İmece ve İmge Edimi

“Dünya, bedensel ve zihinsel yaşam pratiğimiz ve iletişimin niteliği, bir iç ortam kodu olarak, ezoterik anlamlarla tanımlanmış ekonomik faktörleri teşvik etmek amacıyla dönüştürülmekte. Söz konusu kodlanmış yapılar, had safhada karmaşık hiper-mimarilere bölümlenerek günlük hayatı, gösterge dolaşımının mutlak aşırılığıyla kaplı görünmez süreçler olmaya itmekte ve zamanı ivmelendirmekte. Günlük hayat varlığını bir ‘prostetik sentez’ olarak, sentetik ögelerin eş anlılığı ve senkronizasyonuyla ya da yapay cehennemlerin ve simülasyonun bilişsel ve duysal olanı sömürmesiyle sürdürmekte. Anlamdan, sıradan olandan ve kolektif yaşanmışlıklardan ziyade akımın izinin korunmasına ve dengelenmesine yoğunlaşan, otomatik yazı makineleri ve tam zamanlı sistemlerden oluşan dijital dolaşım takip sistemleri, ayrık üretim sistemlerini birbirlerine bağlıyor. Bunun sonucu olarak, içsel devinimi ve bir kayıt cihazından bir başka okuma cihazına kodlama ve çözümleme döngüsüyle aktarılabilirliği sayesinde imge üretimi, dilsel bir kurallar dizinine dönüşmüş durumda.”1

Platon’un ‘bilgelik ortamı’ için tanımladığı ve geliştirdiği ‘akademi’ fikrinin bir olumlaması gibi biz de küçük bir bölüm —MSGSÜ Grafik Tasarım Bölümü— olarak, evrensel bir bakış açısı ile eğitimin ‘tüm taraflarla bütünleşik’ bir eylem olduğuna da inanarak, Grafist adını verdiğimiz bir ‘imece’ çalışma ortaya koyduk. 22 yıl önce başlattığımız ve geliştirdiğimiz bu inisiyatif akademik eğitimin yanı sıra alternatif bir yöntem olarak deneysel ve kuramsal çalışmalar yapabilme yolunda iyi bir örnektir.

Grafist’in —tasarım aktörlerinin gönüllü işbirliği bağlamında bir araya gelmesini sağladığımız bir platform olmakla birlikte— yaşamın içinden paylaşmaya değer bir durumu öne çıkarmak, araştırmak, eyleme geçirmek için tasarım bilgisinin kullanımına ilişkin bir deneyim paylaşımı ve ‘eleştiri’ dinamiğini teşvik etmek için ufuk açıcı bir çalışma alanı olduğunun da altını bir kez daha çizmek isterim.

Okul sadece akademik bilginin öğrenildiği bir ‘yapı’ değildir. Okul tüm etkin durumlara karşın akıl yürüterek, rasyonel çözümleri üretebilme deneyimi kazandığımız, fikrini geliştirdiğimiz eylem alanıdır. Ve aynı zamanda yaşamı anlamlandırabilmek için, tartışıp yorumlayabileceğimiz, deneyimlerimizle güç kazanacağımız bir ortamdır da.

Foucault’nun biyoiktidar önermesinin2 en yoğun şekilde edimselleştiği ve eşzamanlı olarak Agamben’in ‘kamp’3 fikrinin post-liberal bağlamda hazırlanmış haz alanlarında (post-modern gettolar, sanal ortam gerçekliği, yeni uzam fikirleri, ekonomik işbirliği alanları ve yeni tüketim ortaklıkları) karşılık bulduğu bir gerçeklik dönemindeyiz.

Benjamin Egger, Forced Trauma
[Zoraki Travma], videodan kare,
HD video, 12:46, 2012,
kaynak: Benjamin Egger

Tasarlanmış özelleşmiş alanlar, yeni kentsel mekânlar, kuluçka merkezleri, bölgesel ve küresel ağlar benzeri birçok tasarlanmış durum ve alan fikri bağlamında kendisini, kendi yarattığı gettoya hapseden insan.

Claire Bishop’un 2013 yılında başladığı “OS XXI” adlı etkinliğin başlığı, bilgisayar işletim sistemleri ve 21. yüzyıl toplumunda kişisel bilgisayarların baskınlığı hakkında açık bir referanstır. Bishop zamanında bir soru soruyor: “Doğal ve dijitalin birbirinden kopmaz bir biçimde iç içe geçtiği bir ortamda sanatı nasıl üretiyor ve tüketiyoruz?”

Elbette, burada ‘yaratıcılık’ paydasında bütün bu soruları sormaktayız.

Bishop sorar: “Sanatçı, yaratıcı ve kitle ne demek, farklı dönemlerden gelen seslerin, görüntülerin ve medyanın hayatımızın durdurulamaz remiksine yenildiği bir çağda ne anlama geliyor? Bu karma ortamın estetiği nedir ve bunun hakkında konuşmak için hangi dili kullanabiliriz? Sanat tarihçisinin araçları yeterli mi, yoksa sanatın ve bilimin diğer dallarından esinlenerek yeni yöntemler ve teknikler aramaya mı ihtiyacımız var?”

