Çoklu pozlama.
Nilüfer Karanfil-Büyükyıldırım,
Minsk, 2017
Tekilliğin Tekinsizliği
Üretme Biçimleri
Nostaljik Yıkımın Mitolojisi

Mimari üretimin mekân ve zamanla kurduğu ilişki, kavramsal dünyanın çeşitlenmesiyle birlikte yöntem ve biçim değiştiriyor. Bu, sadece düşün dünyasının geçirdiği bir başkalaşım değil, özünde ekonomi-politik dönüşümün kaçınılamaz etkilerinin mimarlığa yansıması olarak görülebilir. Kentlerin üretilme biçimleri, yeninin eskiyi imhası (ya da farklı bağlamlarla yeniden inşası), yıkımlar ile kentlinin kurduğu ilişki ve ‘metruk’ üzerine düşündüğümüzde; gözümüzün önüne gelen birçok resim ve tarihin çeşitli devirlerinin tasvirinde kentlerin yıkıntıları içerdiğini, bir imge olarak ‘yıkım’ın kentsel görünüme eşlik ettiğini gözlemleriz. Mekânın toplumsallığı, belki de bu yıkımların tarihiyle kurulur; yıkıntıya içkin bu çoğul zamansallık yıkımlara yol açan olguların çelişkilerinin gün yüzüne çıkarılması ile yeni tanımlar kazanır.

Kente savaşlar, afetler, yangınlar, kapitalist kentleşmenin yıkımlarıyla değişen, tetiklenen toplumsal olaylar ekseninden bakarsak eğer, yıkım tüm bu değişimleri mekânsal olarak örgütleyen, toplumsallığı mekânla birlikte dönüştüren bir rol üstlenir. Yıkım, toplumsal belleğin içinde, hafızanın mekânlarını tahrip ettiği ölçüde yarattığı nostaljiyle beraber bir tür tekinsizlik de üretmeye başlar. Sığınılan nostalji içinde kaçınılan tekinsizlik, yani yıkımla yüzleşememe metruk kalıntıları mekânsal olarak mitleştirir ve buralarda kendini var edenlerin görünürlüğünü azaltır. Onları adeta yıkıntılar arasında dolaşan bir hayalet gibi görünmez, seçilemez, zamansız ve kayıp addeder.

‘Metruk’ antik dünyada benzer şekilde isimlendirilmezdi; kentlerin yıkımının da aynı şekilde tanımlanıp algılanamayacağı gibi. Antik dünyada yıkım, çoğu kez romantik ve melankolik bir beti olarak karşımıza çıkarken, melankolinin mekânı olarak yıkıntı doğa olayları, felaketler veya savaşlar yüzünden terk edilen, yok edilen ve özlenen bir geçmişin nostaljisini kurar.

Yine de üretilen / yıkılan / yeniden üretilen mekân, çoğunlukla tek başına herhangi bir tekinsizlik üretme yetisine sahip değildir. Bu durumda, yıkıntıyla kurulan ilişki ve tekilin yıkıntılar arasında oluşunu kuran ‘metruk’, çoğu kez tekinsizlik ve potansiyel tehlikelerle betimlenen metropolün, yani kentsel bir olgunun uzantısı olarak karşımıza çıkıyor. Bu karşılaşmada kentsel ‘metruk’ ile kırsal ‘metruk’un tekinsizliği üretme biçimleri arasında farklılıklar olduğunu da hatırlamak gerekir. Hatta kırsalda tekilliği besleyen bir olgu olarak yıkıntılar arasında düşünen antik dönem filozoflarını çağrıştıran ‘metruk’ imgesi, aynı imgenin günümüz kentsel görünümlerinde ancak toplumsal normların biteviye yıkımı, sistemin dışına itilmenin ve nostaljik kaybın mekânsal tasviri olarak tanımlanabilir olmasıyla çelişir.

Yıkıntıyla kurulan melankolik ilişkinin tercümesi kentten kaçış, çoğuldan uzaklaşma, kendi tekilliğine dönüş olarak görülebilir. Günümüzün kent mekânlarındaki nostaljik dışavurum ise çelişkili bir yaklaşımı ortaya çıkarıyor. ‘Metruk’, dönüşümün ön habercisi olarak yeni sakinlerini ağırlarken, bir geçiş dönemi gibi geçici tekinsizliğin mekânına dönüşüyor. Hem geçmişe öykünen ve yüceltilen bir yıkıntılar topluluğu, hem de onunla kurulan bağın kopukluğu içinde kazandığı ‘tekinsiz tekilin endişesi’ mekânı dönüştürmenin meşrulaştırılması için araçsallaşıyor.

