Av ve İzdüşüm
Düzenli bir şekilde koşmanın hayatıma yeni girdiği söylenebilir. Yürümek, tırmanmak derken koşmaya başlamam hem çevremin hem de tesadüflerin etkisiyle oldu. Koşu yarışları da böylece yaşamımda yer buldu. Katıldığım yarışlardan biri olan Runfire Salt Lake Ultra Trail, Tuz Gölü’nün Eskil tarafında yaz sonlarına doğru gerçekleşti. Aksaray’a yapılan uzun bir otobüs yolculuğu sonrası, yarışın gerçekleşeceği yere gitmek için servisi beklerken bir önceki yarışta tanıştığım Selçuk’a denk geldim ve bankta onun yanında oturan bu yazının ilhamı Beste Gün Aslan’la tanıştım. Selçuk ve ben ne kadar uzunluktaki yarışlara kaydolduğumuzu konuşurken Beste’nin yüz mil (yüz altmış kilometre) koşacağını öğrendim. Afalladım. Bunun bir nedeni kendi koşacağım yarış dışında diğer koşulacak mesafeleri çok fazla incelememdi. Bir diğeriyse yüz altmış kilometrenin koşulması mümkün olmayan bir mesafe gibi gelmesiydi. Yarışın yapılacağı yere vardığımızda Selçuk, Beste ve ben çadırlarımızı yan yana kurduk. Beste’nin yarışı ilk başlayan yarıştı. Onun için inanılmaz heyecanlandım. Yarışı başlamadan sarılarak ayrıldık. Şaşkınlığımla birlikte inanılmaz bir hayranlık da duydum. Genel olarak tutkulu bir şekilde kendi yolunu çizme cesareti gösteren ve kendi kendine meydan okuyan insanlar bu duyguyu besliyor olabilirler mi? Benim için sanırım öyleler.
Ben kendi koşumu tamamlayıp dönüş için yola koyulduğumda Beste hâlâ yarışmaya, koşmaya devam ediyordu. Şaşkınlığım ve hayranlığım yarışmak için gölün üstüne çıktığında katlanarak arttı. Tuz Gölü’nün Eskil tarafının iklimi özellikle gittiğimiz dönemde çöl iklimi gibiydi. Gündüzleri saat dokuz, dokuz buçuk itibariyle sıcaklık yakıcı bir hâl almaya başlıyor ve bu durum öğlene doğru katlanarak artıyordu. Zeminin tuz olması, bütün bu sıcaklığı olduğu gibi yansıtarak etkisini daha da pekiştiriyordu. Akşamlarıysa sıcaklık inanılmaz düşüyor ve insanı üşütüyordu. Tuz kuma, kara benzer bir şekilde adımları ağırlaştırarak üzerinde hareket ederken bacakları, bedeni oldukça zorlayan bir zemin. Bu koşullara ek olarak dinlenip soluklanabileceğin, sığınabileceğin hiçbir gölgenin olmaması, bütün yarışı göz alabildiğince devam eden bir beyazlıkta sürdürmenin uzamsal körlüğünün yıldırıcılığı yüz altmış kilometrelik bir mesafeyi kat edilebilme cesaretini göstermenin inanılmaz olduğunu düşünmeme sebep oldu. Yarışmanın internet sitesinden Beste’yi takip ettim. Yarışı bitirdiğinde onunla gurur duydum. Gerçi o bu mesafeyi aynı yarışta yine Tuz Gölü’nün farklı bir bölgesinde daha önce de koşmuş ve bitirmişti. Ama bu benim için yepyeni bir şeydi.
Beste bu yarışın onun için önemi, anlamını ve yarıştaki deneyimlerini anlattığı bir metin kaleme aldı.1 Benim bu yazıyı yazma fikrini aklıma düşüren de onun deneyimine ilişkin paylaştıkları oldu. Yarışın uzunluğu ve zorlu koşulları beklenilebileceği üzere yarışanları yalnızca fiziksel değil, ruhsal ve mental olarak da oldukça zorluyor. Runfire Salt Lake Ultra Trail’da yüz altmış kilometre koşanlar için halüsinasyon görmek ortaklaşabilen bir deneyim. Beste metninde yarışın son turuna başladığında yeterince dinlenemediğinden bahsediyor, CP’lerin2 birinde güneşin etkisinin hafiflemesini bekledikten sonra yeniden koşmaya başladığını belirtiyor. Bunu takiben uzaktan bir koşucu gördüğünü, hatta bu koşucunun bizzat arkadaşı Erdem olduğunu düşünüyor. Uzaktan gördüğü bu koşucunun, CP’ye gidip geldiğini gözlemliyor. Yalnızlık onu çok yorduğu için biriyle birlikte dönebilme umudunun ona iyi geldiğini söyleyen Beste, koşuya el salladığına değiniyor. Bu noktada aslında parkurda son kalan kişi Beste ve yarışı bitirdiğinde Erdem’in yarışı çok daha önce, kırkıncı kilometrede bıraktığını öğreniyor.
