Afet Tasarlamak
[ya da SO?’ya Sorular]

İçinde bulunduğumuz çağa ilişkin “antroposen” tanımı, insanların doğa üzerindeki artan etkisine işaret ediyor. Buna göre insanlık, artan etkisiyle beraber bir doğa koşulu hâline gelmiştir. Kabaca endüstri devrimi sonrasına işaret eden bu dönemde, her insanın bireysel eylemleriyle doğayı etkileme kapasitesi ve insan hayatının devamlılığı için gerekli bulunan doğal parametreler ortaya çıkmıştır. Slavoj Žižek Living In The End Times* kitabında doğa ve insan arasında gelişen bu farklı ilişkiyi, tüm insanları neredeyse ortak bir “tür” etrafında birleştirdiği için evrensel bulur. Evrensel olduğu ölçüde diyalektik bulduğu doğayla ilgili antroposen anlatılarının, yine de diyalektik anlatılardan farklılaştığına işaret eder. Çünkü evrenselliği, doğaya ilişkin bilinmezlikler sebebiyle Chakrabarty’nin konuyla ilgili değindiği “olumsuz evrensellik” tartışması etrafında ele alır. Bahsi geçen bilinmezlikler, eylemlerimizin doğayı tam olarak nasıl etkilediğinin bilinemeyeceği ve doğanın yol açabileceklerinin tahmin edilemezliğinden kaynaklanır. Dolayısıyla, insan doğa ilişkisinde ortaya çıkan evrensel özne hakkında, aslında olumlayıcı veya diyalektik anlatılar oluşturmak pek mümkün değildir. Buradan yola çıkarak, insan ve doğa arasındaki etkileşimin yalnızca tarafları etkileyen bir süreç olarak gerçekleşmediği, giderek tarafların doğrudan bu etkileşimle ortaya çıktığı söylenebilir. Böylece doğa, insan eylemleri için bir fon olmaktan çıkmış, doğrudan bu eylemlerden etkilenen ve bu eylemleri etkileyen karmaşık, toplumsal ve tarihsel bir yapı kazanmıştır. Bu anlamıyla ele alındığında, antroposen tezi doğaya ilişkin bilindik anlatılarda bir çözülmeyi de gösteriyor.

Doğa hakkındaki anlatıların çözülmesi sonucu toplumsallığın belirgin biçimde görünürlük kazandığı alanlardan birisi de doğal afetler. Her ne kadar yalnızca fiziksel birer gerçeklik gibi ele alınmaya çalışılsalar da bilinmezlikleri, kestirilemez etkileri ve tetiklenme koşullarının karmaşıklığı itibarıyla onlar hakkında somut anlatılar ortaya koymak mümkün değildir. Özellikle doğal afetlerin insan faktörüyle etkileşimde olduklarının görülmesiyle, bu yapı daha da karmaşıklaşmıştır. Žižek, deprem gibi son derece doğaya özgü bir olayın bile insan faaliyetlerinden etkilendiğini göstermek için, Çin’de inşa edilen Three Gorges [Üç Boğaz] barajının bölgedeki depremleri tetiklediği ve etkilerini artırdığına dair araştırmaları örnek verir. İnsan faaliyetlerinin depremlere neden olmasının yanında, bu faaliyetlerin depremlerin sonuçlarıyla ilişkisi daha da aşikâr. Çünkü depremler genellikle insan yerleşimleri üzerlerindeki yıkıcı etkilerine bağlı olarak gündeme gelir. Depremle ilişkimiz yalnızca neden ve sonuçlarından ibaret de değildir. Sözgelimi, İstanbul’da gerçekleşecek depreme ilişkin kentsel dönüşüm, deprem korkusu, komplo teorileri vb. pek çok farklı görüş ve strateji, “büyük İstanbul depremine” dair algımızı var eder. Tüm bu yaklaşımlar gösteriyor ki doğal afetler aslında, öngörülemez yapıları itibarıyla yol açtıkları krizleri bitimsizce gidermeye çalışan çeşitli toplumsal yapıların eylemlerinde ortaya çıkar. Dolayısıyla, çeşitlilik gösteren toplumsallaşma biçimleri etrafında şekillenir ve aynı zamanda bu toplumsallıkları doğururlar. Doğal afetlerin bilinmezliklerini tanımlamak, etkilerini tahmin etmek ve onları ortaya çıktıkları anda ele alabilmek için sürekli stratejiler geliştirilir. Bir anlamda, ortaya çıkardıkları farklılıklar, düzenin yeniden tesisiyle giderilmeye çalışılır ve böylece doğal afetler tanımlanmaya başlanır, hatta bazen tasarlanırlar.

