Yalın yalnızlığın içindeki bedenler, farkında oldukları rahatsızlıktan kurtulmak için sürekli aşağı kaydırıyorlar. Ne için? Rüyadaki gibi koca bir boşluğun içine düşmek mi? Yaşadığımız huzursuzluktan kurtulmak için daha ne kadar dijitalleşebiliriz? Küçük çaplı bir kontrol kaybı yaşayarak, kendimizi akışa teslim etmek için vazgeçtiğimiz özgürlüğümüz ne kadar geri alınabilir? Kendimizi, kalıcı olarak, dijital hapishanelerle çevreliyoruz.
Bu hiper-bağlantı ortamında bağlantının bir anlığına kesilmesi korku mu verir, yoksa özgürleştirir mi? Hiç bağlantı diye bir şey olmasaydı, şu an nasıl bir deneyime sahip olurdun? Ağa bağlanmak gerçek ilişkilerimizi zedeliyor mu?
Teknolojiden arındırılmış mekânlar bir hayal olmanın ötesine geçebilir mi? Gerçekten kendi içinde fonksiyonel bir değeri olan alanlara dönüşebilirler mi? Bir an durup nefes alabileceğimiz, arınabileceğimiz yerler… Nasıl ki sigara içilmeyen alanlar varsa, teknolojiden arınmış alanlar neden olmasın?
Bu durumda teknolojinin bir süreliğine yokluğu bir azalma mı yaratır, yoksa artış mı?
Teknolojiden uzak olmak kaçışın temsili mi, yoksa hepimizin ihtiyacı olan gerçek bağlara alan açan bir yeniden kurulum mu?
Bu alanlara ne diyebiliriz? Belki rezonans alanları. Sinyalin olmadığı fakat farklı bir varoluşun titreştiği bir ara bölge.
Belki zaman burada daha yavaş titreşir. Bildirimler olmadan şimdi daha yoğun hissedilir. Konsantrasyon artabilir ve bir anlığına dikkat dağınıklığının önüne geçebiliriz. Sinyalin var olmadığı noktada varlık kendine bir yer bulur; temas ortaya çıkar. Dikkat süremizi geri kazanabiliriz. Bozulmuş zihin ritmimiz, nefes alabildiğimiz bu yerlerde yeniden akort edilebilir.
Peki, bu arındırılmış bölgeler tasarlanmışsa, hâlâ doğallıktan bahsedebilir miyiz? Yaşamın her anına sızmış olan teknolojiyi kendimizden ayırmak için mekânsal bir düzenleme yeterli olur mu?
Sessizliği yaşayabilmek için çeşitli yöntemlere başvuruyoruz. Bu, Arvo Pärt’ın bir eseri olabilir ya da bir meditasyon pratiği. Bu düzenlenmiş sessizlik anları bize kısa süreli bir rahatlama verebilir, bizi uyuşmuş hâlimizden geçici olarak çıkarabilir. Fakat tasarlanmış sessizlik ne kadar gerçektir?
Bu durumda şu soruyu yeniden sormak gerekir: Müdahale edilmemiş deneyim diye bir şey mümkün mü? Tasarladığımız rezonans alanları bize özgürlüğümüzü geri mi verir, yoksa geçici olarak içine girdiğimiz başka bir kontrol mekanizmasına mı dönüşür?
Ne içinde yaşadığımız teknolojik gerçeklik ne de yapay sessizlik anları kalıcıdır. Her şey, olduğu gibi, geçip gider. Bu durumda kısa süreli bir arınmanın ardından eski gerçekliğe dönüş kaçınılmaz mıdır?
Geri döndüğümüz yer neresi: Teknoloji mi, yoksa çürümüş alışkanlıkların coğrafyası mı?
Eğer bu geçicilik ortadan kalksaydı rezonans alanları hâlâ aynı anlamı taşır mıydı? İşlevselliklerini sürdürebilirler miydi? Her şey kontrastıyla birlikte var olur. Her şey gerilim ve rahatlama ekseninde çalışır. Sessizliğin yarattığı bu farkındalık bizi dönüştürecek mi? Kısa süreli bir arınma uzun vadeli bir değişim yaratabilir mi? Yoksa farkındalık sadece kısa süreli bir yanılsama mı?
Artırılmış yerine arındırılmış bir dünyanın mümkünlüğü ne kadar gerçek?
İçinde bulunduğumuz çağda bunu sorgulayabilecek bir noktada bile değiliz; çünkü teknolojiyle ilişkimiz her geçen gün daha bütünleşik hâle geliyor.
Teknolojiden geçici olarak uzaklaşmak bir eksiklik mi yaratır; belki de bir FOMO? Yoksa bizi arınmış bir hâle getirerek yeniden doğmuş bireyler mi yapar?
Bu arınma alanları gerçekten bir alternatif yaratabilir mi? Kendimizden kaçmadan daha huzurlu bir hayat mümkün mü?
Belki de bu ihtimal henüz tamamlanmamış bir düşünce olarak kalacak. Ya da o da tüm diğer şeyler gibi bir illüzyonun içinde kaybolup gidecek.
Can Aksan, dijital kültür, mekân, sessizlik, sosyal medya, teknoloji