‘Mahallenin Delisi’ Nereye Gitti?
“Alayalı Hasan, daima güler, herkesten para ve sigara ister, ‘Hasan bir oynayıver’ diyenlere, sokak ve caddelerde çiftetelli oyunları yapardı. Başını aşağı yukarı hafifçe titreterek konuşurdu. Mahallede ne zaman güzel bir bayan görse, hemen kendini küt diye yere atar; bayılırdı. Kadınların koşarak evden kolonya getirip, yumuşak elleri ile yüzüne sürmeleri, ona büyük bir zevk verirdi. Bu nedenle uzun süre ayılmayı istemezdi. Alayalı Hasan mahalledeki çocuklar için de ayrıca bir eğlence kaynağı idi. Çocuklar ondan ‘Çekoslavakya’ kelimesini tekrarlamasını isterler; o da bazı harfleri doğru telâffuz edemediği için yarı şaka ‘çek kapıyı kökle’ diye cevap verirdi. Çocuklar ona ‘sirk’ dedirtmeye çalışır; o da ‘r’ harfini yuttuğu için, ağzından başka anlama gelen bir söz çıkardı. Mahallenin çocukları, genç bayanları buna katıla katıla gülerlerdi. Alayalı Hasan mahallede efendi efendi dolaşırdı. Kimseye bulaşmaz, kimseyi rahatsız etmezdi. Fakat, akıllılar onu hiç rahat bırakmazdı. […] Bunlardan daha birçok vardı. Ahmet Zogo, Çık Pazardan, İngilizceci, Doktor, Dibek ve diğerleri. Şimdi şöyle etrafıma bakıyorum da; artık her mahallenin bir delisi yok. Çarşıda, pazarda esnafın eğlencesi deliler, akıllılar ortalıkta görünmüyor. ‘Aaaa! Bizimki burada.’ dediğimiz biri yok. Yoksa hepimiz birer deli olduk da, onlar bizden korkup bir kenara mı gizlendiler, bilemiyorum. Bildiğim şey ‘delisiz Antalya’nın’ artık eskisi kadar eğlenceli olmadığı.”1

Psikoloji diplomam eski defterler ve fotokopilerin biriktiği kutulardan birinde tozlanadursun, delilik mefhumu benim için her zamanki güncelliğini ve gizemini koruyor. Deliliğin, biz adını koydukça, sınırlarını çizdikçe, kategorize ettikçe kaçan bir yanı olduğunu düşünüyorum. Öte yandan toplumların delilik ve deliler üzerine geliştirdiği söylemler ve pratikler daha rahat analiz edilebilir. Michel Foucault’nun ipuçlarını takip ederek güzide memleketimizin kolektif belleğinde delilerin izini sürmem bu sebeptendir.2 ‘Deli kimdir?’ gibi basit bir sorudan yola çıktığımda aklıma ilk düşen çocukluğumdaki sokaklardan hayal meyal hatırladığım ‘mahallenin delisi’ figürüydü. Psikoloji ve psikiyatri literatüründe adı geçmeyen ama bir zamanlar gündelik hayatımızda ve artık belleğimizde yer edinen mahallenin delisi kimdi ve nereye gitmişti? Onu takip ederek mekân, toplum ve birey ekseninde gündelik hayat ve kültüre dair neler söylenebilirdi? İşte bu sorularla düştüm ‘onun’ peşine.3

