Gordon Matta-Clark

1. Hayatı Üzerine

Gordon Matta-Clark, 22 Haziran 1943’de New York’ta doğar. Ebeveyninin sanatçı kişilikleri, annesi Anne Clark’ın Amerikalı, babası Roberto Matta’nın Şilili olması (ki bu Matta-Clark’ın melezliğinin başlangıç noktası olarak yorumlanabilir, kültürel farklılık ve çarpışma onun için doğuştan tanıdıktır), çok düşkün olduğu ve hayatını sürekli bir şekilde etkilediği bilinen ikizi John Sebastian ‘Batan’1 bir yana, kimlik unsurlarına dair belki de en çarpıcı bilgi vaftiz babasının Marcel Duchamp2 olması.

Matta-Clark’ın ailesinin, ikizlerin doğumundan bir süre sonra ayrıldığı biliniyor. Anne Clark, ikizleri alıp Manhattan’a yerleşirken, Roberto Matta Paris’e gidiyor, ki bu da Matta-Clark’ın hayatının daha çocukluktan itibaren farklı şehirler, farklı insanlar ve farklı kültürler arasında yoğunlaşıp katmanlaştığının, dolayısıyla ötekileşme, farklılaşma ve dönüşme süreçlerinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Gordon Matta-Clark,
kaynak: Creators

Matta-Clark, Cornell Üniversitesi’nde mimarlık okur. Ancak ‘mimarlık’ kelimesinden anladığının ne kadar farklı olduğu, kavramı aynı vaftiz babası gibi nasıl söküp yerinden ettiği, dekonstrüksiyondan henüz bahsedilmeyen bir dünyada tüm ezberleri nasıl cesurca bozduğu, bu bağlamda üniversiteden aldığı mimarlık diplomasının ne derece ifadesiz ve anlamsız olduğu hayatının en önemli ve tanımlayıcı unsurları olarak kabul edilebilir. Cornell’deki mimarlık programının yürütücülerinden birisinin Colin Rowe3 olduğu bilinmektedir; söz konusu modernist mimarlık teorisyeninin Matta-Clark’ın hayatı boyunca verdiği eserler üzerinde son derece etkili olduğunu söylemek mümkün.

Cornell Üniversitesi’ni takiben Gordon Matta-Clark Fransa’ya gider ve bir yılını Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde Fransız edebiyatı okuyarak geçirir. Söz konusu yıl 1968'tir, dolayısıyla Matta-Clark kendisini öğrenci olaylarının arasında bulur. Zaten hayatında bulunan katmanlara bir yenisini eklemesi, onun için bir ‘doğru yerde ve doğru zamanda bulunma’ durumu, kişiliğini belirleme süreci içinde bir diğer şans unsuru olarak kabul edilebilir. Aynı ortam içerisinde Matta-Clark’ın Guy Debord ve Sitüasyonistler4 ile tanışması, felsefelerinden etkilenmesi ve onları özümsemesi hiç de şaşırtıcı değildir.

2. Détournement

Matta-Clark’ın sanat hayatı ve eserlerini tek kelimeyle tanımlama hatasına düşülecek olsa, acaba o kelime détournement olabilir mi? Soruyu cevaplamaya, détournement kelimesini eşelemekle başlamak doğru olur gibi görünüyor.

Kelime Fransızca. Günümüzde biraz daha özelleşmiş olsa da, anlamları bozma, amacı dışında kullanma, ele geçirme şeklinde sıralanabilir. Genel olarak, kapitalist sistemin medya ile ilişkisine eleştirel bakanların, düzenin kullandığı kitlesel iletişim araçlarını aynı yöntem ya da birkaç değişiklikle düzenin kendisini hedef alacak biçimde kullanması anlamına geliyor. Kelimeyi Matta-Clark üzerinden okuduğumuzda karşımıza sözlük anlamının ta kendisi çıkıyor. “Splitting” ve “Bingo”da banliyö evlerinin amacını saptıran Matta-Clark, “Window Blow Out”da tüm şehircilik anlayışını bozuyor, “Fake Estates”de parselleri ele geçirip yerinden ediyor, “Day’s End”de antrepoları yerinden ediyor. Matta-Clark, zamanla dekonstrüksiyon ile yer değiştirecek olan kelimeyi özümsüyor ve sanat anlayışının temeli hâline getiriyor. Belki de doğduğu andan itibaren içinde bulunduğu türlü ortamlarla gelişen anlayış, Sitüasyonistler ve kavramla tanıştıkça kendine bir yansıma buluyor, Matta-Clark’ın kafasındaki parçalar yerine oturuyor. Birazdan karşımıza gelecek olan tüm işleri de bu bağlamda birer yeni parça olarak kabul edilebilir.

