5 TL Eksik!

Sorun dürümde değildi. Yakama akan yağın da suçu yok. Ezme biraz tuzluydu, ama sıkıntı değil. Bütün hâlinde yuttum bir iki hamlede. Keşke biraz bekleseydim! Zeki Müren çalmanın erişim gücünü fark etmiş küçük bir mekândı. Kapının arkasındakini de masadan sayarsak beş masa sanırım… Gülen gözlerin “kaybol” bakışlarına evirilmesi on dakika alıyor. Malum masa kısıtlı. Karınları aç. Para önemli. Dert etmedim. “Üçe iki gevrek!” Sorun matematikte sanırım! Tüm matematiğin suçu yok. Aslında sadece toplama işleminde. Rakamlarla aram her zaman kötü olmuştur. Her zaman şeffaf gibiydiler. Bakınca bulanıklaşıyorlardı! Gözümü iliştirmeyivereyim, renkler atıyordu! Hop! Bam! Kayboluyorlardı. Onları görmenin bir imkânı yok gibiydi. Ne zaman lazım olsalar sıvışıp gidiyorlardı. “Birin hesabını al.”

Paramın yeteceğini düşünmüştüm oysa. Toplamış çıkarmış hesaplamıştım. Tabii, o hain rakamlar silikleşene dek hangisini yakaladıysam o kadar! Garsonlar daha bir yakınımdan geçmeye başladı. Bildiğin çarptı biri! Öyle her şekilde yorumlanabilecek bir çarpış! Tepki versen… Pardon abiyle, evet ne olmuş arasında her karşılamaya açık bir çarpış. Benim için tehlike çanları çalmaya başlıyordu! Çay ikram ediyor muydular? Tuvalet ne taraftaydı? Bir dürüme bu kadar durulur muydu? Masadaki son kırıntılara uzanıyorum. Kalan ekmekleri tırtıklayıp, biberin sapını iteliyorum falan. Dibimdeki masada —dört numara sanırım— keyifli keyifli bir ağız şapırdatması! Duvarlarda şaklayan bir kamçı gibi! Hayatın tadı! İşlerin yolunda olduğunun işareti! Haklılığın kanıtı!

Arada 5 TL fark vardı. Ama bana sonsuzluk varmış gibi görünüyordu. Öyle cepten bir çırpıda çıkarılamayacak bir şey gibi. Çalışmakla olmayacak bir şey gibi! İnsan bir şeyin değerini yokluğunda anlıyor. Bıraktığı boşlukta. Ve beş masalık mekânda çalışan on adam bırakacağım boşluğa karşı sabırsızlık duyuyor. Bir an önce kaybolup gitmemi istiyorlardı. “Abinin hesabını aldık mı?” Abi henüz hesap verememişti!

Kabul etmek lazım. Nihayetinde hepimizin bir şeyleri başka bir şeylere yetmiyor. Çoğu şeyin boyu boyuna uymuyor. Çoğunlukla uzanır vaziyette, erişememiş kalıyoruz çok şeye. Bir değiş tokuş meselesi. Al, ver! Bir sistem! Garsonların masaların arasında koşuşturmasıyla, benim sayaç okumamın değiş tokuşu. Gün boyu oynadığımız rollerin alışverişi. Günün sonunda yetmemişti işte! Sanırım artık daha fazla sayaç okumam gerekiyordu. Sanırım hesapta, birkaç sayaç eksik kalmıştım. Gerçi evin faturalarında da birkaç on sayaç eksik kalıyordum her ay. Kira öderken de birkaç yüz sayaç sanırım… Gün boyu insanların kapılarına dayanıp doğalgaz tüketimlerini ölçüyor, faturalarını yapıştırıyordum kapılarına. Yaptıkları işlerin faturalarına yetmediği insanların kapılarına… Her kapı zilinde korktuklarının başlarına geldiğini düşünen insanların kapılarına… Her gün yüzlerce kapıda, bıkkınlık ve öfkeyle karşılanıyordum. Takıldıkları çarkın, içine çekildikleri büyük oyunun farkına varmışlardı. Kaçmanın anlamı yoktu. Sıcak ve temiz, uzanıp yatmak için koşturup kirleniyorlardı. Günün sonunda kirlenmek temizlenmeye bile yetmiyordu. Koşturmak dinlenmeye…

