Bir yabancı başkalarının gözünde pek ama pek çok kimliğe bürünebilir. Bu baş döndürücü imkânın ayırdına ilk vardığında on üç yaşındaydı. Bindikleri dolmuşta arkadaşı ön koltuğa oturmuş, şoförle sohbet ediyordu. Şoför adını sorduğunda arkadaşı farklı bir isim söyleyiverdi. Tam arkadaşını düzeltecekken onun muziplik yaptığını anlayıp kendini frenledi ve benzer başka yalanlarla süslenmiş konuşmayı arka koltuktan keyifle dinlemeye koyuldu. Anlatılabilecek, gerçeğe yakın ya da uzak o kadar çok farklı hikâye vardı ki seçeneklerin sonsuzluğu karşısında adeta nefesi kesildi. O dönem yaşıtları arasında popüler olan tabirle hayatı birdenbire level atlamıştı sanki.
Arkadaşından öğrendiği bu hüneri ufak ufak kullanmaya başladıkça bazı kuralların ayırdına varıyordu. Anonimlik önemliydi ki büyük şehir bu bakımdan çok elverişli bir ortamdı. Birden fazla sefer karşılaşma şansının olduğu şahıslarla bu oyunu oynamak çok akıllıca değildi. Gerçi büyük bir risk almıyordu ama yine de örneğin, semt ahalisinden ya da okul camiasından uzak duruyordu. Yakın çevreden birileriyle bu işe kalkışmak için daha fazla deneyime ihtiyacı vardı.
Şehrin sağladığına benzer bir serbestiyi seyahatler de sunuyordu. Ziyaret edilen her yeni tatil beldesi bir sürü potansiyel yeni dinleyici demekti, bir daha görmeyeceği yüzlerce, binlerce sima.
Evet, anonimlik elzemdi çünkü birden çok kez karşılaşabileceği bir şahıs şöyle dursun, hayatta bir daha yollarının kesişmeyeceğine yüzde yüz emin olduğu biriyle bile gerçeği bükmece oynamak başlarda epey cesaret ve zihin gücü istiyordu. Konuşmanın ne kadar uzayacağına bağlı olarak şayet yalanlar dallanıp budaklanır, tutarlılığı elden kaçırırsa gerçeği bükeyim derken kırabilir ve kendini küçük düşürebilirdi. O yüzden ilk aylarda süresini kısa tutabileceğini bildiği sohbetlerle başladı pratiğe. Fakat onlarda bile bocaladığı, hatta birkaç seferinde bariz bir hata yapınca koşarak kaçtığı olmuştu. İlk denemelerinden birinde yaşadığını söylediği şehrin tek bir semtinin dahi ismini bilmediği ortaya çıkmıştı da çuvalladığını anlar anlamaz topuklamıştı.
Anneye, babaya, arkadaşa söylenen yalandan farklı bir şeydi bu hikâyecilik. Tanıdıklara söylenen yalanların ardında somut bir neden vardı, çoğunlukla bir kabahati örtbas etmekti maksat. Söz konusu motivasyon hem zihni zinde tutuyor hem de yalanı dar bir çerçeveyle sınırlandırıyordu. Halbuki yabancılara söylenen yalanlar alabildiğine açık uçluydu, konuşmanın akışına göre mevzu çok farklı yönlere savrulabiliyordu.
Tabii, sınırlı bir repertuvar geliştirip onunla yetinmek mümkündü ama o zaman da oyunun bir manası kalmıyordu. Aldığı keyif, büründüğü kimliklerin çeşitliliği ve gerçek hayatından uzaklığıyla doğru orantılıydı. Ailesini küçük yaşta, sadece kendisinin sağ kurtulduğu bir trafik kazasında kaybetmiş bir mazlumu, kız arkadaşına sarkıntılık eden bir adamı bıçakladığı için iki sene hapis yatmış bir bitirimi ya da üstün yetenekli bir piyanist olduğu için aldığı bursla yurtdışına gitmek üzere olan bir dehayı oynayamayacaksa ne anlamı vardı bu hobinin?
Bu kadar farklı karakteri kısa süreli performanslar dahilinde olsa da inandırıcı bir biçimde, doğaçlama canlandırabilmek için çok geniş bir yelpazede bilgi sahibi olmak gerekiyordu. En kıvır zıvır detay, göz ucuyla okunmuş bir satır, kulak dolgunluğuyla edinilmiş bir bilgi kırıntısı bile bir hikâyede kendine yer bulabilir, hatta kilit bir rol oynayabilirdi. O yüzden artık kafasında bir bilgi hiyerarşisi, değerli-fuzuli ayrımı kalmamıştı neredeyse. Her kavram, terim, istatistik, vesaire, kıymeti peşinen bilinemeyecek, eşdeğerde bir malzemeydi. Yeri geldiğinde bir yetimhanenin ya da bir hapishanenin ya da İngiltere’deki bir konservatuvarın ismi can simidi gibi imdada yetişebiliyordu.
Dünyaya bu pencereden bakmaya başlayınca insan ister istemez kendisinin de böyle bir aldatmacaya maruz kalıp kalmadığı paranoyasına kapılıyordu arada sırada. Üç beş kuruş koparmak için sokakta türlü mağduriyet hikâyesi yazan uyanıklar ya da cinsel hayatlarını bire bin katarak anlatan arkadaşları değildi dert ettiği. Telefon ya da internet üzerinden sırf makarasına veya dolandırıcılık maksadıyla insanları işletenler de değil. Acaba onun gibi, kendi içinde bir amaç olarak, sırf başka birine dönüşebilmenin hazzı için rol kesen birine denk gelmiş miydi hiç… Ara ara içini kemiren buydu. Ve hatta iki blöfçü aynı anda birbirlerini kandırmış olabilirler miydi? İlahi adalet.
