Óliver Laxe,
Sirât, 2025,
kaynak: IMDb

Çölde Yankılanan Nakarat: Sirât

Óliver Laxe’in Sirât (2025) filmi, yüzeyde kayıp kızını arayan bir baba ile oğlunun Kuzey Afrika çöllerindeki yolculuğunu izliyor. Ancak bu anlatı erken dağılıyor; geriye hikâyeden çok bir his, bir titreşim kalıyor. Küresel çöküş hissiyle birlikte çöl bir mekân olmaktan çıkıyor, düşüncenin işlediği bir yüzeye, devasa bir göçebelik alanına dönüşüyor.

Bu yüzeyde aile geçmişin ağırlığını değil, şimdinin baskısını taşıyor. Yas tutmaya değil, o anın aciliyetine yöneliyorlar; belirleyici olan geride bırakılan değil, önlerindeki an. Bu fark alışılmış aile dramasının yerini başka bir şeye bıraktığı anı işaret ediyor: Keder değil, açıklık.

Bu açıklığın içinde karşılaştıkları rave topluluğu, devletin kapma aygıtının sınırlar ve hiyerarşiler üzerinden kurduğu katı düzene karşı yönsüz, merkezsiz bir varoluş öneriyor. Bu sadece fiziksel bir hareket değil, düşüncede ve bedende de bir göçebelik hâli. Ancak yönsüzlük izsiz bir yüzey anlamına gelmiyor. Çöl, araçların geçişiyle oluşmuş belirsiz hatlar taşıyor: Rüzgârın silmeye başladığı, kimi yerde kaybolan, kimi yerde belirginleşen geçici izler. Grup bu izlerin üzerinde salınıyor; bir rota izlemekten çok, silinmek üzere olan çizgilerin üzerinde ilerliyor. Özgürlük tam da bu kararsızlıkta ortaya çıkıyor.

Laxe bu alanı yalnızca göstermiyor, sinemanın araçlarıyla kuruyor da. Geniş açılı, uzun ve sabırlı planlar çölü bir eksiklik olarak değil, bir yoğunluk alanı olarak hissettiriyor. Bu yoğunluk, tekno müzik devreye girdiğinde biçim değiştiriyor. Ses mekânı doldurmuyor; onu örgütlüyor. Hoparlörlerden yayılan ritim, kaosun ortasında geçici bir merkez kuruyor: Ses, sesten bir yurt inşa ediyor. Ancak bu yurt hiçbir zaman yerleşmiyor. Nakarat her çalındığında biraz farklı tınlıyor; ritim sürüyor ama aynı kalmıyor. Her vuruşta küçük bir sapma, küçük bir kırılma beliriyor. Tekrarın içindeki bu fark, bedenleri sabitlemek yerine çözüyor. Karakterlerde gördüğümüz eksik uzuvlar da bu noktada başka bir anlam kazanıyor: Bir eksiklikten çok, organizmanın dayattığı bütünlükten sıyrılma hâli. Bedenler bu farkın içinde çözülüyor: Dans bir ifade aracı olmaktan çıkıp bir eşik deneyimine dönüşüyor.

Filmin başlarında televizyonda kısa süreliğine beliren Kâbe’yi tavaf sahnesi bu ritmik örgütlenmenin başka bir düzlemdeki yankısı gibi işliyor. Dairesel hareket bireyi merkezden çıkarıp kolektif bir akışın parçası hâline getiriyor. Burada altı çizilen, inançtan çok ritim ve ritmin bedeni nasıl dönüştürdüğü.

Yol devam ediyor. Çöl boyunca silinip beliren izler dağa tırmanışta aniden katılaşıyor. Rota zorunlu hâle geliyor. Tam bu sertleşme anında felaket gerçekleşiyor: Çocuk uçurumdan düşerek hayatını kaybediyor. Bu ölüm yalnızca bir kayıp değil, filmin kurduğu akışın da kırılması.

Laxe melodrama yönelmiyor. Kamera geri çekiliyor. Cenaze yok, ritüel yok. Beden gömülemiyor; çöl onu kabul etmek yerine yutuyor. Gilles Deleuze’ün işaret ettiği gibi anlam derinlerde değil, yüzeyde beliriyor. Ölüm de burada yüzeyde kalıyor, çölün üzerindeki izler gibi: Görünür ama silinmeye açık, orada ama yerleşmeyen. Anlam çıplak bir kesintiye dönüşüyor.

Yardım istemek için ulaştıkları, terk edilmiş gibi görünen bir köyde bir çobanla karşılaşıyorlar. İletişim kurulamıyor; çoban sessizce uzaklaşıyor. Bu uzaklaşma dramatik değil, neredeyse doğal. Ama tam da bu doğallık bir şeyi açığa çıkarıyor: Çölün içe kapalı yerelliği ile grubun yaşadığı mutlak kopuş arasındaki mesafe. İki varoluş biçimi aynı yüzeyde yan yana geçiyor ama birbirine değmeden kayıyor.

Bu kesintinin ardından grup, yasını tutmak için yeniden müziğe ve dansa sığınmaya çalışıyor. Ritimle acıyı dönüştürmek, kaybı bedenin içinde eritmek isterken, bulundukları pürüzsüz alanın aslında bir mayın tarlası olduğunu fark ediyorlar. Yüzey değişmemiştir; çöl hâlâ aynı görünür. Ama artık her adım görünmez bir çizgiye bağlıdır. İlk patlamayla birlikte bu gerçek açığa çıkar ve yas ani ölümlerle bölünerek parçalanır. Pürüzsüz olanın altına yerleştirilmiş ölümcül düzen kendini dayatır. Devlet görünmezdir ama çizgileri bedenler üzerinden hissedilir. Özgürlük yerini hesaplanmış harekete bırakır. Filmin adını aldığı sirât burada somutlaşır: İnce, kırılgan ve geri dönüşsüz bir hat.

Finalde tren sahnesi bu sürecin sonucunu kristalize ediyor. Çölde silinip beliren geçici izlerin yerini artık sert ve değişmez demir raylar alıyor. İnsanlar bu çizgiye yerleştirilmiş vagonların üstünde istiflenmiş, yan yana ama kopuk ilerliyor. Bunlar artık yalnızca yol alan bedenler değil, savaşın yerinden ettiği göçmenler. Çölde kurulan göçebe varoluş, sonunda devletin kapma aygıtına yakalanıyor. Nakarat susmuş, ritim dağılmış. Kangding Ray’in müziği burada parçalanarak geri çekiliyor; çölde bedeni kolektif bir titreşime açan ses, tren yol aldıkça dağılırken çaresizlik hissini neredeyse fiziksel bir yoğunluğa taşıyor.

Ama Laxe yine de kesin bir kapanış sunmuyor. Kamera rayları takip ediyor. Çizgi ufukta yavaş yavaş silinmeye başlıyor. Ne kadar sabit görünürse görünsün, çöl onu da yutuyor.

Film bir yargıyla değil, bir ihtimalle kapanıyor: Çizgi kaybolduğunda geriye kalan şey bir son mu, yoksa yeni bir kaçış çizgisinin başlangıcı mı?

Óliver Laxe, çöl, film, Gilles Deleuze, İbrahim Akgül, rave, sinema, Sirât