Parkurun koşulları, Beste’nin yaşadığı fiziksel ve mental yorgunluk, yalnızlık hissiyle bir arkadaşını gördüğünü sanıp onunla dönebileceği umudundan güç aldığına ilişkin ifadeleri aklıma Üçüncü Kişi Sendromu’nu getirdi.3 Üçüncü Kişi Sendromu kabaca travmatik bir deneyim sırasında görünmeyen birinin yatıştırıcı ve destekleyici etkisi olarak tanımlanabilir. Bu sendromu araştıran bir nörobilim makalesi kalem alan Juanjo Villalba sendromun bir hayatta kalma mekanizması olup olmadığını sorgular.4
Villalba metninin başında efsanevi İtalyan dağcı Reinhold Messner’in Nanga Parbat’a ilk kez yaptığı tırmanıştan bahseder. Bu tırmanış, dağcının parlak sicilindeki acı bir deneyimdir. Söz konusu ekspedisyonda5 Messner, dünyanın en yüksek dağ duvarlarından kabul edilen Nanga Parbat’ın Rupal yüzünü tek başına tırmanmayı planlar. Ekspedisyondaki diğer kişilerin ve belki kendisinin de hırsları, bilgilerin sağlıklı bir şekilde paylaşılmaması zaten ölüm riski oldukça yüksek olan bu tip bir tırmanışı felakete çevirmek için adeta bir davetiyedir. Reinhold’un kardeşi Günther de ekspedisyonda onunla birliktedir. Reinhold kadar tecrübeli bir dağcı olmayan Günther, Reinhold Rupal yüzünü zirve için tırmanmaya başladıktan sonra onu takip eder ve abisine zirve için yetişir. Ancak Reinhold bu duruma sevinemez, Günther ona yetişmek için çok hızlı bir yükseliş gerçekleştirmiştir ki bu da onun irtifa hastalığına yakalanmasına sebep olacaktır. Zirve yaparlar ve nispeten daha kolay olan Diamir yüzünden inişe geçerler ancak Günther’in durumu hiç iyi değildir ve gittikçe de kötüleşir. Hep Reinhold’un arkasında kalmaya başlar. Reinhold’un da gücü tükendiği için onu zaman zaman gözden yitirir.
Messner kendi yaşadıklarını aktardığı 2018 tarihli The Naked Mountain adlı kitabında ifade ettiği üzere bu esnada değişik bir şeyler olmaya başlar. Messner inişte birdenbire yanlarında üçüncü bir dağcının belirdiğini ve onlarla onların hemen önünde iniş yaptığını ifade eder. Bu dağcının neye benzediğini tam çıkaramaz ama birinin olduğundan emindir; varlığını hisseder ve kanıta ihtiyaç duymaz. Üçüncü dağcı hiç konuşmaz ama bu Messner’i hiç korkutmaz. Orada onlara eşlik edebilecek başka birinin olma ihtimali yoktur ama bu hissettiği varlık, kardeşinin hayatına mal olan deneyimi atlatarak hayatta kalmasını sağlar. Messner’in deneyimi ona has bir duruma ilişkin değildir. Ernest Shecklton’da 1916’da iki diğer kişi ile gerçekleştirdiği Trans-Antarktika ekspedisyonunda benzer bir şey deneyimler. Otuz altı saat yeterli ekipman olmaksızın imkânsız soğuklarla mücadele ederek yardım isteyebilecekleri yere ulaşmak için gerçekleştirdikleri yolculukta çoğunlukla üç kişi değil de dört kişilermiş gibi hissettiğini, dördüncü kişinin onlarla konuşmadığını ama diğer iki kişi tarafından da hissedildiğini ve onların kurtulmasına yardım ettiğini ifade eder.