Gerçi ortada bir suç, bir günah mı vardı ki adalet olsun? Seyircinin seyirci olduğunu bilmediği masumane tek kişilik bir tiyatro gösterisinden ibaretti olup biten. Kimseden bir çıkarı yoktu, kimseye bir zararı da. Hatta anlattığı renkli, çarpıcı hikâyeler belki de dinleyen insanların hayatlarına bir heyecan getiriyordu, kısa süreliğine de olsa. Fakat kendini ne kadar ikna etmeye çalışırsa çalışsın bu tuhaf huyunun bencilce ve ayıplanası bir uğraş olduğu düşüncesini tümden defedemiyordu bir türlü aklından.
*
Dolmuş yolculuğu sırasında arkadaşının kendisine başka bir dünyanın kapısını kazara aralamasının üzerinden tam yirmi sene geçmişti deprem haberini aldığında. Geçen seneler boyunca hikâyeciliğini epey ilerletmiş, hiç tökezlemeden uzun uzun doğaçlama yapabilir ustalığa erişmişti. Deprem bölgesine üç yüz kilometre kadar bir mesafedeydi, arabasına atlayıp gitti.
Sokağı yok olmuş sokaklar gördü. Devcilik oynayan bir çocuğun hunharca dağıttığı kum kaleler, Lego evler gibi yıkılmış binalar gördü. Moloz yığınlarında medeniyetin ham madde hâlini gördü. Şehre gecenin çöktüğünü sayısız defa görmüştü ama karanlığın çöktüğüne ilk defa şahit oldu. Şehirde kendini yalnız hissettiği nice zaman olmuştu ama bir şehrin yalnızlığına ilk defa tanıklık etti.
İlk günler devlet denilen şey ortalıkta görünmediği için iş başa düşmüştü. Diğer gönüllülerle birlikte sağa sola koşturup durdu. Kendini bir an çok faydalı, bir an çok lüzumsuz hissediyordu. Kendinden daha tecrübelilerin talimatlarını yerine getiriyordu çoğunlukla. Başkalarının bu kadar olağanüstü koşullarda işe yarayan bilgi ve birikimleri olmasına hem şaşıyor hem imreniyordu.
Depremin üzerinden dört ay gibi hissedilen bir dört gün geçmişken yine kendi tecrübesizliğine hayıflandığı bir sırada battaniyeye sarılı cansız bir bedenin etrafında toplanmış insanlara rastladı. Cephenin tozunu çok yutmuş bir asker gibi bu tür manzaraları kanıksamaya başlamıştı bile. Mevtanın kızı olduğunu anladığı genç bir kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Annesi son nefesini vermeden aç, susuz, soğuk, çaresiz, acılar içerisinde kaç saat, kaç gün yardım bekledi acaba diye dövünüp duruyordu.
Kendisini bile şaşırtan bir kararlılıkla, “Ben doktorum, müsaade edin, arkadaşlar” diyerek aralarına girdi ve battaniyeyi aralamak üzere diz çöktü. O kadar kendinden emin bir şekilde etmişti ki bu lafı, etrafındakiler hani neredeyse onun ölüyü diriltebileceğine inanacaktı. Hayatı boyunca birkaç kez cansız beden görmüştü ama hiçbirine temas etmemişti. Ama zaman tereddüt zamanı değildi. Şefkatli bir edayla elini kadının kafasında gezdirdi önce. Göz kapaklarını hafifçe aralayıp baktı. Kendisini irkiltecek ve tecrübesizliğini ele verecek büyük bir yara bere, kırık çıkıkla karşılaşma endişesiyle geçen iki dakika boyunca bedeni tetkik edermiş gibi yaptı. Sonra doğruldu ve genç kadına dönerek aynı emin tavırla şu cümleyi kuruverdi: “Anneniz, çok büyük olasılıkla, geçirdiği akut travma sonucu ya deprem sırasında ya da hemen sonrasında vefat etmiş.” Genç kadın beş on saniyeliğine duraladı, sonra ona sarılıp ağlamaya devam etti. Ağlamasının tınısı değişmişti. “Doktor”a minnettarlığını ifade etmeye çalıştı dili döndüğünce.
Olay mahallinden uzaklaşırken çapraşık duygularla boğuşur buldu kendini. Masumane bir yalanla bir insanın, hatta belki birkaç insanın acısını hafifletmiş, onlara etkisi yıllarca sürecek bir hediye bahşetmişti. Ama sadece kendisi bilse de nihayetinde yalana dayanan bir hediyeydi bu. Aynı durumda olsa kendisine yalan söylenmesini ister miydi? Muazzam bir sorumluluk gerektiren süper bir güçle donatılmış gibi hissediyordu. Daha doğrusu, bugüne kadar sahip olduğu gücün yapıcı-yıkıcı potansiyelinin ayırdına varıyordu. Tövbe etmeliydi belki de, bırakmalıydı bu garip alışkanlığı.
Bu düşüncelerle meşgulken başka bir depremzede grubu çıkıverdi önüne. Kafasındaki mühendislik klasörünü karıştırmaya başlamıştı bile…
{Şubat, 2024}_
Fold içindeki imgenin kaynağı Brick City Depot.
100 Sene 100 Nesne, deprem, hikâye, karakter, Kenan Erçel, kent, öykü, şehir, yalan, yalnızlık