Sokaklarda artık mahallenin delisine pek rastlamayız. Türkiye’de deliliğin geçmişini anlatan resmi tarih anlatılarında da ona rastlayamayız. Tarih kitaplarına ve akademik araştırmalara bakarsanız, modern psikiyatrinin ülkemize iştirak ettiği ve ilk akıl hastanesinin açıldığı 1920’li yıllara kadar Anadolu’da kimsenin delirmediğine inanabilirsiniz, zira öncesine dair çok az söz söylerler. Ancak orta yaş ve üstü akrabalarınızla konuşursanız ya da sahaflarda karşılaşabileceğiniz yerel yazılı kaynakları, özellikle şehirleri anlatan eski kitapları ve dergileri karıştırırsanız mahalle delilerinin izlerini bulabilirsiniz. Örneğin, girizgâh niteliğinde eklediğim kesit, Antalya’yı tanıtan bir kitaptan alıntıdır. Araştırmalarım sırasında birçok şehir tanıtımı kitabında benzer şekilde delilerin anlatıldığı bölümlerle karşılaştım. Hatta Malatya’da 2000’li yılların başında birkaç edisyonu basılan bir deliler takvimine ve Dersim’de heykeli dikilen bir deliye rastladım. Peki artık sokaklarda pek karşılaşmadığımız bu kamusal figür, deli kimlikleri ve bu kimlikler üzerine geliştirilen politikalar konusunda bize ne anlatır? Ona artık rastlamıyor oluşumuz, geçmişten günümüze delilikle ve deliyle olan ilişkilenme biçimlerimize dair ne söyler?

“Delilerimiz Velilerimiz, Yerel Kültürümüz” (1999), 2000 takvimi,
hazırlayan: Hasan Özhan, Malatya,
kaynak: Malatya Forum

Mahallenin delisini insanlara sorduğunuzda epey belirgin bir profil çizerler. Mahallenin delisi, hayatını belli mahallelerde başıboş dolanarak geçirir. Genellikle üstü başı berduş, biraz tuhaf görünümlüdür ve ilgi çeken alışkanlıkları ya da tekrar ettiği davranışlarına bağlı olarak mahalleli tarafından ona yakıştırılan bir lakabı vardır. Mahallenin esnafı onu mutlaka tanır; işlerin kesat olduğu bir günde esnaf şakalarının öznesi olur, çoğu zamansa esnaf sayesinde karnı doyar, sigara içer. Kimi zaman ona mahalle içerisinde ufak tefek görevler verilir ve mahallenin gündelik yaşamına dahil edilir. Mahallenin çocukları da ne olduğunu tam anlayamadıkları bu kişiyi kimi zaman oyunlarına katar ancak genellikle onu alaya alma, korkutma ve kovalama eğilimindedir. Aksi huylu görünen deliler ise, tersine çocuklarda korku uyandırıp kaçışmalarına sebep olur. Kısacası, sosyal bir kimlik olarak mahallede günlük hayatın ve kültürün bir parçasıdır mahallenin delisi; hatta mahallenin ‘rengi’, ‘neşesi’ ya da ‘sembolü’ olarak anılır. Aslında tam da bu sebeple şehri tanıtan kitaplarda tanıdık simalar olarak kendilerine yer edinmişlerdir.

O mahallede dolaştıkça mahallelide merak uyandırır ve delirme sebeplerine dair efsanevi hikâyeler de mahallede dolaşır; kimisi fazla akıllı olduğundan ‘veli’ ilan edilir ve bir ermiş gibi hürmet edilir, kimisinin ‘aziz’ gibi doğaüstü güçleri olduğuna inanılır, kimisi de kara sevdaya düşmüş ‘mecnun’ olmuştur. Bazılarının akşam döneceği bir evi ve ona bakan biri vardır; bazılarınınsa mahalleli dışında kimsesi yoktur ve sokaklarda yaşar. Mahallenin delisi merak kadar acıma ve merhamet duyguları da uyandırır insanlarda. Bu yüzdendir ki mahalleli onu besler, giydirir ve kollar. Yani delinin günlük ihtiyaçları ve bakımı bir şekilde kolektif olarak karşılanır. Mahalleli için mahallenin delisi de mahallenin bir parçasıdır ve mahallenin diğer unsurları gibi korunup kollanması gerekir. ‘Normal’ insanlarla karşılaştırdığımızda, bu delilerin nadiren birilerine ya da bir şeye zarar verdikleri düşünülür. Bu sebeple ‘zararsız’ ve ‘kendi hâlinde’ olarak nitelendirilirler. Kısacası, bu kişiler mahallenin ‘tuhaf’ sakinleri olarak kendilerine has özellikleriyle kabul görür ve onlarla bağdaştırılan belirli duygular ve sosyal değerler çerçevesinde belirli sosyal ilişkilenme biçimleri kurulur.