Arkadaki dayının ağzının şapırtısı beynimin içindeydi. Tabak çanak sesleri daha bir güçlü! Bir numara! İki numara! Hesap! Ayakkabı topukları ve kapı çanı! Tabak sesleri! Islak bir ısırık! Hay aksi! Homurtu ve mırıltılar! Sesler birleşip tek bir uğultuya dönüyor… Küçük dükkânda boşluğu kaplıyor… Beni köşeye sıkıştırıyor... Üç numara! Kasada tek bir göz adisyonların arasından ters bir bakış atıyor. Kapıda insanlar birikiyor. Ah şu Zeki Müren! Hep onun suçuydu! Sinirli gözler yakama, parmaklarıma, burnuma yapışıyor! Ah bir bilseler ne kadar sayaç okuduğumu! İnanın okudum! Küçülmeye, görülmemeye çalışıyorum. Ama olduğum yerde büyüyor, gözlerine giriyor gibiyim. Saklanmanın bir yolu yok! Basbayağı elim, kolum, kafam büyüyor!

Yetmiyor bazen! Kabul edin işte!

Kızıyorum. Ama kime? Eksik demek istemiyorum. Biliyorum hoş görecekler büyük ihtimalle. “Sıkıntı yok abi, bizden…” diyecekler. Ama sıkıntı var! Kızıyorum işte! Yüzlerce sayaç okuyup binlerce adım tüketip beş masalı bir dürümcüde hoş görülmek istemiyorum! Kusur kimin? Kusur sayıların da değil! Kusur benim değil! Gözlerimi kısıp, beklenti içindeki masum bir bakışla kusurum varmış gibi davranmak istemiyorum. Elimden geleni yaptım! Kızıyorum! Yükseliyorum… Dönüşüyorum… İçimden bir şeyler kopuyor. Biliyorum ki kopunca rahatlayacağım. Olanın önünde duramıyorum. Bağırıp çağırıyorum! Oydu buydu! Kimsenin bir şey anladığı yok! Arkamdaki ağız şapırtısına, gereksiz çatal bıçak tıkırtısına, adisyonlar arasındaki göze, çarpıp duran garsona sataşıyorum! Bir karmaşa kopuyor! Herkes hazırmış meğer! Toza dumana dahil olmaya can atıyorlar! Herkes eksik olmalı! Kimsenin parası yatmıyor sanırım! Tükürük… Ekşi tatlar… Domates ve ezmeler… Yoğruluyoruz. Duvarlar bir arada tutuyor bizi. Karşı konulmaz bir ferahlama! Suçumuz yok! Herkes başka bir şeye bağırıyor. İtiş kakış! Sandalyeler havada… Kontrol bizden çıkıyor… Topluluğa ait bir kontrol var… Tek bir vücut gibi oradan oraya geçiyoruz. Belki daha büyük bir şeyin uzvuyuz. Yumruk! Belki masaya vurulan bir yumruğuz! Şimdilik acı yok!

Sessizlik sonra… Karnım ve omuzlarım ağrıyor. Kafamda şişik. Kaldırımda uzanıyorum. Kaldırımın soğuğu muhteşem! Müşterilerin rahatlıkla girip çıkabilecekleri mesafedeyim. Güzelce serilmişim zemine. İnsan işi! Elimi taşın üzerinde gezdiriyorum. Her şeyin durduğu, sakin bir an… Yağmur yağıyor. Yağmurun benden bir beklentisi yok. Karşılıksız ıslanıyorum. Sağlam bir sopa yemek için bir bakış yetiyor. Dayak ucuz! Ayağa kalkıyorum. Geçti. Biraz daha geçtikten sonra hatırlamayacağım detaylara takılmıyorum. Hayat en iyi öğretmen. Ama bazı dersleri veremiyoruz işte! Suç kimin anlamıyorum. Bazı şeyler fazla karmaşık. Kapı açılıp kapanıyor. Zeki Müren veda ediyor bana. Geri kalan sayaçları okuyup eve gidiyorum. Anlamamak kızmamaya yetmiyor.

_
{fold içindeki imge: Manifold}

Koray Biber, öykü