Bir Sergi Görevlisinin Gözünden
Kalıpları Aşınca

İstiklal Caddesi’nde Meymenet Han’a yerleşen, 2018 yılı sonuna kadar da Vehbi Koç Vakfı’na ait çağdaş sanat alanı Arter olarak işleyen yapı Eylül 2019’da Meşher adıyla tekrar açıldı. Osmanlı Türkçesinde ‘sergi mekânı’ anlamına gelen Meşher, geniş bir ziyaretçi kitlesine ulaşmayı hedefleyen bir mekân. İstanbul’da yer alan diğer sergi mekânlarından ayrılmasını sağlayan en büyük özelliği ise tek bir tarzı, dönemi, zamanı benimsemeyip aksine yelpazesini genişleterek içeriğini zengin tutması.

Meşher binası,
fotoğraf: Efsa Aktar

Meşher ziyaretçilere kapılarını, küratörlüğünü Károly Aliotti ve Catherine Milner’ın yaptığı sıra dışı bir seramik sergisi olan Kalıpları Aşınca: Mit, Efsane ve Masallarla Avrupa’dan Çağdaş Seramik ile 13 Eylül 2019’da açtı. Bu sergiyi, mitlerin günümüzde ve gelecekte beden bulmuş hâlleriyle oluşturulan masalları konu alan bir çağdaş seramik sergisi olarak yorumlamak mümkün. Alışılagelen seramik sergileri çanak-çömlek gibi gündelik eşyaları konu alırken, bu sergi, yaratıcılığın sınırlarını zorlayarak kilin sınırsız bir malzeme olduğunu gösteren çalışmaları incelememize fırsat sunmasıyla fark yaratıyor. Bizi ürkütücü dünyaların içine sürüklerken bir yandan güzelliğiyle büyüleyen, diğer yandan gerçekçiliğiyle dehşet saçan, öte yandan sadeliğiyle hayranlık uyandıran işlerin yer aldığı serginin sanatçıları Malene Hartmann Rasmussen, Kim Simonsson, Phoebe Cummings, Vivian van Blerk, Bouke de Vries, Carolein Smit, Klara Kristalova, Bertozzi & Casoni, Christie Brown, Jørgen Haugen Sørensen, Elsa Sahal, Hugo Wilson ve Sam Bakewell.

Malene Hartmann Rasmussen’in
yapıtları

Sanatçıların malzemeye yaklaşımları bir yandan farklı bir yandan benzer özellikler barındırıyor. Örnek olarak Sam Bakewell’in kendini tedavi etmek amacıyla kile şekil vermesi, Jørgen Haugen Sørensen’in geçmiş travmalarını atlatmak için kille uğraşmaya ihtiyaç duyması, Christie Brown’un kili şekillendirmeyi kendini tanıma yöntemi olarak görmesi, Carolein Smit Smit’in de kendini keşfetme ve onu etkileyen şeylerin ne olduğunu bulma yöntemi olarak kille uğraşması, sanatçıların kille kurdukları kişisel ilişki bakımından benzeşen özellikleri. Öte yandan Sam Bakewell hem şekillendirme hem de pişirme sürecinde şansa ve kaosa yer verir ve Phoebe Cummings eserinin mekân içinde bozulmalar sonucu dökülmesine aldırış etmezken, Malene Hartmann Rasmussen malzeme üzerinde kontrol sahibi olmak isteyen bir tutum sergiliyor ve bu gibi yönleriyle de farklılaşıyorlar.

Carolein Smit, “Çılgın Aşk”

Bambaşka yaklaşımlara ve tekniklere sahip sanatçıların çok başarılı bir küratöryel çalışmayla harmanlanmış olması ve mekân içerisinde gezerken bütünlüğü bozacak bir his yaratılmaması da önemli bir nokta. Eserler, efsaneler ve masallarla oluşturulmuş hikâyeleriyle savaş, ölüm, adalet, toplumsal cinsiyet, din, psikanaliz gibi konulara değiniyor. Ustalıkla işlenmiş eserler alt metnini bilmeseniz dahi sizi anlatmak istediği dünyaya doğru çekiveriyor. Açıklama metni olmaksızın bir bakışta anlamlandırılması güç çağdaş eserlerden oluşan sergilerden sonra, izleyiciyi kolaylıkla kendi dünyasına çekebilen bu güçlü işlerin birlikteliği insana sanat tatmini kazandırıyor bana kalırsa.