Dersim’deki bu heykel,
Şewuşen adıyla tanınan ve sevilen
bir delinin anısına yapılmıştır,
kaynak: evrensel.net

Esasen ‘mahallenin delisi’ de ‘akıl hastası’ da deli kişiye atıfta bulunmak için kullanılır, ancak detaylı analiz ettiğimizde bu tabirlerin iki çeşit deli kimliğine işaret ettiğini ve bu kimliklerin birbirinden çarpıcı bir şekilde ayrıştığını görürüz. İnsanlara ‘akıl hastası kimdir?’ diye sorduğunuzda aldığınız cevaplar ve çizdikleri profil, mahallenin delisinden bir hayli farklıdır. Çoğunlukla ilk tepki ‘tehlikeli’ oldukları ve kapatılmaları gerektiği şeklindedir. Bu aslında pek şaşırtıcı değildir; çünkü akıl hastası tabiri modern psikiyatri ile birlikte gündelik dile girmiştir ve modern psikiyatri deliliğin bir hastalık olduğu ve delilerin zararlı, tehlikeli oldukları gerekçesiyle kapatılmaları ve tecrit edilmeleri gerektiği söylemi üzerine inşa edilmiştir.4 Her ne kadar günümüzdeki psikiyatrik dil bu söylemden uzaklaşmış olsa da, halk arasındaki popüler görüş bu yöndedir. Deliliğin bir hastalık olarak tıbbi açıdan ele alınması, tedavisi olduğu kanısını da yaygınlaştırmış ve dolayısıyla modern psikiyatri söylemi ülkemizde deli kimliğinin algılanmasında bir ikilik yaratmıştır; sokaklarımızda dolaşan bildik ve zararsız mahalle delilerine karşılık hastanelere kapatılması gereken anlaşılması güç ve zararlı akıl hastaları. Diğer bir deyişle, mahallenin delisi kamusal bir kimlik olarak, akıl hastası ise tıbbi ve kurumsal (hastane/klinik) bir kimlik olarak kurgulanır. Mahallenin delisi kamusal alanda ve o alanın bir parçası hatta aktörlerinden biri olarak var olabilirken, akıl hastası gündelik hayata ve kamusal alana dahil edilemeyecek kadar hasta olandır. İki kimliğin kurgulanış biçimlerindeki ayrılıklar, deliliğe yaklaşımımızı, deliyle kurulan iletişimin ve sosyal ilişkilerin biçimini ve delinin kapatılması üzerine görüşleri de etkiler. Mahallenin delisi mahalleli tarafından çocuklaştırma yoluyla benimsenerek mahallede yaşamını sürdürebilirken, akıl hastasının suç ve tehlikeyle ilişkilendirilerek dışlanması ve kapatılması meşrulaştırılır.

Araştırmam kapsamında konuştuğum insanlar, mahallenin delisinden bahsederken mahalle mefhumuna ve hatta ‘toplumsal vicdan’ ve ‘hoşgörü’ içeren ancak artık yok olmaya yüz tutmuş ‘mahalle kültürüne’ de pek çok atıfta bulundular. Mahalle eskiden komşuların ve esnafın birbirini tanıdığı, güvendiği ve dayanıştığı bir kamusal alanı temsil ederken günümüzde bunun hayli değiştiğini söylemek mümkün. Çoğumuz hâlâ mahallelerde yaşasak da sık sık taşınıyor ve ‘mahalle sakini’ statüsüne ulaşamıyoruz. Dolayısıyla ‘tanışıklık’ düzeyi çok düşük seviyede kalıyor, insanların birbirini tanıdığı ve kolladığı bir mahalle ortamı oluşmuyor. Bazılarımız ise, sokakla ve sokaktakilerle bağlantıyı koparan kapalı siteler ve rezidanslarda yaşamayı tercih ediyor. Kentlerdeki göçe bağlı nüfus artışı, kentsel büyüme ve neoliberal kentleşme süreçlerine bağlı olarak, hem mahallelerde hem de diğer kamusal alanlarda süregelen mekânsal, sosyal ve kültürel değişimler yaşanıyor. Örneğin, mahallelinin birbiriyle etkileşime girdiği veya toplanarak vakit geçirdiği mahalle kahvesi, çarşı ya da mahalle meydanı gibi alanlar artık birçok mahallede bulunmuyor. Ancak bu mekânlar tam da mahallenin delisinin vakit geçirdiği ve sosyalleştiği kamusal alanlar olarak karşımıza çıkar. Günümüzde ne deliyi tanıma, onunla iletişime geçme olanağı tanıyan bu tür alanlar ne de deliyi barındırabilecek, onun sorumluluğunu paylaşabilecek ve ona ‘sahip çıkacak’ bir mahalle halkı ya da böyle bir mahalle yapısı bulunuyor.

