Hatırlamadığım şeyi hatırlıyorum…
Geçen gün bir alışveriş merkezinde yürürken bir an şunu düşündüm: “Burası gerçek bir mekân mı, yoksa sadece daha önce gördüğüm görüntülerin bir tekrarı mı?”
Işık kusursuzdu. Zemindeki granit ayna gibi parlıyordu. Vitrinlerde indirim ve kampanya ilanları, koridorlar olması gereken ideal ölçülerdeydi. Kısacası her şey yerli yerindeydi. Ama içimde sanki burada ilk kez bulunmuyormuşum gibi tuhaf bir his vardı. Oysa daha önce hiç gelmediğime emindim. İşte o an şunu fark ettim: Belki de artık “prova edilmiş hafızalar” içinde yaşıyoruz.
Bulunduğum yer bana sadece tanıdık gelmedi, aynı zamanda sanki önceden yaşanmış bir anın içindeymişim gibi hissettirdi. Bir déjà vu değildi, daha farklıydı; daha rahatsız edici.
“Gerçekten daha önce yaşadım mı bunu?”
Bir zamanlar anılarımız, gerçekten yaşadıklarımızın izleriydi. Bir yerin kokusu, bir ses, bir ışık… Zihnin içinde kendine ait bir yer bulur, zamanla silikleşse de yok olmazdı. Hafıza kusurlu ama güvenilir bir arşiv gibiydi. İlkokul birinci sınıf dediğimde aklıma hemen tebeşir tozunun havada asılı kaldığı o sınıf gelir mesela… Üniversitede dersten kaçıp gidilen sinemalar… Gece yolculuklarında camdan dışarı bakarken çöken o sessizlik… Bütün bu anlar, sadece yaşandıkları için değil, bedende bıraktıkları izlerle de hatırlanırdı. Oysa bugün hafıza ile görüntü arasındaki sınır giderek silinmeye başlıyor.
Hiç bulunmadığın bir şehri saatlerce deneyimleyebilirsin artık. Sokaklarında yürüyebilir, cephelerine yaklaşabilir, ışığın değişimini izleyebilirsin. Hiç bulunmamış olsan bile, zihnin o anı “yaşanmış” gibi kaydedebilir. Dahası da var: Hiç çekilmemiş bir fotoğraf bile artık bir anıya dönüşebilir. Yapay zekâ, hiç var olmamış bir hatırayı üretip sana sunabilir; ışığı doğru, kompozisyonu dengeli, duygusu kusursuz. İşte belki de en korkutucu olan bu: Hiç yaşanmamış bir anın, zihinde gerçek bir hatıranın yerini alabilmesi. Bazen bir sergide yürürken de benzer bir şey hissediyorum. Görüntü artık sadece baktığım bir yüzey olmaktan çıkıyor, içinde dolaşılan bir mekâna dönüşüyor. Bu soru hafızanın sınırını açığa çıkarıyor.
Tekrar AVM’deki yürüyüşüme döndüğümde şunu fark ediyorum: Orada daha önce hiç bulunmamışım. Sadece o mekânın sayısız benzerine daha önce bakmışım. Her şey tanıdık çünkü daha önce defalarca görüntülenmiş. İlk kez bulunduğum bir yer değil, defalarca görüp zihnimde tekrar ettiğim bir sahnenin içindeyim.
Eskiden hatırlamak, yaşanmış bir şeyin izini sürmekti. Bugün ise çoğu zaman maruz kalınmış görüntülerin birikimi. Yapay zekâ çağının en büyük kırılmalarından biri burada başlıyor: “Gerçek” olanla “gerçek olmayan” arasındaki farkın silinmesi. Bir şeyi hatırlamak, onun yaşandığı anlamına gelmeyebilir. Bu durum sadece teknolojik değil, aynı zamanda varoluşsal bir mesele. Çünkü hafıza, kimliğimizin temelidir. Neyi hatırladığımız, kim olduğumuzu belirler.
Peki ya hatırladıklarımızın bir kısmı hiç yaşanmamışsa? O zaman kim oluruz?
Hafıza, eskiden geçmişe aitti. Bugün ise giderek geleceğe doğru çalışıyor. Henüz yaşanmamış olanı, sanki çoktan yaşanmış gibi zihnimizde taşıyoruz. İşte bu yüzden: “prova edilmiş hafızalar”.
Bir yere gitmeden önce onu görüyoruz. Bir deneyimi yaşamadan önce onu tüketiyoruz. Bir anın içine girdiğimizde ise ilk kez yaşamıyoruz, daha önce kurulmuş bir sahnenin içinden geçiyoruz. Bu yüzden bazı anlar yeni değil, sadece tekrar ediyor. Bu yüzden artık bazı şeyleri hatırlamak değil, ilk kez yaşayabilmek zorlaşıyor.
Bir mimar olarak düşündüğümde bu soru daha da derinleşiyor. Çünkü mimarlık sadece mekân üretmez, hatıra da üretir. Ama bugün bazı yerler, henüz yaşanmadan hatırlanabilir hâle geliyor. Tehlike şu: Bu mekânların hatıra üretmek yerine, hatıra simülasyonu üretmeye başlaması. Yine de bazı yerler hâlâ güçlü. Kopyalanamaz, önceden tüketilemez, simüle edilemez olanlar. İşte o mekânlarda hâlâ gerçek bir hatıra oluşturmak mümkün. Ben ise yine sıradan ama gerçek yollarda yürümeye devam ediyorum.
Ama artık kendime şunu soruyorum: Bu gördüğüm şey gerçekten burada mı? Yoksa sadece daha önce gördüklerimin bir yansıması mı? Ve belki de geleceğin en büyük krizi, unutmamak değil, hiç yaşanmamış şeyleri hatırladığımızı fark edememek olacak. Belki de onları gerçekten yaşamışız gibi savunacağız. Hatta hiç yaşanmamış olanı, yaşanmış olana tercih edeceğiz.
Belki de artık hatırladığımız şeyler bize ait değil.
Belki de hafızamız, bizim değil.