Christie Brown’un bazı yapıtları

Sergide yer alan sanatçıların tarz ve teknik farklılıklarını, bende daha fazla merak uyandıran sanatçılar üzerinden değerlendirmek isterim. Phoebe Cummings, “Bezemeli Kronoloji” adlı işinde bir noktada seramik diyemeyeceğimiz bir çalışma sunuyor bize. Kile şekil verip kuruttuktan sonra parçaları bir araya getirerek sabitleyen sanatçı, faniliğimiz gibi gelip geçici, döngüsel olan hayatı ele alıyor. Mekân içerisindeki klimatolojik şartlar ve insan hareketleri gibi dış faktörlerin etkisiyle, pişirilmemiş, yalnızca kurutulmuş olan kil motifler yavaş yavaş bozunmaya uğruyor. Kasnaklarla gerilerek tavana asılmış olan çalışmadan yere parçacıklar düşmeye, parçacıkların renkleri solmaya ve genel formu değişmeye başlıyor. Yaşam döngüsünü destekleyecek şekilde yerde biriken kil parçacıkları da sulandırıldığı takdirde tekrar kullanılabilir hâle dönüşerek malzeme-anlam ilişkisi kuruluyor. Sanatçının bu işi gibi diğer birçok işi de aynı mantık üzerine kurulu. Kalıcılık esaslı olmayan bu çalışmaları kendi performansıyla var oluyor ve bununla beraber, ardında yeterince iz bırakmayı da başarıyor.

Phoebe Cummings, “Bezemeli Kronoloji”, fotoğraf: Hadiye Cangökçe

Bir başka yok oluş hikâyesine sahip sanatçı da Bouke de Vries. Kile şekil vermek yerine kırık seramikleri bir araya getirerek yeni bir şey elde etme yaklaşımında olan sanatçı, restoratörlük geçmişini destekleyecek biçimde değer kavramını sorguluyor. Kırık seramiğin ufalanarak bire bir eski hâline getirilmesinin güçlüğünden yola çıkarak, kırık olanın daha değerli ve ‘güzel’ olabileceği fikrini savunuyor. Kintsugi tekniğinden* de faydalanarak bu fikri kuvvetlendiriyor ve karşımıza bir atom bombası patladıktan sonra oluşan gazların mantar bulutunu koyuyor. Böylece küçük kırık seramik parçacıklarının birleştirilmesiyle elde edilmiş “Son Akşam Yemeği”nde sanatçı, teknolojinin gelişmesiyle güç gösterisine dönen günümüz dünyasının silahlanma arzusunu, savaşa ve yok etmeye olan meyili konu ediniyor.

Bouke de Vries, “Son Akşam Yemeği”
Bouke de Vries, “Son Akşam Yemeği”,
ayrıntı

Zihinsel bir devamlılık içerisinde Jørgen Haugen Sørensen’in yarattığı atmosferi tartışmak gerekiyor. Savaş, ölüm, adalet kavramlarını sorgulayan sanatçı küçüklüğünü II. Dünya Savaşı sırasında geçiriyor ve yaşadıklarını işlerine öyle bir şiddetle yansıtıyor ki herhangi bir açıklama yapılmadan dahi neden bahsettiğini kolaylıkla anlayabiliyorsunuz. Tarz olarak da bir heykeltıraş gibi çalıştığını söylüyor ve kil yığınını kazıyarak bir figür ortaya çıkardığını anlatıyor. Eserin anlamını tekniğine de yansıtarak şiddetli hislerle çalıştığını, iç dünyasındaki mücadeleyi ve kavgayı en iyi şekilde yansıttığını görebiliyoruz.