Mahallelerdeki mekânsal ve kültürel değişimi anlamak için, kamusal alan politikalarına yakından bakmamız gerekir. Kamusal alanın ekonomi politiği ve kent deneyimi üzerine yazan David Harvey’in vurguladığı gibi, özel ve kamusal alan arasında simbiyotik bir ilişki vardır; kamusal alanda yapılan her türlü düzenleme ve yeniden yapılandırmanın bu değişimi uygulayanlar açısından başarılı olabilmesi için, özel alanda karşılığını bulması ve meşrulaştırılması gerekir.5 Burada Harvey, ‘özel alan’ tabiriyle sadece özel mülke değil, bireylerin zihnine ve değişimin içselleştirilmesine atıfta bulunur. Sınıf ekseninde konuya yaklaşarak, 19. yüzyılda Haussmann tarafından Paris’in merkezinin burjuvazinin kullanımına uygun olarak baştan yaratılmasını öne çıkan bir vaka olarak inceler. Daha önceleri sınıflar arası karşılaşmaların yaşandığı ve etkileşime olanak sağlayan şehir merkezi ve kamusal alanların, sınıfsal olarak homojenize edilerek sadece burjuvazinin kullanımına uygun şekilde dönüştürülmesiyle kent deneyimi de değişim geçirir. Artık şık bulvarlar, lüks binalar ve pahalı café’lerle donatılan şehir merkezi, işçi sınıfı ve yoksulların barınabileceği ya da vakit geçirebileceği yerler değildir. Kaldı ki, önceleri aynı mahallelerde iç içe yaşarken işçi sınıfına karşı bir nevi sorumluluk hisseden ve mecburen iletişim içerisinde olan burjuvazinin zihninde de yoksulluk tahammül edilebilir bir imge olmaktan çıkar zamanla; onunla aynı alanı ve aynı semti paylaşmayı artık tahayyül edemez. Yoksullarla karşılaşmak gündelik kent deneyimi olmaktan çıkar ve üst tabakadan kişilerde öfke, suçluluk, korku ve güvensizlik gibi hisler doğuran bir durum olmaya başlar. İşte bu şekilde kamusal alandaki dönüşüm, bireylerin zihninde karşılığını bulur ve meşrulaşır. Mekânsal düzenlemelerle pekiştirilen ayrımcılık, zihinlerde de keskinleşir. 19. yüzyıl Paris’inde yoksullar ne ise, günümüz neoliberal kentlerinde evsizler ve diğer sokak insanları odur.

