“Future-Fi” İçin
On Birinci Kez

29 Mayıs’ın ne yapsam bitmek bilmeyen gecelerinden biri olmasının nedeni, uyuyabildiğim o daracık aralığa bir sanrı gibi sızıp boğazımı sıkmasıydı. Kısa sürdü ama boynumda hissettiğim yumuşacık ellerin sıcaklığı yaklaşık bir saat boyunca geçmedi. İz bırakıp bırakmadığına bakmaya cesaret edemedim, sanki bakarsam o sıcaklık da dağılacaktı. Gerçi öyle sıktı ki, buna gerek de duymadım. Fakat acıtmadı, üzülmeden edemedim. Bir zamanlar ödümü koparan bu cezanın, zamanla bir alışkanlığa dönüşmesiydi huzurumu kaçıran. Acıtsın isterdim, hatta korkutmasını. İlkinde yaşattığı gibi.

Sıkanı görmesem de tanıyordum kuşkusuz. Her gece uykuya dalmadan önce göz kapaklarımın ardında imgesi beliren o. Bir gül ağacının önünde, arkası dönük, parmak uçlarını dikenlerin üstünde gezdirirken pek mutlu görünür, gülümser. Oysa dikenler parmak uçlarını kanatır… Sonra ansızın uzaktan gölgemi fark etmesiyle yüzü asılır, çeker gider önümden, o hâlde uykuya dalarım. Kimi zaman o kadarla yetinmeyip gelir işte, boğazıma yapışır. Belki yandığını sanıyordur. Hayır, yanmıyor. Eğer canımı yakmak istiyorsa artık fazlasını yapması gerek. Mesela daha sıkı sarılmalı boynuma, kısacık bir anla bırakmayıp daha uzun tutmalı ellerini, yapabiliyorsa yüzünü de göstermeli, gözlerime bakarak yapmalı her ne yapmak istiyorsa. O vakit yakar işte canımı, ödüm de kopar, karşı koyamam.

Gece, uçan bir halı gibi serilince ayaklarıma, üzerinde uzanıp yine müziğe sığınmaktan başka çare bulamadım. Karanlıkta, gözlerimi sımsıkı kapatarak Liquify’ın Lost in Time albümünü açtım ve her zamanki gibi upuzun kapanış parçası olan “Future-Fi”da takılıp kaldım, üst üste belki on kez dinledim. İçinde tek bir kelime dahi edilmemiş, insan sesiyle kirletilmemiş bu albüm sanki bir rüyaydı. Ne ki adının çağrışımından olmalı, insanı fi tarihine götürdüğünden bir türlü kapanmak bilmezdi. Beni kendine esir alan ise garip bir biçimde, sondaki birkaç nefeslik virajıydı; aslında sırf o kısım içindi dinleyip durmam.

Yaptığımın bir hata olduğunu biliyordum elbette; son anların görkemini hakkıyla deneyimlemek için albümü baştan açmak gerekirdi. Buna rağmen kimisi, “Madem her şey son birkaç nefes içindi, neden doğrudan orayı açmadın?” diye düşünebilir. Doğrusu ben de düşündüm; zirvedeki bir anlık manzaranın, eteğinden itibaren tırmanılmayan bir dağın tepesinde yalnızca boşluk olduğunu hatırlayınca düşünmekten vazgeçinceye dek. Aceleye gelmez çünkü güzelin yankısını işitmek, adım adım izini sürdüğün o yolda irade göstermeyi gerektirir. Oraya varmak, atılan her adımın, dökülen her damla terin yankısını taşımak, manzaranın emek ve sezgisini ilmek ilmek işleyen o yolda ödenen bedellerdir. En güzeli de bu yüzden, geriye dönüp bakınca “buna değdi” diyebilmektir. Değerse, o an göğüste genişleyen duygunun adıdır neşe. Değmezse de yerini bırakacağı tek şey, o güzeli ıskalamış olmanın getireceği kederdir.

Gönlümde belirenin neşe olduğunu fark ettiğim an, onu elden kaçırmak istemedim; dinleyebildiğim kadar dinlemem bundandır. Yine de biliyorum, yalnızca ilkiydi saf neşe, diğerleri ise basitçe onun birer taklidi. Her dinlememde o neşenin biraz daha silindiğini, benden biraz daha uzaklaştığını da biliyorum. Hatta bir zaman sonra öyle uzaklaşacak ki, ilkinden tamamen başka bir şeye, tüm güzelliği sömürülmüş bir yabancıya, geriye kuru gürültüsü kalmış tatsız bir alışkanlığa dönüşecek; içindeki o ilk yangından geriye sadece soğuk bir kül yığını kalmış gibi. Sonra ayrılacak yollarımız, bense başka bir dağın ardına düşeceğim.

Ne ki şimdi bu dağdayım ve o elimden kayıp gidinceye dek çıkabildiğim kadar yükseğe çıkmak istiyorum. Çünkü biliyorum ki bu da çok sürmüyor, tepeye vardığım an gerçekten de elimden kayıp gidiyor her şey. Korkunç bir hızla yere çakılıyorum, bir türlü manzaranın tadına varamıyorum doyasıya. Belki de durmaksızın tırmanmak istememin nedeni budur. “Future-Fi”, zirveye götürme vaadiyle aslında beni kandırıyor, oraya ulaştırsa bile bir an olsun tutunmama izin vermiyor. Future-Fi… Gözlerim manzaranın ucuna değer değmez, beni yeniden tırmanmam için aşağıya, en başa çekiyor.

Bu sayede onlarca kez dinliyorum onu, yoksa daha ilkinde bırakıp gideceğimi kendi de biliyor. Her şeyin farkında olduğumuz, kuralların çoktandır hiçleştiği bir oyun bu aramızdaki. Basitçe psikedelik bir etki demek gelmiyor içimden. Ama eğer ille de bir benzetme yapacaksam zihnim beni Pink Floyd’un benzersiz olan ilk dönemlerine; “Bike”ın kelimelerin bittiği, çalgısal sayıklamalarla dolu son demlerine fırlatıyor; o delice yankıların çocuksu bir çaresizlikle baş başa bıraktığı yere. Kuşkusuz Syd de biliyordu, bedensel düzen tamamen altüst olmadan, ruhsal dalgalanmanın çıplaklığına varılamıyor.

İşte o çıplaklığın müzik dilindeki feryadıydı benim işittiğim. Ama hayır, bu hissi onlarla sınırlarsam yazık olur. Karşımda baştan sona böylesine kusursuz yükselen, ayakları yere sağlam basan dağ gibi bir albüm varken, peki onun bu heybetini nereye koymalı? Az önce bir rüya demiştim onun için, oysa rüyalar bu kadar köşeli, bu kadar nizami olmaz ki… Bilmiyorum. Belki de bu yaşadığım yalnızca bir deneyim, kelimelerle kirletilemediğinden içinde tek söz geçmiyor. Aynı şeyi şimdi de bana yapıyor, ne zaman bir kalıba sokmaya yeltensem, dilim dolanıyor ve müzik, sarf ettiğim her kelimeyi tıpkı böyle kusarak avucuma bırakıyor.

Uykum geliyor yine. Tekrara düşüyorum. Sayıklıyorum sanki. Uyumak istiyorum. Acaba yine gelecek mi, o kanlı parmak uçlarıyla boynuma sarılmak için… Özlemle bekliyorum.

Liquify, Lost in Time (2021) ve
Pink Floyd,
The Piper at the Gates of Down albüm kapakları (1967)

çıplaklık, Hasan Orhan, Liquify, müzik, Pink Floyd