Jørgen Haugen Sørensen’in
bazı yapıtları
Jørgen Haugen Sørensen,
“Justitio IV”

Bütünüyle farklı bir dünyada yaşadıklarını düşündüğüm İtalyan ikili Bertozzi ve Casoni ise mükemmelliğin sınırlarını zorluyor. Kalıp tekniğiyle çalışan sanatçılar her nesnenin bire bir aynısını inanması güç bir gerçekçilikte işliyor ve 16. yüzyıl ressamı Giuseppe Arcimboldo’nun “Dört Mevsim” tablolarını kendi yorumlarıyla üç boyutlu hâle getiriyorlar. Bu dört mevsimle evrendeki doğal döngüye ve bir nevi 7. Kıta’ya atıfta bulunan “5. Mevsim”i yaratarak çağdaş sorunlara değiniyorlar. İnsanoğlunun zararlarından oluşan bu mevsim çöplerimiz, geri dönüştüremediğimiz materyallerimiz, kirliliklerimizden oluşuyor. “5. Mevsim” küratöryel bir dokunuş olarak dört mevsimin karşısında ve onlara dönük bir biçimde konumlanıyor. Bu da insanın gözünde adeta bir sorgulama anının fotoğrafını canlandırıyor. Bir başka okumayla da aslında ilkbahardan kışa doğru, gençlikten yaşlılığa evrilişi görebiliyoruz büstlerde. Direkt anlatımlı, titizlikle ve incelikle yapılmış bu serinin belki başında, belki sonunda okuyabileceğimiz bir iş daha var. Aynalı bir mekân ortasında “Güzel Kemik”, orijinal adıyla “Ossobello” yer alıyor. Bu altı işin, günümüzde en temel meselemiz olan kirlilik, doğal dengenin bozulması gibi ekolojik olumsuzluklara temellendirilen bir alt metni var. “5. Mevsim”den sonra muhtemel son olarak ya da mevsimler öncesinde bir yeniden doğuşu simgeleyen bu çalışma da izleyiciyi aynalar sayesinde kompozisyona dahil ederek bu alt metni pekiştiriyor.

Bertozzi & Casoni yapıtlarından
“Dört Mevsim” ve “5. Mevsim”
Bertozzi & Casoni, “Ossobello”

Bu bambaşka tarzlardaki sanatçıların incelikli işlerinin ardından aslında en az uğraşılmış gibi görünen, çoğu izleyicinin oyun hamuruna benzettiği “Okuyucu” işlerinden de bahsetmek istiyorum. Sam Bakewell’in bu serisi esasen sanatçının kendini tedavi etmek, zihnini boşaltmak ve işleri için yeni bir başlangıç yapabilmek amacıyla meydana gelmiş. Sanatçı, serisi için Parian isminde, eskiden Yunanistan’da kullanılan şimdi ise sentetik olarak İngiltere’de üretilen, kendinden sırlı bir görünüme sahip özel bir kil kullanıyor. Sanat tarihinde önemli yeri olan tablolara baktığında onu en çok etkileyen renkleri referans alarak kili bu pigmentlerle renklendirip, homojen hâle gelinceye dek yoğuruyor. Bu içi dolu kütleleri fırınlama esnasında patlama riskinden kurtarmak amacıyla dış mekânda hava şartlarına maruz bırakarak işinin kalınlığına ve yoğunluğuna göre dört ila dokuz aylık bir süreçte ürünlerin kendi doğal şeklini bulmasını sağlayıp kurutmaya bırakıyor ve böylece kendine yeni bir tarz belirliyor. İyice kuruttuğunu düşündüğü kütleleri bu süreç sonrası fırınlıyor. Pişirildiğinde oluşan yarıkları, kırılmaları ve çatlakları bu doğal sürecin bir parçası olarak görüyor; bu izleri hayatta karşımıza çıkan beklenmedik engellere, şartlara, koşullara benzetiyor. İnsanlığın mükemmel sonuçlar vermediği yeryüzü dünyasını çağrıştırarak fırınlama aşamasında bile işlerinde kaosa bir pay bırakıyor. Böylelikle bu işlemlerin tümü, Bakewell’in altını çizdiği anlamı destekliyor.

Sam Bakewell, “Okuyucu”

Kalıpları Aşınca sergisinde sergi görevlisi olarak yer aldığım için eserleri ve sanatçıları ayrıntılarıyla incelemenin yanında, ziyaretçileri de daha yakından gözlemleme ve onlarla diyalog kurma fırsatım oldu.