3. Dil Üzerine

Yerinden edici, dönüştürücü, ezber bozucu Matta-Clark’ın, özellikle kariyerine başlarken, var olan en güçlü kurallar silsilesi ve en denetimci kontrol mekanizması olan ‘dil’ ile sorun yaşamayacağı düşünülemez. Matta-Clark, insan üretiminin kavramsal olarak yeniden belirlenebilmesi için, toplumun ideolojik kontrol ve şartlandırma mekanizması olan dilin de yerinden edilmesi gerektiğini düşünür. Bu bağlamda, harflerinin yerlerinin değiştirilmesiyle kelimelerin içinde barındırdığı virtüelin nasıl çoğaltılabileceğine ilişkin bir anagram geliştirir:

AN ARK KIT PUNCTURE 
ANARCHY TORTURE 
AN ARCTIC LECTURE 
AN ORCHID TEXTURE 
AN ART COLLECTOR

Yukarıdaki anagram dizisiyle dilin virtüel gücünü açığa çıkaran Matta-Clark’ın, tıpkı yapı ya da sanat eseri gibi dilin de her zaman başka bir şeye dönüşecek potansiyeli içinde taşıdığını ve bu şekilde otoriteyi zayıflatan bir adım atılabileceğini gösterdiğini söylemek fazla ileri gitmek olmasa gerek.

4. Fake Estates, 1973

1960’lı yılların sonunda Matta-Clark ve içinde bulunduğu mimar ve sanatçı grubunun zihnini entropi, metaforik aralık ve artık boşluk kavramları kurcalamaya başlar. 1970 yılında Matta-Clark’ın karşısına derdini anlatabilmesi için eşsiz bir fırsat çıkar.

New York’un kadastro planının yenilenip parsellerin yeniden belirginleşmesi ile şehirde kıyıda köşede kalmış artık alanlar, büyük parsellerle aynı muameleyi görmek suretiyle çeşitli fiyatlarda satışa sunulur. Bu parsellerin çoğu bir, iki metrekarelik, üzerine yapı yapılmak bir yana, ağaç bile dikilemeyecek kadar küçük boş alanlar içerir. Amerikan rüyası ve ona paralel olarak inşa edilen ‘toprak’ mitinin ne kadar gerçek hayata değmeyen bir kavram olduğunu ortaya çıkarmak adına Matta-Clark söz konusu artık alanları satın almaya girişir, bunun için ciddi bir servete gerek olmadığı da açıkça ortadadır. Parsel başına harcanan para 25 dolardan başlar ve 70 doları geçmez.

Arsaları satın alan sanatçı, buraları fotoğraflamak suretiyle belgeler ve vaziyet planları ile birlikte paftalayıp “Fake Estates” sergisini açar. Söz konusu eylem, onun zaten karşı olduğu mimarlık anlayışına ilk başkaldırışı olarak kabul edilebilir.

Gordon Matta-Clark,
“Reality Properties: Fake Estates” (1973), kaynak: Socks

Bu boşlukların metaforik olduğunu ve aslında hiçbir işe yaramadığını, dolayısıyla artık alandan başka bir şey olmadığı gibi, mülkiyet haritalarına işlenmesinin anlamsızlığını bu şekilde ifade eden Matta-Clark’ın aynı dönemde didiştiği entropi kavramı da söz konusu eylemi destekler.

Bilimsel anlamda düzensizlik enerjisi olarak ifade edilebilecek kavram, Matta-Clark’ın şehircilik anlayışının özü olarak kabul edilebilir. Matta-Clark’a göre şehir zaten düzensiz olmak ister, herhangi bir planlama anlayışı bunu değiştiremez ya da engelleyemez. Düzensizlik enerjisi, aynı suyun katı-sıvı-gaz hâllerinde doğal olarak bulunduğu gibi şehrin kendisinde de vardır, aynı maddeler gibi şehirler de mümkün olduğunca çok yer kaplama ve dağılma eğilimindedirler. Kavram, mimarlığın kendisine düpedüz ters düşen bir saldırı olarak görülebilir ve Matta-Clark’ın ‘namimarlık’ının [anarchitecture] oluşumunu ve yerinden ediciliğini kısaca özetler.