Messner ve Shecklton’ınkine benzer hikâyeleri bir araya toplayan The Third Man Factor başlıklı bir kitap bulunmaktadır. Bütün hikâyelerde ortak olan ölümün yakın bir gelecekte gerçekleşebileceğine ilişkin kuvvetli his ve inanılmaz bir yalnızlığın çaresizliğidir. Bu kitapta, Üçünü Kişi Sendromu’na ilişkin bir sürü farklı teori olduğundan bahsedilir. Hayatı tehdit eden aşırı bir durumla karşı karşıya kalındığında kişide o anda mevcut olmayan sakinlik, ferahlık ve aklı selim telkin eden, ele gelmez bir figür ortaya çıkmaktadır. Bunun duyusal bir illüzyon ya da halüsinasyon olabileceği kabul edilir. Bu illüzyon ya da halüsinasyonun sebebinin fiziksel çok fazla efor göstermenin ya da tekdüzeliğin medikal olarak kan şekerini düşürmesi, yüksek irtifanın beyinde ödeme neden olması gibi durumlar olduğu düşünülür. Ayrıca ortaya çıkan bu figürün bir koruyucu melek olarak da düşünülebileceği ileri sürülse de olayı deneyimleyen kişiler bu teoriye karşı çıkar.
Mesela Messner oldukça açık bir biçimde koruyucu melek fikrini reddeder ve bu durumun söz konusu tehlikeli koşullarda oldukça olağan olduğunu, bütün insanların bu koşullarda aynı ya da benzer duygularda olacağını, bedenin kişinin hayatta kalmasını sağlayacak şeyleri icat ettiğini ifade etmiştir. Başka bir dağcı olan Greg Child da bunun korkutucu bir duyumsama ya da doğaüstü bir durum gibi olmadığını, temelinin kişinin dışında değil içinde olduğunu belirtir. Şu ana kadar Üçüncü Kişi Sendromu’na ilişkin herkesin hemfikir olduğu bir tanım bulunmamaktadır.
Runfire Salt Lake Ultra Trail’a dönecek olursak: Beste’nin zorlu yarış koşullarında, yarışın sonlarına doğru çok yorulduğu ve kendini çok yalnız hissettiği bir anda ortaya çıkan figürü arkadaşı zannederek umutlanması Üçüncü Kişi Sendromu olarak tanımlanabilir mi bilmiyorum ama benim aklıma bu fenomeni getirdi.
Üçüncü Kişi Sendromu’yla ilk karşılaştığımdaysa aklıma isim benzerliği sebebiyle Üçüncü Adam (Kişi)6 Argümanı gelmişti. Üçüncü Kişi Argümanı Aristoteles’in, Platon’un idealar teorisine karşı ileri sürdüğü teknik bir itiraz. Burada amacım bu itirazı uzun uzun tartışmak değil onun neye ilişkin olduğuna işaret ederek bu doğrultuda Üçüncü Kişi Sendromu’yla ilişkilenebiliyor mu üzerine düşünmeye çalışmak. Üçüncü Kişi Argümanı’nın dayanağı Platon’un Parmenides adlı diyalogunda yer almaktadır. İdealar teorisine dair çoğu itiraz gibi bu durum da Platon’un kendisi tarafından dile getirilir. İdealar teorisinin ortaya atılmasının farklı nedenleri olduğu ileri sürülür. Bunlardan biri duyusal şeylerin sürekli bir akış ve yok oluş içinde olması, bilimin ise sabit değişmez her zaman kendisi ile aynı olan şeylere konu olmak zorunda olmasıdır. İdealar, ezeli ve ebedi, gayri maddi, tinsel, artmaz, eksilmez, hareketsiz, değişmez ve kalıcı varlıklardır. Platon, idealar ile duyusal nesneler arasındaki ilişkiyi de ele alır. İlk başlarda bu ilişkiyi tümel ile tikel arasındaki ilişki bağlamında ele alsa da daha sonra ideaların duyusal varlıklardan tamamen ayrı olduğunu ve bu ikilinin herhangi bir ortak özelliği olmadığını ileri sürer. Duyusal nesneler idealara benzemeye, onları taklit etmeye çalışır ama hiçbir zaman bunu başaramaz. İdealar mükemmeldir, duyusal nesneler ise kusurlu kopyalar. İdealar ve duyusal nesnelerin ilişkisi pay alma, hazır bulunma ve taklit etme şeklindedir. Aristoteles’in Üçüncü Kişi Argümanı’yla ileri sürdüğü itiraz da ifade edilen ilişki hâliyle ilgilidir; bu durum etkileşim problemi olarak da ifade edilebilir.
Aristoteles, Platon’un formal nedeni ortaya atmasının bir gelişme olduğunu kabul etse de Platon’nun birbirinden ayrı olduğunu ifade ettiği idealar ve duyusal nesneler arasındaki nedensellik ilişkisinin onun ileri sürdüğü şekillerde kurulmasının mümkün olmadığını söyler. Platon’a göre bir insan varsa bu insana insan olma özelliğini veren bir idea olmalıdır. Var olan insan ile insan ideası birbirinden farklı şeylerdir, dolayısıyla aralarındaki ilişkiyi kuracak üçüncü bir insanın ideasına ihtiyaç duyarlar. Eğer böyleyse bütün ilişkilerin kurulabilmesi için sonsuz tane ideaya ihtiyaç vardır ancak bu mümkün olamaz çünkü o zaman bilgiye sahip olma imkânı da ortadan kalkmaktadır. Bu sonsuz bir gerilemedir.