“Yüzer Ev”, beklenen İstanbul depremi sonrası için bir geçici barınma senaryosu, National Geographic, 01.02.2018

Afeti tasarlayan toplumsallıklardan biri de mimarlıktır. SO? Mimarlık ve Fikriyat’ın (Sevince Bayrak, Oral Göktaş) “Yüzer Ev” projesi, “beklenen İstanbul depremi” sonrası için geçici bir barınma senaryosudur. Öneri Boğaziçi Üniversitesi inşaat mühendisliği ve sosyoloji bölümleriyle MEF Üniversitesi mimarlık bölümünün katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Jeff Talks sunumlarından hatırladığım kadarıyla, proje büyük İstanbul depremi sonrasında yaşanacak yıkım üzerine şehrin duyacağı barınma ihtiyacını Haliç ve Küçükçekmece gölü üzerinde karşılamayı önermektedir. Şehrin ulaşım ağının işlevini yitireceği varsayımıyla, şehre yapılacak yardımın büyük çoğunluğunun deniz ulaşımıyla sağlanacağı öngörülmüş ve öneri deniz ulaşımına entegre hazırlanmıştır. Öneride su yüzeyi serbest bir mekân olarak kullanılmış, bu sayede İstanbul’un acil toplanma alanı sıkıntısına dikkat çekilmiş ve bu sorunun çözümüne önemli ölçüde katkı sağlanmıştır.

“Yüzer Ev”, bir anlamda şehrin bozulan ve işlevini yitiren düzeninden uzakta, yeni acil durum yaşantı biçimleri kurgular. Düzeni bozulmuş, işlerliğini yitirmiş ve gerçek anlamıyla yıkılmış olan şehir, tehlikeli olduğu için terk edilir ve su yüzeyinde işleyen bir düzen hayali kurulur. Bu gibi durumlarda önceden kararlar almak gerekse de, olağanüstü koşullar için bile olsa mimarlık veya herhangi bir pratikle yeni bir yaşantı biçimi kurgulanabileceğini düşünmek sanıldığı kadar masum değildir. Öneri, doğal afetin yapısına dair ortaya koyduğu tahminlerle ve krizi dindirmek konusunda edindiği görev itibarıyla, ortaya çıkabilecek öngörülemez farklılıkların üstünü kapatır. Mimari açıdan pek çok yeniliğe imkân tanıdığı düşünülebilecek bir durumda, öngörülmesi zor koşullarda ve su yüzeyi gibi nispeten boş ve yeni bir alanda yer almasına rağmen, projenin bilindik tasarım kodlarıyla ilişkisinde pek bir farklılık görülmez. Projeye tasarım verisi sağlayan konular sürdürülebilirlik, ekolojik tasarım kriterleri ve konfor olarak karşımıza çıkar. Bu konular, doğaya ilişkin sorumluluklara dikkat çeker ve doğanın dengesinin yeniden tahsisiyle ilgili bir yaklaşımı temsil ederler. Doğayla ilişkimizin başka bir boyutunu oluşturan sürdürülebilirlik ve ekolojik tasarım yaklaşımları aslında, felaketlerin nedenlerini oluşturan konularda temellenir ve afetlere ilişkin tasarımlarda önemli yer tutarlar.

