Momo, Alsancak,
fotoğraf:
Cansu Pelin İşbilen
Perdelerin Açık Kalsın (mı?)

2015 yılında düşlerimi gerçekleştirme fırsatı vereceğini umduğum bir iş fırsatıyla sevdiğim şehir İzmir’e geri taşındım. İzmir’e döndüğüm zaman beklediğim İzmir’le karşılaşmadım. Ben değişmiştim, İzmir değişmişti; yeniden uyum sağlamamız altı ayımızı aldı. İstanbul’da yaşarken güçlü komşuluk ilişkilerim ve perdeleri kapatmadığım bir yaşantım vardı. Uyum sağlamak derken, bu yaşantıyı İzmir’de kurmaktan bahsediyorum.

İstanbul’da yaşadığım zemin kotundaki evim, kalın duvarlara sahip yığma bir yapı olduğu için hem yeterli ışık alabilmek hem de dışarıya baktığımda yoldan geçenleri, gökyüzünü, manzaram olan tarihi duvarı ya da yatak odamın yeşil arka bahçesiyle ardındaki Alman Sarayı’nı görebilmek amacıyla perdelerimi hep açık tutardım. Açık perdelerimden dolayı kendimi hiçbir zaman huzursuz hissetmedim. Perdelerin kapandığı tek zaman, ailemin beni ziyareti sırasındaki akşamlar olurdu. Yaşadığım sokakta hiçbir komşunun varlığından rahatsız olmadım, bilakis, karışan zillerden ötürü, alt komşum ve karşı komşum ile dayanışmanın ötesinde ve hâlâ devam eden dostluklar geliştirdik.

İzmir’deki evime yerleştiğimde sahip olduğum ilk eşya, ailemin getirdiği ‘kullanılmayan’ perdeler oldu. Yeni bir kentte kurgulamak istediğim yaşantının yansıması olacak evimde hoşuma gitmeyen perdelerin bir saat bile asılı durmasına katlanamadığım için ailemle münakaşaya girdiğimi hatırlıyorum. Zaten aradığım perdeleri bulmam yaklaşık iki ayımı aldı: İstediğim şey, belli bir geçirgenliği olup biraz mahremiyet yaratan, kişisel zevkime ters düşmeyen, rüzgârla havalanan ve basit bir görüntüye sahip perdelerdi… Ancak anladım ki; mefruşat sektörü geniş yelpazeye sahip ve bütçe isteyen bir sektörmüş. İki ayın sonunda, tülbent topundan kestirdiğim farklı renklerde çok parçalı perdecikler yerleştirdim evime. Beklediğime değdi doğrusu… Tabii bu süreçte “komşular ne der” endişesiyle bana dayatılan ‘kullanılmayan’ perdeler kataloğundaki her bir perdeyle mücadele verdiğimi itiraf etmeliyim.

İki buçuk senedir yaşadığım evim, İstanbul’dakine benzer bir sokakta bulunmasına rağmen, yaşantım fiziki olarak komşularla iç içe geçmiş durumda. Kim kiminle nasıl bir kavgaya tutuşmuş ya da mahalledeki son havadisler nedir, açık balkon kapımdan rahatlıkla duyuyorum. Onlar da beni duyuyor, biliyor. İstanbul’da olmayan balkonumu keyifle kullanıyor, İstanbul’daki gibi dostlarımı ağırlamayı sürdürüyorum. İlk zamanlarda bu durum biraz sıkıntı yaratsa da, bireysel çabalarımla geliştirdiğim komşuluk ilişkilerimin de katkısıyla, kurguladığım hayatı yaşamaya devam ediyorum.

Güneşli ve soğuk bir aralık günü, birçok kentli tarafından ‘tehlikeli’ olarak bilinen bölgedeki ofisimdeyim. Son zamanlarda her yerde gördüğüm ‘zebra’ desenli perdemin ardındaki Kadifekale manzarasına eşlik eden güvercinleri izliyorum. Biraz önce, on yıllık geçmişimizi hatırlatan sosyal medyanın vesilesiyle hatırını sorduğum dostumun yaşadığı kentte perdelerin mağduriyetine uğradığını öğrendim. Onu gören komşular* bir süredir, cinsel tercihleri sebebiyle çeşitli tacizde bulunuyormuş. Evinde kendisini huzurlu hissetmediği için bir süredir bir arkadaşında yaşadığını da ekledi. Bunu öğrendiğimde çok büyük öfke duydum. Perdelerin açık ya da kapalı olması, bireylerin hayatına müdahil olma hakkı verir mi diye düşündüm. Kendini ifşa etmekten ziyade, önü açık olduğu için perdelerini açık tutmayı tercih eden, böylece gökyüzüyle ve hayalleriyle ilişkisini sürekli kılan bir insandan söz ediyorum.

Yaşadığım toplumda ikircikli bir hâl görüyorum. Bir yandan, 2013’te yaşanan ve toplumsal olduğu kadar kişisel tarihimde de bir mihenk taşı olan Gezi olayları (buna ne demek gerek, hâlâ bilemiyorum) vesilesiyle uyanmaya başlamış bir toplum, bir yanda ise ucu nereye dayandığı bilinmeyen bir baskı zincirinin etki noktası olan, her gün çeşitli saçmalıklara maruz kalan ve duyduğunu, gördüğünü doğru sayan bir toplum var. Arada kalmışlık, beni çelişkilerle kuşatmış durumda. Kendimi iyi ya da kötü hissettiğim anların toplamı duygularımı sürekli yıpratmış şekilde, ‘yaşadım diyebilmek için’ çabalıyorum.

Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünen bir birey olarak, basit kuralların bir toplumun işini göreceğine dair bir inancım var. Küçük yüzeyler büyük basınç yapar; birer birer, birlikte gerçekleştireceğimiz hareketin etkisini göstereceği günü umutla bekliyorum.

Benim için keyifli bir yaşamın uzantısı açık perdelerdir. Yurtdışındayken, yemek saatinde bisikletimle yaşadığım kentin sokaklarında gezip açık perdelerin ardında yemek yemekte olan insanların gözümün önünden bir film şeridi gibi geçmesi bana çok büyük bir keyif verirdi. Bence sokakları yaşanır kılan özelliklerden birisi de konutların içindeki yaşantıların sokakla kurduğu görsel ilişkidir. Hatta, bu ilişkinin devamında bir iletişim ve dolayısıyla kültürel bir öğrenme süreci gerçekleşir. Bana göre, perdelerin açıklığı, içinde yaşayan insanların açıklıklarıyla paralellik gösterir. Bu yüzden, kimliklerimden ve yargılarımdan sıyrılıp gökyüzüyle olan ilişkimi sürekli kılmak için, perdelerimi açık tutmaya özen gösteriyorum.

* Bahsi geçen arkadaşım LGBT bireylerin yoğun yaşadığı bir semtte oturuyor; onu polise şikâyet eden komşusunun da kendisi gibi bir LGBT bireyi olması onu sarsan kritik noktadır.

Cansu Pelin İşbilen, gündelik hayat, pencere, perde