Bishop, Artifical Hells [Yapay Cehennemler]4 kitabında bunların tümüne değinir ve sosyal politik işbirliklerinin öneminin yaratıcı alanlarda çalışanlar tarafından keşfedildiğini hatırlatır. Elbette bu direnişin, kapitalizmin dayattığı normlara karşı yeni bir direncin geliştirilmesi eylemi olduğunu hatırlamak yerinde olacaktır.

Benjamin Egger, Forced Trauma
[Zoraki Travma], video yerleştirmesi (2012),
duvar kâğıdı: Detroit Free Press,
22 Nisan 1979
Benjamin Egger, Forced Trauma
[Zoraki Travma], yerleştirme görüntüsü: Siemens Sanat, “Yaratıcı Asamblajlar: Estetik Ekonomiyle Buluşursa ya da
Ortak Noktalarının İncelenmesi.”
Sergi, 5 Şubat–5 Mart 2013 tarihleri arasında, Dimitrina Sevova, T. Melih Görgün, Mürteza Fidan eş küratörlüğünde gerçekleştirilmiştir.

Bishop’un sorusunda dikkat çekici unsur, tüketim mekanizması hâline getirilen ve salt ‘imge’ olarak kendi kendisi tarafından kuşatılan insanoğlunun, ideolojinin egemenliği ve esaretinde geliştirilen tasarım fikrine karşı inisiyatifler geliştirme çabasının farkında olup olmadığıdır. Bu durum, adeta Fransız film yapımcısı ve yazarı Guy Debord’un The Society of the Spectacle (1967) [Gösteri Toplumu] adlı filminde ele aldığı kapitalizmin yabancılaştırıcı ve bölücü etkilerinin bir ifadesi ve ortaklaşa üretilen ‘durumların’ teoriye geçmesidir. Soldaki pek çok sanatçı ve küratör için Debord’un eleştirisi, ‘katılımın’ bir proje olarak neden önemli olduğunun temelini vurgular.

Yine Bishop’tan alıntıladığımız şekliyle, 1990’ların ilişkisel sanatını tarif eden küratör Nicolas Bourriaud da, ana referans noktası olarak ‘gösteri’ kavramına işaret eder: “Bugün, olağanüstü gelişimin çok daha ileri aşamasındayız: Birey, pasif ve tamamen tekrar eden bir statüden, piyasa güçleri tarafından kendisine verilen asgari faaliyete kaymıştır.” Bu söylem insanın kendini yeniden modelleyerek bir imge oluşturması ve bunun kolaylığını ideolojinin emrine sunmasıdır. Yani ‘tasarlanmış dünya ve tasarlanmış insan’ bu kolay elde edilebilirliği sağlamaktadır.

Jacques Rancière, Aydınlanma’dan bu yana anladığımız şekliyle sanat sisteminin, “estetik sanat rejimi” olarak adlandırdığı bir sistem olduğunu ileri sürerken, ‘özerklik’ (sanatın, araçlar ve nesneler arasındaki ilişkilerden ayrı ele alınma arzusu) ve ‘heteronomi’ (yani sanat ve yaşamın bulanıklaşması) arasındaki gerilim ve kafa karışıklığı üzerinde durmaktadır.

Bu yıl içinde gerçekleşecek olan 4. Tasarım Bienali’nin kavramsal çerçevesindeki bir cümleye dikkat çekmek isterim: “İşinize de, aklınıza da sahip çıkabilmenin tek yolunun hayat boyu öğrenmeye devam etmek olduğu söylenip duruyor. Karatahtaların, sözlülerin, ezberlenmiş çarpım tablolarının, ceplerimizdeki cıvıl cıvıl eğlencelikler karşında en ufak bir şansı kalmadı. Bu esnada makinelerin kendileri de öğrenmeye başladılar.”

Bizi esir alan imge ‘değer’ olarak gerçekle yer değiştirmekte ve artık tek başına gücü temsil etmektedir.

Gençlere tavsiyem odur ki, gerçekliğin modeliyle yer değiştirdiği bu dönemler hep yaşanacaktır. Ancak, imgenin ve imgenin ideolojisinin sizi esir almasına müsaade etmeyin.5

Elodie Pong, After the Empire,
HD
video loop, 13:50, 2008 (Elodie Pong
ve Freymond-Guth Fine Arts izniyle).

1. Dimitrina Sevova, Mürteza Fidan, T. Melih Görgün; “Yaratıcı Asamblajlar: Estetik Ekonomiyle Buluşursa ya da Ortak Noktalarının İncelenmesi.” Metin, Siemens Sanat’ta 5 Şubat–5 Mart 2013 tarihleri arasında, Dimitrina Sevova, T. Melih Görgün, Mürteza Fidan eş küratörlüğünde gerçekleştirilen sergi için yazılmıştır.

2. Michel Foucault, Biyopolitikanın Doğuşu, çev. Alican Tayla, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015.

3. Giorgio Agamben, Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yay., 2. baskı, Aralık 2013.

4. Claire Bishop, Artificial Hells: Participatory Art and the Politics of Spectatorship, Verso, 2012.

5. Bu metin, T. Melih Görgün’ün Grafist 22 kapsamında 11 Mayıs 2018 tarihinde yaptığı konuşmanın Manifold versiyonudur.

Grafist, T. Melih Görgün