Andrea Kowch, Dünyayı Nasıl Böyle Buharlaştırıyor?
Mesela Sınır Çizgilerini…

Bir fotoğrafa/resme baktığınızda ne görürsünüz? Ne görmeyi beklersiniz? Çok kere sorulmuş, pek çok kere yanıtlanmış bir sorunun peşine düşmek her cevapta farklı bir kendiliğin ve başka bir ötekiliğin keşfi olduğuna göre, birçok kere sorup cevaplamanın her biri biricik bir deneyim olur. Özgü ve öznel, sarih ve bulanık, bulaşık ve karmaşık ve daha pek çok şey.

Camera Lucida’da Roland Barthes’ın yanıtlamaya çalıştığı şey buydu biraz da. “Yaşam, küçük yalnızlık darbelerinden oluşur.” diyordu parantez içinde. Büyük bir parantez dışını, her şeyin dışına çıkmış bir tür evrensel kümenin kendisini, sadece söz ve fotoğraf darbesiyle parantezin içine yerleştiriyordu. Nihayetinde “fotoğrafın sonsuza dek kopyaladığı şey yalnız bir kez olmuştur.” Ya da olmuş mudur? Daha çok olmakta mıdır? Olmakta olanın, kesintisiz bir zamanın içinde salınmakla eşdeğer olduğu yerden okunmaz mı fotoğraf? Fotoğraf neden okunsun ki? Fotoğraf, görülmek ve görünmek içindi. Seyirlik bir müsamerenin temsili olmaktan öte, göze görünenin ve görülmeyenin tenhalığının sınır çizgisinin epey dışında ama muhakkak gözle ilgili bir şey… Yanılsamalar, kanıksamalar, fotoğrafa bakıp yolunu şaşırmalar…

Barthes devam ediyordu! Fotoğraf diyordu işte, fotoğraf: “Gereksinme duyduğum bütünü, görmekte olduğum bedene geri götürür o her zaman.” Her zaman! Epey kesintisiz ve nihai bir buyruk, hani ihtimaller vardı fotoğrafta, binbir kere yansıyan ve muhakkak bir kez olan, olmakta olan, kesintisiz zamana düşen. Kendi uçucu sağlamasını kendisi yapıyordu Barthes: “Bütün fotoğraflar anlamın dışında olduklarından, (fotoğraf) bir maske takınmadan gösteremez, bir genelliği hedefleyemez.” Bu hâlde her zaman yok, “her” zaman yok.

Susan Sontag’ın zamanı farklı mıydı sanki? Tabii buyrukçu ve keskin değildi, dünyanın tersini yüzüne, yüzünü tersine dikmek konusunda epey mahirdi. Hep tüm boşlukların üzerinde yürüyen de oydu, boşuna mıydı Başkalarının Acısına Bakmak dediği şeyin, gerçekten bakmak fiiliyle ilgili olması? Sezgiselliğin belli belirsiz sınırları epey güvenli de olsa, bakmak fiilinin ele gelir göze görünür sağlamlığının yeri farklıydı. Çünkü fotoğraf, “Oysa fotoğraf” idi. “Oysa fotoğraf, enformasyonla dolup taşan bir çağda, bir şeyi kavramanın hızlı bir yolunu ve onu hatırda tutmanın yoğunlaşmış bir formunu sağlar bize.” Sağlamaz mı hiç? Ele gelir, göze dokunur demiştik, bir tür kadınlık bilgisi nihayetinde, mahsus mahal değil belki ama muhakkak ki bir mutfak bilgisi. Fotoğrafın da mutfağı olmaz mıydı hiç?