Her yaş grubunun dikkatini farklı yönleriyle çeken bu sergi, kapanış gününe dek geçen zamanda büyük ilgi topladı. Masalsı dünyasıyla Malene Hartmann Rasmussen ve Kim Simonsson’a dikkat kesilen çocuklar, Bertozzi & Casoni’nin görselliğinden etkilendi, Carolein Smit’in dans eden iskeletleriyle eğlendi, Sam Bakewell’in işlerini ise oyun hamuruyla yaptıkları şekillere benzettiler. Keyif alarak hayal güçlerini genişlettiler ve belki de fark etmeden bilinçaltlarına yeni temalar işlendi.

Yetişkinler cephesinde ise görsel etkinin yanında ölüm, savaş, adalet, hayat, toplumsal cinsiyet gibi, işlerin özünde yatan konular çok etkileyici bulundu. Eserlerin kolaylıkla anlamlandırılabilmesi, mekân atmosferlerinin de bu iletişimi desteklemesi beğenildi. Belki de çağdaş sanata daha çok aşina olmalarından dolayı genç yetişkinlerin görsel etkiden ziyade bu bağlama dikkat ettiğini, orta yaştaki yetişkinlerin ise bağlamı göz ardı etmemekle beraber görselliğe daha çok önem verdiğini gözlemledim.

Seramiğe özel ilgisi olan insanların, eserlerin üretim tekniklerini daha çok sorgulaması doğaldı. Bu izleyicilerin bazı eserlerin incelikli işlemeleri, incecik kırılgan formları ve sır teknikleriyle büyülenirken, bir grup eserin de büyüklükleri dikkate alındığında fırınlanma aşamasını nasıl bu denli sağlam ve muntazam tamamlayabildiği konusunda şaşkınlığa sürüklendiğini gözlemledim. Çoğu kez bu konulardaki meraklarını bize yönelttikleri soruları cevaplayarak gidermeye çalıştıysak da anlattıklarımıza ısrarla inanamayanların olması ilginç tepkilere ve diyaloglara yol açtı. Görselliği güçlü ve teknik açıdan zorlayıcı –“kalıpları aşan”– bu işlere herkesten çok seramikle ilgilenen ziyaretçiler dokunma arzusuyla yaklaştı ve çoğu, uyarılara rağmen, dokunmaktan kendini alamadı.

Ziyaretçilerle ilgili olarak bir diğer nokta, serginin eşzamanlı devam eden İstanbul Bienali ile çok fazla kıyaslanmasıydı. Konu ve tarz olarak herhangi bir (amaçlanmış) ortaklık söz konusu olmamasına rağmen bazı işlerde ortak anlamlar bulundu. Bienal sonrası Kalıpları Aşınca’yı gezen birçok ziyaretçi bu sergiyi daha çok beğendiğini dile getirdi. Bu konuda da benim fikrim, sergideki işlerin bienaldekilere göre daha kolay anlamlandırılabilir olmasıydı. Serginin bağlamının seramik sanatı olmasına ve işlerin bir tür üst anlatı olmaksızın, hatta tam tersine daha çok sanatçıların kişisel deneyimleriyle alakalı olmasına rağmen böyle bir geri dönüş almak düşündürücü. Belki de çağdaş sanatın politik, felsefi, ekolojik… sorgulamalarını bir kenara bırakmadan, sanatsal üretimin kendi iç dinamikleriyle ve teknikle daha çok haşır neşir olması gerekiyor. Böylece ululuk atfından, yüksek kültürle bağlarından ve büyük baş harfle yazılmaktan uzun zaman önce vazgeçtiğini iddia eden sanat, toplumla olan ilişkisini daha dolaysız kurmayı başarabilir.

Kalıpları Aşınca sergisi 22 Aralık’ta kapanmış olsa da ilgililer Beyond the Vessel adlı sergi kitabını inceleyebilir.

{tüm fotoğraflar aksi belirtilmedikçe: Gizem Öğüt}

* Kintsugi tekniği: Japon toz altın, gümüş veya platinle toz hâline getirilmiş veya karıştırılmış reçineyle kırık çömlekleri onarma sanatıdır. Bir felsefe olarak, bir nesnenin tarihinin bir parçası olarak kırılmasını ve onarımı ele alır.

Beyond the Vessel, Catherine Milner, Gizem Öğüt, Károly Aliotti, Meşher, sanat, seramik, sergi, ziyaretçi