5. Food, 1971

Food (1971), kaynak: Art Nerd

Gordon Matta-Clark, Caroline Goodden’la birlikte 1971 yılında New York, SoHo’da Food isimli bir lokanta açar. Müdavimleri Matta-Clark’ın mimar ve sanatçı çevresinden olan lokantada yemek herkesin katkısıyla pişirilmektedir. Her gelen belirli bir malzeme getirir, bunları tencerelere atar ve ortaya çıkan yemeğin nasıl olabileceğine dair fikirler geliştirir, deneyler yaparlar. Ne de olsa yemek de şehir gibi olabilir; düzensiz ve karışık.

Burada biriken sanat çevresi Matta-Clark ile birlikte mimarlığa, var olan sanat anlayışına eleştirel şekilde yaklaşırken bir yandan da yeni bir oluşumun haberini vermektedirler.

6. Anarchitecture, 1973

Anarchitecture grubu, 1973 yılında Gordon Matta-Clark tarafından kurulur. Grupta Matta-Clark’ın yanında onunla aynı eleştirel sanat görüşünü paylaşan sanatçı ve mimarlar yer alır. Grup başka bir mimarlık anlayışının var olabileceğini göstermeye çalışmaktadır; öyle ki bu mimarlık hiçbir kalıba teslim olmamalı, hiçbir kural onu etkilememelidir. Var olan yapıları ve mimarlık anlayışını protesto etmek isteğindedirler.

Bazı mimarlar yapı yapmak suretiyle topluma bir katkı yaptıklarını düşünürken, Matta-Clark ve grup arkadaşları tam tersini düşünürler: Aslolan yıkmaktır. Bu, mimarlık içinde anarşist bir yaklaşım olarak okunabilir, zira anarchitecture kelimesinin kendisi anarchy ve architecture kelimelerinin birleşmesinden oluşmaktadır ve bu kuşkusuz gruba verilebilecek en iyi isimdir.

Düzenledikleri toplantılarda, mimariyi, mimarinin dışına atılmış, kullanım dışı olarak tanımlanmış artık mekânları, yüzeyin değiştirilmesinden ibaret kozmetik yaklaşımları, mekânların politik konumunu, özel mülkiyeti tartışıp ve bu konulara ilişkin projeler üretirler. Tasarımda otorite mimarlar ve onların sergilediği anlayış doğrultusunda zamansız, estetik kaygıdan başka bir şey taşımayan, farklılıkları yok edip homojenleştirmeye yönelik eğilimlere karşı durup, yıkarak yapmanın, mekânı sorgulamanın yollarını ararlar.

Matta-Clark’a göre mimarlık, düzensizlik içinde var olduğunda mümkündür. Bu saptama, şehrin kendisini mimarlığın nesnesi olmaktan çıkarıp öznesi hâline getirir. Bu bağlamda mimarın otoritesi kalmamalıdır, o yüzden yapmak yerine yıkmak, şehrin kendi dönüşümüne ayak uydurmak ve diğer yandan onu hayranlıkla izlemek gerekmektedir.

Bu yüzden bina kesen Matta-Clark geçiciliği zaten baştan kabul eder, hatta olumlar ve eserlerini bu doğrultuda üretir.

7. Bronx Floors, 1972–1973

“Bronx Floors”, Matta-Clark’ın somut bir bina üzerinde ilk çalışması olarak kabul edilebilir.

Sanatçı, bu çalışmasında yapılardaki iç dış ayrımını, mahremiyetten doğan kapalılığı, içe gizlenmiş konstrüksiyonun neden açıkça sergilenmediğini, yapıların aslında nasıl oluştuğunu, kullanılan malzemelerin yalnızca kullanıldıkları yere ait olmadığını ve tüm bunlar bağlamında okullarda mimarlık kuralları adına öğretilen her kavramı sorgulamıştır demek, aşırıya kaçmak olmayacaktır.