Neoliberal kentleşme süreçlerine paralel olarak, kentlerdeki suç ve şiddetin dramatize edilmesi ve buna bağlı olarak hızla yaygınlaşan güvenlik söylemleri üzerinden mahallelerde yeni toplumsal kontrol, düzenleme ve dışlama pratikleri ortaya çıkar. Neoliberal kent inşasının parçası olan kentsel gelişim-dönüşüm projeleri ve mutenalaştırma projeleri kamusal huzur ve güvenlik söylemleri ile ilintilendiriliyor ve kamusal alanlar birçok kentte hızla özelleştirilirken yeniden yapılandırılıyor. Mahalle çarşısının yerini AVM’ler, esnaf dükkânlarının yerini zincir işletmeler, evlerin yerini ise kapalı siteler ve hatta bir mahallenin tüm ögelerini, sokaktan karşılamaya alıştığınız tüm hizmetleri bünyesine sığdırdığını iddia eden rezidans projeleri alıyor. Bu doğrultuda kamusal alanlar, norm dışı kalarak ötekileştirilen sokak insanları ile sosyal karşılaşmaları ve etkileşimi sınırlandıran ve hatta minimum düzeye indiren biçimlerde dönüştürülüyor. Yine norm dışı kabul edilen deliler de bu uygulamalardan nasibini alıyor ve giderek kamusal alanların ve gündelik hayatın çeperlerine itiliyor. Delinin kamusal alandaki varlığı üzerine özel bir araştırma olmasa da sosyal kontrol mekanizmaları aracılığıyla etnik, toplumsal cinsiyet ya da sınıfsal açılardan kamusal alanlardan dışlanan çeşitli gruplar üzerine geniş bir literatür mevcut. Bu noktada, söylemde ‘kamusal’ olarak nitelendirilenin uygulamada hangi kamuya ait olduğu, hangi kesimlerin kamunun bir parçası sayılıp hangilerinin yok sayıldığı ve kimlerin kamusal olanda hakkı olduğu gibi soruların cevapları elbette ekonomi politik bağlam ve kentleşme politikalarına göre belirleniyor. Kamusal alanda olabildiğince homojen bir kitle hedefleniyor. Bunun sonucu olarak, yakın zamana kadar şehri tanıtan kitaplarda kendine yer edinen ve hatta şehrin sembolü olarak anlatılan deliler, artık şehrin mahallelerinde ve sokaklarında istenmiyor.

Sözün kısası, modern psikiyatri ve neoliberal kent politikaları, kendilerine özgü kamusal güvenlik söylemleri ve toplumsal kontrol ve düzenleme mekanizmaları yoluyla delinin dışlanmasını meşrulaştırır. Yakın geçmişte kamusal bir kimlik olan mahallenin delisinin ortadan kaybolmasında bu iki egemen söylem ve beraberinde getirdikleri pratikler birlikte etkili olur. Zira modern psikiyatrik söylem en başta deliliği hastalık, tehlike ve suç ile ilişkilendirmiş ve kapatılmasını uygun görmüştür; buna paralel olarak ‘temiz ve güvenli’ alanlar söyleminin eşlik ettiği neoliberal kentleşme pratikleri de kamusal alan olarak mahalleleri dönüştürerek, ‘tekinsiz’ görülen delilerin bu alanlardan uzaklaşmasına ön ayak olmuştur. Artık sokaklarda onunla karşılaşmasak bile mahallenin delisini hatırlamamız önemlidir. ‘Eski kültürel zenginliklerimiz’ ve benzeri mahalleyi ve mahallenin delisini romantize eden, salt nostaljik bir yâd etmeden bahsetmiyorum. Bize delilik ve deliler üzerine farklı perspektifler sunabilecek, daha devrimci bir hatırlama pratiği uygulamalıyız.6 Deliliğin ‘patolojik’ ya da ‘klinik’ olarak tanımlanmadığı dönemlerin araştırılması bu açıdan önem taşır. Çünkü delilik her zaman damgalanmış ve deliler hep farklı muamele görmüş olsalar da, mahallenin delisi onunla ilişkilenme biçimlerimiz açısından başka olanakların mümkün olduğunu bize hatırlatır. Delilerin akıl hastasına dönüşmeden ve sosyokültürel olarak dışlanmadan önce toplumsal ve gündelik hayatımızda başka kimliklerle ve başka türlü ilişkilenme biçimleriyle var oldukları tam olarak bu yüzden tarihe not düşülmelidir.

1. Çimrin, Hüseyin. Bir Zamanlar Antalya: Tarih, Gözlem ve Anılar (2. Bölüm, 3. Basım), Antalya: Antalya Ticaret ve Sanayi Odası, 2006.

