise kamu yararı tanımını aşındırmaktadır kuşkusuz.

Brindley Place, Birmingham, Kasım 2015, fotoğraf: Sema Serim

Minton’a29 göre “1950’ler ve 60’ların Britanya’sının savaş sonrası yüksek bloklarının ve geniş arterlerinin belirlediği modernizm, ekseriyetle merkezi plana ve kamusal mekânlarda devlet kontrolüne dayanırken; günümüz gelişmeleri ‘özel-kamusal’ mekân oluşumuna dayanmaktadır.” Alışveriş merkezlerinin, kamusal mekânda “özel-kamusal”lığı doğrudan üreten sistemler olduğu söylenebilir. Görece daha yeni, son dönem alışveriş merkezlerinin sokakla doğrudan ilişki kurma çabası kentsel mekân lehine bir gelişme olarak değerlendirilebilir, ancak kamusallığın önemli ölçüde özel mülkiyetin insafına tabi olduğu gerçeğini değiştirmez. Dolayısıyla Birmingham’da hükümetin bir kentsel Rönesans olarak değerlendirdiği Brindley Place’i satın alan Argent gibi kuruluşları Minton’ın, “kamusalın yön verdiği özel teşebbüsler” [publicly oriented private management] olarak isimlendirmesi yerindedir.30 Aslında birçok kent için geçerli olduğu gibi bu mekânlar kaykaycılara, patencilere, protestoculara, evsizlere, dilencilere kapalıdır. Zaten konu üzere düşünen birçoklarına göre hakiki bir kamusallık evsizlerin barınıp barınmaması ile kolayca test edilebilecek bir mekânsal kategoridir.31

Kamusallık, tasarlanmışın kurgulayamadığı yaşantıyı, mekâna yeniden yüklemeye çalışır. Tasarlanmış olanın kendini emanet ettiği analitik ve soyut kurulum araçları ve süreçleri en usta tasarımcının, en kolektif ekibin elinde dahi başattır. Yaşantının sağladığı mekânsal nitelik, ancak mekânı deneyimiyle kuşatan kullanıcıyla açığa çıkar; yaşantı ancak kullanıcının, deneyimleyenin dolayımıyla mekânı karakterize eder. Dolayısıyla kurulmuş bir tasarımcı zihni değil, doğrudan ve kendiliğinden bir deneyim, mekânı açığa çıkarır. Kamusal mekân, özel mekânda edinilen deneyimi otomatiğe bağlayan alışkanlıkların paranteze alınabileceği, deneyimin güncelliğine ve doğrudanlığına yer açılabilecek yaşantıyı potansiyel olarak içerir. Lefebvre’in32 tasarlanmış olanda yani ‘mekân temsiliyeti’nde gördüğü zafiyetin üstesinden ancak mekânı doğrudan deneyimleyenin yaşam alanının sınırları genişletilerek gelinebilir.

1. Anna Minton, Ground Control, Penguen Books, Londra, 2012, s. 196.

2. Minton, 2012, s. 4–5.

3. Minton, 2012, s. 9.

4. Anna Minton, “The Privatisation of Public Space”, RICS, 2006, s. 9.

5. Minton, 2012, s. 21.

6. Minton, 2012, s. 33.

7. BID (HIB; Hizmet İyileştirme Bölgeleri) için bkz. Göktuğ Morçöl ve Hamza Al, 2014, “Hizmet İyileştirme Bölgeleri: Türk Yerel Yönetim Sisteminde Uygulama Sorunları”, Akademik İncelemeler Dergisi (Journal of Academic Inquiries) cilt: 9, sayı: 1, 2014.

8. Minton, 2012, s. 41.

9. Minton, 2006, s. 18.

10. Minton, 2012, s. 44.

11. Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 35.

12. Lefebvre, 2014, s. 57.

13. Lefebvre, 2014, s. 63, 68.

14. Lefebvre, 2014, s. 63.

15. Lefebvre, 2014, s. 64.

16. Lefebvre, 2014, s. 64.

17. Lefebvre, 2014, s. 112.

18. Lefebvre, 2014, s. 125.

19. Lefebvre, 2014, s. 132.

20. Lefebvre, 2014, s. 231.

21. Minton, 2012, s. 53.

22. Lefebvre, 2014, s. 214.

23. ‘Boş içeren’e ilişkin kavramsallaştırma için bkz. Lefebvre, 2014, s. 188 ve bkz. metnin İngilizce çevirisi Henri Lefebvre, The Production of Space, Blackwell, Oxford, 1991, s. 170.

24. Sonradan insan eliyle üretilen olarak kültürün ikinci doğa olarak değerlendirilmesi için bkz. Susan Buck-Morss, Görmenin Diyalektiği; Walter Benjamin ve Pasajlar Projesi, Metis, İstanbul, 2010, s. 88, 89, 427.

25. Türkçe çeviride buradaki ifade çeviri zafiyeti nedeniyle anlaşılmamaktadır, İngilizce metinde bkz. Lefebvre, 1991, s. 229, Türkçe metinde bkz. Lefebvre, 2014, s. 241.

26. Minton, 2012, s. 63.

27. Minton, 2012, s. 71.

28. Lefebvre, Henri, Şehir Hakkı, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 94, 99.

29. Minton, 2006, s. 12.

30. Minton, 2006, s. 15.

31. Minton, 2006, s. 11.

32. bkz. Lefebvre, 2014, s. 247.

Anna Minton, Henri Lefebvre, kamusal alan, kent, Londra, özel alan, Sema Serim, şehir