Matta-Clark, Bronx’ta terk edilmiş binaları alır, döşeme parçalarını kesip yerinden çıkarır. Böylelikle iç ve dış birbirine karıştığı gibi, mahremiyet ortadan kalkar. Bina konstrüksiyonunu açıkça ortaya serer. Kestiği döşeme parçalarını ayrı birer eleman olarak sergileyen Matta-Clark onları yerinden eder, sadece birer döşeme parçası olmadıklarını herkesin gözüne sokar. Ayrıca açtığı bu deliklerle daha önce orada bulunmayan geçitler yaratır, yapının kullanımını değiştirir, doğal ışığı içeri alarak alternatif görüntüler oluşmasını sağlar, gölgeleri birbirine karıştırır. O yapı artık başka bir yapıdır ve sürekli olarak değişime açıktır.

Gordon Matta-Clark,
“Bronx Floors” (1972-1973),
kaynak: CO2 * [art + sustainability]

8. Splitting, 1974 

İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir Amerikan banliyö evini ortadan ikiye kestiğinde Matta-Clark, yalnızca fiziksel bir eylemde bulunmaz. O kesik bir yandan evin içini ve dışını değiştirip onu başka bir yapıya dönüştürürken diğer yandan sanatçı, orta sınıf Amerikan banliyö evlerinin tipikliğini, bu şekilde arz edilen hayatın sıradan ve aynılaştırıcı özelliğini, banliyölerde yaşayan insanların prototipleştirilme sürecini, yani yapının kavramsallığını da yerinden eder.

Gordon Matta-Clark,
“Splitting” (1974),
kaynak: obsessive collectors archive

“Splitting”in, öncelikle fiziksel içeriğinden söz etmekte yarar var. Yapının ortasından açtığı kesikle Matta-Clark başka bir doğal ışık açısını evin içine sokarken, güneşin hareketiyle iç mekândaki sürekli dönüşümü garantiler. Yapı, kesikten sonra bir orta sınıf Amerikan banliyö evi olmaktan çıktığı gibi, başlı başına bir ev olmaktan da çıkmıştır aslında ya da mimarlık kitaplarında yazan ev tanımına artık uymamaktadır. Matta-Clark’ın da amacı tam olarak budur zaten: Ezber bozmak.

Kavramsal içeriği ise aynı şekilde güçlü, yaratıcı ve tatmin edicidir. Amerikan orta sınıfı diye bir şey yoktur aslında, aynı Amerikan banliyö evi diye bir şeyin olmadığı gibi. Tüm bu inşalara [construction] kategorik olarak karşı çıkan Matta-Clark’ın bunları yerle bir etmek [deconstruct] istemesinden daha doğal ne olabilir?

9. Bingo, 1974

Gordon Matta-Clark,
“Bingo” (1974),
kaynak: architectural ruminations

Matta-Clark, “Bingo”da aynı “Splitting”de olduğu gibi bir orta sınıf Amerikan banliyö evini alır, ön duvarını tamamen yıkar ve içini açar. Burada sorguladıklarını bir kez daha tekrarlamaya gerek yok, ancak önemini şu şekilde anlatmak mümkün: Dekonstrüksiyonun yalnızca kelimelerde var olduğu bir dünyada ona fiziksel boyutunu kazandıran Matta-Clark’dan birkaç yıl sonra, üç boyutlu dekonstrüksiyondan söz edilen bir dünyada, başka bir mimar Santa Monica’daki kendi evini benzer şekilde tasarlar ve o yapıyla adını duyurur. Sözünü ettiğimiz mimar, Frank Gehry. İki yapı arasındaki benzerlik çok etkileyici ve şaşırtıcıdır. Bu bağlamda Matta-Clark’ın bir anlamda Gehry’nin ilham kaynağı olduğunu söylemek mümkün.

Frank Gehry, Gehry House (1978),
kaynak: rdhworld

10. Day’s End, 1975

“Day’s End” çalışması bir hayli soru işareti barındırıyor içinde. Bunun en önemli sebebi, kendisine iş bittikten sonra verdiği zararlar için açılan milyonlarca dolarlık dava olabilir. Çalışma, liman ve antrepoların çok rağbet görmeye başladığı bir döneme rastlıyor. Şehir plancıları ve mimarlar, limanlara fonksiyon katmak, onları dönüştürmek, şehrin içine sokmak ve yenilemek adına restorasyon, rekonstrüksiyon ve benzeri birçok işlemi uygulayıp yapıları ve çevrelerini bir anlamda sterilize ederken; tüm bu şehircilik ve mimarlık anlayışından son derece rahatsız olan Matta-Clark, yapıyı alıyor, yan duvarında ovalimsi bir delik açıyor. Böylelikle hem doğal ışığı yapıya sokup su üzerindeki yansımalarıyla mekânı şiirselleştirirken, diğer yandan da eski antrepoların yeniden kullanımı için onları prototipleştirmekten daha başka çözüm yolları olduğunu gösteriyor.

