illüstrasyon: Ruken Karakuş, 2020
İnşaat ve İntiharlar Ülkesi

İnşaatların nasıl ülkenin cehennemi hâline geldiğine dair içerisinde bulunduğumuz son hız değişen gündemde, yakın zaman önce çalıştığı inşaatta intihar eden bir işçiyle ilgili haber manşete gelmişti yine. Bu inşaat kentinde, dev inşaat ekosistemleri ve mega projelere bağlı binlerce hayat oluşmuştu artık. Ağın içerisindeki ufak bir hareket, bir başka yerde bir beton mikseri çalıştırıyordu.

İşte ben, tesadüfi bir şekilde kısa bir süreliğine ziyaret ettiğim aile evinde, basının hakkında tek harf bile yazmadığı bir olaya tanıklık ettim. Dev bir mega projenin tepesinde kırmızı tişörtlü, baretsiz, sarı yeleksiz, hiçbir iş güvenliği önlemi olmayan, etraftaki esnafla birlikte işçi olduğunu tahmin ettiğimiz biri duruyordu; çünkü bu kadar devasa ve etrafı duvarlarla çevrili, korunaklı bir inşaatın tepesine çıkabilmek, güvenlikleri, işçileri aşmak epey zor olurdu.

Gitmeme bir hafta kalmıştı ama tesadüflerin ve karşılaşmaların zamanı yoktur. Bu kırmızı, hareketli, canlı inşaat objesini görünce uzaktan bir şeylerin ters olduğunu anlıyor insan. Sokağımda durduğumda esnafın henüz hareketlenmeye başladığını, molaya çıkmış diğer işçilerin de kafelerde tartıştığını duydum, onlar dahi ne olduğuna akıl sır erdirmemişti. Bu kişi oraya intihar amaçlı mı çıkmıştı yoksa çalışıyor muydu, çalışıyorduysa ne işi vardı orada baretsiz ve yeleksiz? Bu devasa projelerde bir tarafta çalışan taşeron işçinin öteki taraftakinden haberinin olmaması normaldi pek tabii… Bir süre sonra polisler de geldi. Aşağıdaki kalabalık yukarıya bakıp gülerek tahminler yapmaya devam ediyordu. Kamusal alandaki intihar girişimlerine ilişkin beni şaşırtan şeylerden biri de budur; bunun bir mizah aracı olması.

Kırmızı tişörtlü işçi yaklaşık yarım saat boyunca 30-40 metre yükseklikte kalmaya devam etti; bu süre zarfında iki kat altından şantiye şefi ve diğer görevliler bağırarak onunla iletişime geçti. Duyduklarımızdan ve gördüklerimizden anladığımız, inmeyi ve onların dediğini yapmayı reddettiğiydi. Sebebi, tahmin ettiğim gibi, ülkenin en büyük inşaat firmalarından birinin işçilere maaşlarını aylardır ödememesiydi. Krizin ilk vurduğu yerler ülkenin en büyük gelir gider kapısı olan inşaat firmalarıydı, arkasındaki politik sebepler hayli tartışmalı olsa da. Olaydan sonra esnafla iletişim hâlindeki işçilerden duyduklarımız da bunu doğrular nitelikteydi.

Bu arada sokaktan eve geçiş yapmış, izlemeye tepedeki adamla hemen hemen aynı kotta olduğum penceremden devam etmeye başlamıştım. Bir süre sonra bir kat aşağıdan asansörle beyaz baretli ve belli ki yetkili biri geldi, olabileceği en yakın yerden tepedeki adamı inmesi için ikna etmeye çalıştı; ikna olmayan adam onlardan su istedi, verdiler. ‘Tepedeki adam’ diyorum, çünkü inşaatın geleceğini tahayyül etmek hiç kolay olmuyordu; sürekli yeni bir şeyler ekleniyor, proje değişiyordu. Bu sebeple çatı ya da döşeme yerine tepe demeyi tercih ettim. Bu kadar süre geçip, belediyenin yanı başında hatta aynı inşaatın uzantısı şeklinde devam eden, Türkiye’nin en dev inşaat şirketine karşı yapılan bu bireysel eylemi henüz hiçbir medya kuruluşu görmemişti. Yarım saatin sonunda, nüfuzlu olduğunu tahmin ettiğimiz biri geldi. Bu kişi ve etrafındakiler sonunda tepedeki adamı inmeye ikna etti. Eylemci istediğini almış görünüyordu, talepleri yerine getirilmiş olmalıydı.

Bu olayın salt bende yaptığı çağrışımla bağdaştırdığım, Ali Vatansever’in birkaç hafta önce izlediğim Saf adlı filmi de sinematografik olarak benzer bir anı sahneliyordu. Bu iki görüntü belleğimde superpoze oluyor, önümdeki gerçeklik ile filmdeki kurgunun birbirine karışmasına yol açıyordu. Filmin ana karakteri Kâmil, aç kalmamak için kentsel dönüşüme giren mahallesindeki mega inşaatlardan birine vinç operatörü olarak giriyor ve gelişen olaylarla karakterler belki de içinde bulunacaklarını hiç ummadıkları mekânlarda görünüyordu. Başkaldıran madunlar yüksek bir inşaatta mağdur ya da suçlu oluyordu.

eylem, inşaat, Ruken Karakuş