Her ne kadar tecrübe edenler tarafından Üçüncü Kişi Sendromu aşkınlıkla ilişkilendirilmemişse de yine de Üçüncü Adam Argümanı’na dair değinilenlerle birlikte bu sendroma dair bir iki şey daha söylemek belki de mümkündür. Bu sendromun deneyimlenmesi ölümün çok yakın bir gelecekte gerçekleşebileceğini yoğun olarak hissetmeyle ilişkili olduğu ve duyusal bir yanılsamaya dayandığı için akış ve yok oluşla ilişkili, hatta buna karşı geliştirilen bir direnç gibidir. Sendrom adeta dışsal şartların yaşamı tehdit ettiği anda kişinin, çaresizliğinin üstesinden gelme çabasının tezahürüdür. Kişinin hayata ve kendine tutunma çabasının formu tam olarak kestirilemeyen bir şekilde cisimleşmesidir.
Hayatı ölüm üzerinden ele almaya çalıştığımız her zaman ister istemez bir dolayıma muhtaç oluyoruz belki. Bu dolayım her zaman bir ilişkisizlik, temassızlık ya da çaresizliğe mi ilişkindir yoksa tam da bu şekilde mi hayatı kucaklayabiliyoruz? Bu, cazibesini yitirmeyen bir soru. İnsan hayatı kendi sonluluğu üzerinden düşündüğünde söz konusu olan hissetme ve anlamanın genişliği ve parlaklığı mıdır yoksa sonsuzluğa sonluluk üzerinden açılmaya çalışmanın sonu olmayan bir gerilemesi mi?
(Virgina Woolf’un babası Leslie Stephen’ın ünlü bir dağcı olduğunu yeni öğrendim – Rebecca Solnit’ten – Yol Aşkı’nda – Woolf dağlara tırmanışı romantik bulmasının mümkün olmadığını söylemiş – çocukluğundan beri odasında dağcı sopası ve duvarda babasının tırmandığı zirveleri gösteren alp dağlarıyla büyüdüğü için – sevdiğim yerler Londra ve bataklıklar demiş – anonimliği zarif ve çekici bir şey diye tanımlayan Woolf için belki gözünü zirvelere dikmek fazlaca ihtişam ve ihtiraslı bir benliğe işaret ediyordur – ünlü dağcı Reinhold Messner’in ilk Nanga Parbat deneyimine ilişkin çekilen aynı isimle filmde – ekspedisyonuna dahil oldukları doktorun dağın zirvesini fethetmek, ele geçirmek gibi söylemlerine karşı Messner – ben yalnızca oraya çıksam yeterli gibi bir cevap verir – film daha çok Messner’in olaya ilişkin anlatımlarına dayanak çekildiği için konuşma tam olarak bu şekilde mi gerçekleşti – böyle bir konuşma gerçekleşti mi bilinmez – ama tırmanmak – zirve yapmakla ilişkili olarak – ele geçirmek – fethetmek tavrı göz çarpan bir refleks – oysa belki yalnızca orada olmak yeterlidir.)
1. Beste Gün Aslan, “Runfire Salt Lake Ultra Trail 100 Mil Yarış Raporu”.
2. Checkpoint [Kontrol Noktaları] yarışlarda yarışmaya uygun olarak besin, sıvı ve medikal takviyenin sağlandığı alanlardır.
3. Bu sendrom Üçüncü Adam Sendromu (Faktörü) olarak biliniyor ancak toplumsal cinsiyet bağlamında “Adam” yerine “Kişi” demeyi daha tercih ettim. “Adam” yerine “Kişi” demenin bir anlam kaymasına da sebebiyet verdiğini düşünmüyorum.
4. Juanjo Villalba, “Third Man Syndrome: What is the strange presence that assists us in life-or-death moments?”, EL PAÍS English, 01.02.2025.
5. Ekspedisyon kabaca dağcılık sporunda özel bir amaçla yapılan uzun ve zorlu yolculuklara denir. Ancak sadece dağcılıkla sınırlı kalmaz ve farklı alt türleri mevcuttur.
6. Bunun da Üçüncü Adam Sendromu’na benzer bir şekilde Üçüncü Kişi Argümanı şeklinde ifade edilebileceğini düşünüyorum.
Aristoteles, Beste Gün Aslan, dağ, dağcılık, felsefe, koşmak, Lâl Hitay, Platon, Reinhold Messner, Üçüncü Kişi Sendromu, yürümek