“Day’s End” (1975),
fotoğraf: Alvin Baltrop,
kaynak: Pocket Review

11. Conical Intersect, 1975

Rue Beaubourg üzerindeki yapılar niteliksizlik, varoş olarak tanımlanabilecek derecede düşük kalite ve barındırdığı çeşitli tehlikeler sebebiyle yenilenmek üzere projelendirilirken, Gordon Matta-Clark’ın 1975 Paris Bienali’nde dikkat çekmek istediği başka şeyler mevcuttur.

Renzo Piano ve Richard Rogers tarafından tasarlanan Pompidou sanat merkezinin, bu sokaktaki 17. yüzyıl yapılarının yerine konumlandırılacak olması dolayısıyla başlayan şantiye hazırlıkları Matta-Clark’a aradığı fırsatı verir.

Şantiyeye bitişik yapının duvarına 45 derece eğikliğinde, sokağı görecek şekilde konik bir delik açan Matta-Clark, bir yandan 17. yüzyıl evlerine bakışı sabitlerken, diğer yandan da sokağa dikkat çeker. Sokakta gündelik yaşam sürmektedir ve bölge ne şekilde planlanırsa planlansın, sürmeye devam edecektir.

Matta-Clark, bir kez daha şehir planlamanın nasıl olması gerektiğini sorgular. Yıkılan yapıların yerine yapılacak olan sanat merkezi ile değişen bölgede otoritenin Piano ve Rogers ikilisi olmasına imkân yoktur. Otorite şehrin ta kendisi, yaşanan şey de gündelik hayattır. Sorgulanan bir kez daha mimarlığın öznesidir.

Gordon Matta-Clark,
“Conical Intersect” (1975),
kaynak: sfcinematheque.org

12. Window Blow-Out, 1976

1970’lerde New York’u vuran ekonomik kriz sonucu birçok binanın işlevini yitirmesini, yıkılmasını, yerine dikilen yapıların arkasında yatan politik duruşu ve modern mimarlığın gelip dayandığı ticaret ve sermaye odaklı konumu sertçe eleştiren Matta-Clark, 1976’da, o zaman Peter Eisenman’ın yöneticiliğini yaptığı Institute of Architecture and Urban Studies’de düzenlenen ve Michael Graves, Richard Meier gibi isimlerin katıldığı, kendisinin de kapalı beyaz birer kutu olan mekânlardan birine pencere açmak üzere davet edildiği sergiye, elinde bir pompalı tüfekle gidip merkezin camlarını yerle bir eder. Yıkılan camların yerine Bronx’un güneyinde yer alan bir housing project’de çocukların taşlarla kırdıkları camların fotoğraflarını büyütüp asar ve “bu adamlarla beraber okudum, Cornell’de hocam oldular ve temsil ettikleri her şeyden nefret ediyorum,” der.

Bu eylemiyle bir yandan kentin varoş ve harabelerindeki yaşama dikkat çekerken, diğer yandan zaten karşı olduğu steril mimarlık ve şehircilik anlayışına bir darbe daha indirir ve böylelikle söz konusu merkezde temsil edilen anlayışın kokuşmuşluğunu vurgulayıp onu yerinden eder.

Bu saldırıyı Nazi Almanyası’nın Kristallnacht’ına5 benzeten Peter Eisenman’ın tepkisi ise, mimarlık anlayışı bağlamında son derece düşündürücüdür.

13. Diğer İşler

“Bina kesen”, “namimar” Gordon Matta Clark, 1977 ve 1978’de “Office Baroque” ve “Circus-the Carribbean Orange” adını verdiği iki proje daha gerçekleştirmiştir. Çaydanlık şeklinde kestiği ofis binası ile portakal kabuğu gibi sarmal olarak kestiği konut yapısı son işleridir.

Söz konusu son iki işte kendisini tekrarladığından söz etmek mümkün, zira daha önceki işlerinin üzerine fikirsel bir yenilik koyduğunu söylemek zor gibi görünüyor. Yine de, fiziksel açıdan farklı mekânlar elde etmiş ve binalıktan çıkardığı binalarda etkileyici bir estetik yakalamıştır.