2. Michel Foucault’nun bu alanda birçok araştırmaya ilham kaynağı olan, Batı medeniyetlerinde delilik üzerine ve özellikle de modern psikiyatrik söylem, bu söylemlere bağlı pratikler ve modern toplumlarda deliliğin tecrit edildiği mekânlara odaklanarak yaptığı sosyolojik arkeoloji çalışması için bkz. Foucault, Michel. Madness and Civilization: A History of Insanity in the Age of Reason. Çev. Richard Howard. New York: Vintage-Random House, 1988 (Fransızca ilk baskı 1961 yılında yapılmıştır). Foucault, iktidar, özne pozisyonları ve bilgi üretimi üzerinden disiplin mekanizmalarını analiz ettiği birçok incelemede, hapishane ve hastane gibi bu mekanizmaların sürekli yeniden üretildiği ve kusursuz bir şekilde işlediği mekânlar ve kurumlardan yola çıkmıştır. Ben de araştırmamı benzer bir yöntemle ancak tersi istikamette yürütmeyi, yani kurumlar yerine kamusal alana ve mahalleye yöneltmeyi tercih ettim.

3. Bu metin, yüksek lisans tezim kapsamında yaptığım saha araştırmalarına dayandırılarak hazırlanmıştır: Aysu Arıcan, ‘Deli’ Görüldü? Mahallenin Delisi Üzerine Söylemsel İzlekler ve Deli Kimliği Politikaları, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi, Eleştiri ve Kültür Araştırmaları Yüksek Lisans Tezi, 2013.

4. Foucault, Michel. “About the Concept of the ‘Dangerous Individual’ in Nineteenth-century Legal Psychiatry”. Eds. P. Rabinow (Series Ed.) & J.D. Faubion (Vol. Ed.), The Essential Works of Michel Foucault 1954–1984: Vol. 3 Power. New York: New Press, 1997. Foucault bu metninde, 19 yüzyılda psikiyatrinin bir disiplin olarak iktidarını kurmak ve pekiştirmek amacıyla, ‘suçun psikiyatrikleştirilmesi’ [psychiatrization of deliquency] olarak nitelendirdiği süreçlerle deliliği sosyal tehlike ve suç ile ilişkilendirerek toplumun güvenliği için bu bireylere ‘sağaltıcı kapatma’ pratikleri uygulanmasını nasıl meşrulaştırdığını detaylı olarak incelemiştir. Ancak adli istatistikler üzerine yapılan araştırmalar, akıl hastalarının toplumun geri kalanından daha tehlikeli olmadığını ve örneğin bir tanıdık tarafından öldürülme olasılığının bir akıl hastası tarafından öldürülme olasılığına oranla çok daha yüksek olduğunu göstermiştir (Parker, Ian ve diğ., Deconstructing Psychopathology, Thousand Oaks, CA: Sage, 1995).

5. Harvey, David. “The Political Economy of Public Space”. Eds. S.M. Low & N. Smith, The Politics of Public Space. New York: Routledge, 2006.

6. Devrimci bir hatırlama pratiği derken Walter Benjamin’in tarih kuramına atıfta bulunmadan geçmek olmaz. Modern tarih anlayışı içerisinde sadece teknolojik, ekonomik ve kültürel ilerlemeler kaydedilirken birçok olay ve grup ‘tarih dışına’ atılarak unutulmaya bırakılır. Mahallenin delisini de bu bağlamda Benjamin’in deyişiyle tarihin ‘kültürel atıkları’ içerisinde görebiliriz. Ancak Benjamin için objelerin, sosyal figürlerin ve deneyimlerin uçup giden imgesini yakalayarak kolektif belleğe kaydetmek, hem ilerlemeci tarih anlayışına hem de egemen söylemlere ve zümrelere karşı bir direniştir. Benjamin’in tarih kuramı başlı başlına bir sonraki yazının konusu olacak, ancak Benjamin’in kendisinden dinlemek isteyenler için Nurdan Gürbilek derlemesi olan Son Bakışta Aşk: Walter Benjamin’den Seçme Yazılar (Metis Yayınları) keyifli bir okuma olabilir.

{Fold içindeki imge: “Double Self Portrait”, Egon Schiele, 1915, kaynak: WikiArt}

Aysu Arıcan, delilik, gündelik hayat, kamusal alan, kent, mahalle, normallik, şehir