Andrea Kowch sanki bunu yapıyor, epeydir, bir süredir. Bakmakta olduğumuz şeyle ilgili taşıcı ve bulaşıcı bir şeyleri sezgilerden geçirip hislere, hislerden süzüp dünyaya, resimden çıkarıp fotoğraf gerçekliğine ama muhakkak ki gözden kalbe giden bir yolda damarların üzerine yayarak ve oraya yayılarak yapıyor. Damar genişlemesi, tıbbın epey ötesinde bir şey bu hâlde, çünkü baktıkça beden, damar damar genişliyor. John Berger de fotoğraflarla ilgili bu türden bir genişlemeden bahsetmemiş miydi? “Bu genişleme, görünümlerde tutarlılığın, olayı kendisinin ötesine aşırmasından kaynaklanır.” Aşırıyor, taşırıyor, şaşırıyor. Burada “ş” harfinin sesli şenliği ile ilgili bir şeyler de sızıyor, bu sefer bu kadar gösterişli değil tabii, sızmak gibi uçucu ve göze gelmeyen bir şeyler. Simyası, bu iki türden fiilin aynı görüntüden aynı bedene taşabilmesi ile ilgili. Gene taşmak!

Andrea Kowch, “Queen’s Court”,
kaynak: RJD Gallery

“Queen’s Court” mesela! Taşanlarla da ilgili olabilir, aştıklarımızla da. Ama muhakkak, serilmekle ilgili bir şey. Yüzeylere serilmek, dünyadan taşmak, kuytularda dönmek, biraz da dünyayı taşımak ama omuzlarının dışında, onun bile kıyısında kalarak taşımak. Dünyanın bitmeyen devridaimiyle ilgili de olabilir tabii, dairesel. Ama muhakkak ve daima, sınırları ittirerek genişletmenin yolu, çember. Dünyanın böyle de bir hâli var, kaçıklık dedikleri şey de olabilir tabii ama daha çok rikkat, —dala, turuncuya, suda incinmeyen yaprağa mesela. İç, nihayetinde örülebilen bir şey, kendine ait bir oda da kurulabilen! Burası, queen’s court tabii!

Andrea Kowch, “An Invitation”,
kaynak: RJD Gallery

“An Invitation”a taşalım, zamanı oraya saralım. Biraz da kayganlıklar, kırılganlıklar meselesi değil mi hem o davet? Tabaktakini dökmeler, kafanı başka yana çevirmeler, çaydanlıktan bardağa giden yolu şaşırmalar, en çok da dağılmalar meselesi değil mi? Dağıldığın yerleri, kadınlarla bir arada toplamanın yeri o alanlar biraz da, yürüyerek değil güzergâhında. Bu sefer kayganlıklarda kayarak. Gülten Akın’ın söylediği şey:

Kaçıp sevgilerin korkunç tuzaklarından 
Kaçıp ana olmaklardan, eş olmaklardan 
Kentlerdeki yadırgı pabuçlu yalnızlığa 
Dağlardaki kırmızı ışığa varıldı*

Andrea Kowch, bu türden bir bakma hünerini epey dağılgan ve muzaffer bir edayla sil baştan kurabildiğine göre, dünyanın kırıldığı, suyun çatladığı, resmin genişleyip fotoğrafa vardığı, gözün şaştığı, şaşı-kaldığı, bakmanın epeyce dünyanın yüzeyindeki damardan ufka bakmakla ilgili olduğu bilgisini de paylaşmış oluyor. Berger buradan alıp devam etmemiş miydi sınırların sınır tanımazlığını, mesafelerin geçirgenliğini deşerken: “İnsan her zaman etrafına bakar ve insan her zaman düşlerde bile görülebilir olanla çevrilidir.” Tabii, hem görmese bile, görmek istemese bile. Nihayetinde kırılganlığın ve dağılganlığın inkârı da muhakkak ki görüp reddetmekle ilgilidir. Sahi Andrea Kowch, dünyayı nasıl böyle buharlaştırıyor, mesela sınır çizgilerini…

* Gülten Akın, Kırmızı Karanfil’den, s. 52. 

Andrea Kowch, Işıl Kurnaz, resim, sanat