Gordon Matta-Clark,
“Office Baroque” (1977) ve
“Circus-the Caribbean Orange” (1978), kaynak: obsessive collectors archive

14. Son

Türlü başka okumaların, başka mimarlıkların, eşsiz ve her okunduğunda biraz daha eşsizleşen yapıların, öznesi kent olan bir mimarlığın, düzensizliğin, kendiliğindenliğin, karmaşıklığın ve dağınıklığın hayalini kuran Matta-Clark, 27 Ağustos 1978’de 35 yaşında öldüğünde, ardında fiziksel herhangi bir eser bırakmaz.

Geçicilik, yere özgülük, toplumsalın bireysele tercihi, otorite yoksunluğu, anonimite ve benzeri kavramlar üzerine inşa ettiği sanat anlayışı, her ne kadar ayakta duran yapıtlarından okunamıyor olsa da, ondan geriye müthiş bir teorik dağarcık kaldığına şüphe yok. Öteki ile karşılaşmayı olumlayan, mimarlığın tek yolunun buna izin vermek olduğunu söyleyen, toplamayan, yapmayan, yıkan, yerinden eden ve tüm bunları söz konusu sorunların aktif olarak tartışılmaya başlanacağı dönemden 20 yıl kadar önce, 1970’lerde yapan Matta-Clark, muhtemelen bugünlere gülümseyerek bakmaktadır.

1. Matta-Clark’ın çocukluğundan itibaren kendi enerjisinin yanında sönük, içe dönük ve sessiz ikizi Batan’dan ve onun hayatındaki tersliklerle beraber sonunda erken ölümünden kendisini sorumlu tuttuğu, hayatın ikizlere eşit davranmadığını düşündüğü ve ikizinin tüm bunlar sebebiyle onu derinden etkilediği biliniyor.

2. 1887–1968 arası yaşamış Fransız-Amerikalı sanatçı. 20. yüzyılın en önemli sanatçıları arasında kabul edilmiş, pop-art ve kavramsal sanatın ortaya çıkışında etkili olmuştur.

3. İngiliz mimarlık tarihçisi (1920–1999). Metinlerinde modernite ve gelenek arasındaki çatışmayı mimarlık ve şehircilik bağlamında inceler. Modern hareket, yani “Beyaz Mimarlık”a, özellikle Le Corbusier yapılarına hayranlık duymakla beraber teorik açıdan hareketin niçin gerçeklikten uzak olduğunu ve sona erdiğini araştırır ve anlatır. Özellikle modernist şehircilik anlayışını sert bir şekilde eleştiren Rowe, içinden şehrin kendisinin çıkarıldığı bir şehirciliğin dünyanın hiçbir yerinde uygulanmasının mümkün olmadığını söyler.

4. Sitüasyonistler, ortaya çıkış, hüküm sürüş ve yok oluşları 1957–1972 aralığına tekabül eden insan topluluğu olarak tanımlanabilirler. Adı konmuş bir akım olmayı inanışlarının özü gereği reddettiklerinden Situationism [Durumculuk] ismi yerine Situationist [Durumcu] ismini kullanmayı tercih ederler. Anarşist öğeler barındıran bu sanat akımının mottosu da fff’dir, ancak bu bir ironik misilleme şeklinde karşımıza form follows function olarak değil, form for fun olarak çıkar. Bu bağlamda akımın fonksiyonu reddettiğini anlamak zor değil. Paris’teki Internationale situationniste dergisinin çevresinde toplanan akımın kurucusu ve feshedeni Guy Debord’un tanımıyla akım tüm sanata, genel anlamda sanat kavramına devrimci bir bakış açısı ile yaklaşmaktadır.

5. 9 Kasım 1938 gecesi SS’ler ile Gestapo’nun, 24 saat sürecek Yahudi evlerini ve özellikle sinagogları yakıp yıkma eylemi. Bu sürede 7.500 kadar işyeri yok edildi, 250 kadar sinagog ateşe verildi. Çıkan çatışmalarda 91 Yahudi hayatını kaybetti, 3.000 Yahudi toplama kamplarına gönderildi, kötü şartlar sonucu 1.000 kadarı 3 ay sonra öldü. Cam kırıklarıyla dolan Yahudi mahallelerinin görüntüsü sebebiyle bu geceye “Kristal Gece” denir.

Aslı Can, Gordon Matta-Clark, kent, mimarlık, sanat, şehir