Bir anlamda “Yüzer Ev” projesiyle birlikte, süregelen krizi aşabilmek için krizden uzak ve sürdürülebilir ‘adalar’ tasarlanır. Bu hâliyle öneri felaketlerin nedenlerine, doğaya karşı sorumluluklarımıza ve şehir planlamasına dair yaklaşımlar içermektedir. Günümüzde kavranması daha da güç hâle gelen doğal afetlerin sonuçlarına dair tasarımlar, ortaya çıkan farklılıkların üstünü kapattıkları ölçüde, aslında doğal afetleri tasarlarlar. “Mimarlık deprem konusunda ne yapabilir?” sorusunu soran proje belki de baş edebileceğimiz bir deprem tasarlamaktadır. Proje deprem tasarımını gündeme getirir, çünkü su yüzeyini serbest bir mekân olarak ele alan mimari etkinlik ve deprem arasında kurduğu ilişkiyle İstanbul depremine yeni bir boyut katmıştır. Bu durum mimarlıkla doğal afetler arasındaki karşılıklı ilişkiyi ortaya koyar ve projeyle aslında şu soru sorulur: Mimarlıkla doğal afetlere ilişkin farklı bir bakış geliştirilebilir mi?

Bu noktada akla bazı sorular geliyor: Afet tasarımları, farklılıkları dışladıkları ölçüde birer ütopya mıdır? Afetlerin öngörülemez yapılarıyla mimarlık nasıl ilişkilenebilir? Günümüzde doğayla ilgili yaklaşımlarda da yansımasını bulan kapitalist eğilimler, bu konuya yönelik mimari tasarımları nasıl etkiler? Yıkık bir şehirde, işlemeyen düzenden başka ne görebiliriz?

Bu soruları tartışmaya başlamak umuduyla “Yüzer Ev” bağlamında So?’ya sorular:

– Böyle bir öneri için neden farklı disiplinlerle birlikte çalışmayı seçtiniz? Neden inşaat mühendisliği ve sosyoloji?

– Sosyoloji ve inşaat mühendisliği çalışmalarının önerinize nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz?

– Öneri toplanma alanları sorununa dikkat çektiği ölçüde bu konuda yeni bir yaklaşım geliştirmekte mi?

– Denizlere kıyısı olan herhangi başka bir yerde bu proje aynı şekilde uygulanabilir mi?

– Önerinin İstanbul boğazındaki doğal hayata olumsuz bir etkisi olacağını düşünüyor musunuz? Sizce bu göz ardı edilebilir mi?

– Sosyal eşitliğe ilişkin bir çalışmanız oldu mu? Kıyı bandında yaşayan, nispeten daha iyi gelirli insanların kolay faydalanabileceği bir proje mi?

– Deprem sizce mimari tasarım açısından bir fırsat mı yoksa sınırlamalar içeren bir durum mu?

– Kullanıcıların katılımına ilişkin bir çalışma gerçekleştirdiniz mi?

– Deprem sonrası ortaya çıkacak koşulların tahmin ettiğinizden farklı bir hâl alabileceğini düşündünüz mü?

– Su yüzeyinde çalışmanın avantajları ve dezavantajları neler?

– Sürdürülebilir ve doğa dostu bir yaklaşımda mı bulundunuz?

– Doğaya duyarsız ve kaynakların kontrolsüzce kullanıldığı bir tasarım sizce mümkün müydü? Böyle bir yaklaşımın daha hızlı bir çözüm sunabileceğini düşünür müsünüz?

– Proje altyapı oluşturmak açısından örnek teşkil edebilir mi? Aynı zamanda şehir planlamaya dair bir öneri mi?

* Slavoj Žižek, Living In The End Times, London: Verso, 2011.

deprem, mimarlık, SO?, sürdürülebilirlik, Yiğit Çetin