Karaköy Balıkçılar Çarşısı’nın yıkımı. Nilüfer Karanfil-Büyükyıldırım,
İstanbul, 2015

Bu kaçınılan ‘metruk’luk içinde gelişen kent mekânları, aynı zamanda üretim pratiklerinin ve otonom yaşama biçimlerinin giderek birbirinden koptuğunu görmeyi gerektirir. Kentte ‘metruk’luğa bırakılmış, kapitalist kentleşmenin rant üretiminin mekânına dönüşmeden önce tekinsizlik üreten çöküntü bölgesi, sistem dışına çıkmış tekinsiz bireyi denetleme yeridir. Günümüz modern kentlerinin geçmiş nostaljisini kurmak, bu noktada tarihte benzeri çok da mümkün olmayan toplumsal bir duruma işaret eder: Çoğulun tekille kurduğu ilişkiler bağlamında, bir patolojik vaka olarak algılanan tekil olma hâli kentin ‘metruk’unda belirdiğinde bir nevi yaratıcı yıkıma dönüşür; tekilin tekinsizliği toplumsal dönüşüme olanak sağladığı ölçüde melankolik yaratıcılıkla tasfiye edilir.

Bu durumda metropolün olanaklarının/mekânlarının çokluğu üzerinden tekilin toplumsallıkla kurduğu ilişki de nispeten şekil değiştirir.

Bir yandan geçmiş ve gelecek benzer oranda manipülasyona açık ve her defasında yeniden kurulabilen yapıdadır. Geçmiş betisi, belleğimizdeki kopuk parçaları tamamlayan yapısıyla, nostaljinin üretimi için olağan bir zemin hazırlar. Yapılı çevrenin geçmiş hâline duyulan özlemi yaratan ise, geçmişin belleğimizde yer eden zemininin sarsılmasının yıkıcılığıdır. Mekânın dönüşümünün determinist yaklaşımlar üzerinden kurulan argümanları da aynı oranda geleceğin inşasını temelsizleştirir. Bu nedenle tarihsel betilerin ve anlatıların mekânla kurdukları ilişkilere, bağlam kurmanın diğer bir yolu olarak hayli önem atfedilir; fakat çoğunlukla öznel deneyimlerin aktarımları olmanın ötesine geçemezler.

Bir nostalji tahlili yapacak olursak, yıkımın tarih içindeki betilerinden farklı olarak, kentlerin uğradığı yap-boz süreçlerinin kapitalizmin sürekliliğini sağlamak için her seferinde yıkımın koşullarını yeniden inşa ettiğini, girişimciliğin potansiyel olarak yıkım-yapım döngüsünü besleyen ‘yenilikler’ türettiğini gözlemleyebiliriz. Mekânsal bellek yitimi, yerini yeni bir mekânsal bellek oluşturmaya bırakırken, hızla gerçekleşen bu yıkımın ideolojik dayatmalar içerdiğini, dönüşümün rant arayışlarının sonucu olarak yıkımın biçim ve anlamını hayli değiştirdiğini söyleyebiliriz. Günümüzde kentlerin ‘metruk’luğa sürgün edildiği hâliyle varlığını sürdüren yapı kalıntıları, kapitalin yatırımlarına kucak açılmasına ramak kala birçok yeniliğe mekân sunan alanlara dönüşür. Bu dönüşüm, belki de metruk tekinsizlikten beslenen tekiller sayesinde kapitalin ağzını sulandıran bir etkinliğe dönüşerek, buraların yeniden değerlenmesine, fark edilmesine dolayısıyla rant üretimine olanak sağlar. Değişimin hızlandırıcı etmenlerinden biri de kültür endüstrisinin yönelimi, onu biçimlendiren tekilliklerin metropolle kurduğu ilişkiler olarak karşımıza çıkar.

Antik dünyanın yıkıntılarıyla kentin içindeki yıkım-yapım çalışmaları arasında bir bağ kurmaya çalışacak olursak, her ikisi de bir tür melankoli taşır. Bu melankolinin yaratıcı etkisi ise iki farklı şekilde belirebilir. Biri bu yıkımın yeniliğe (veya hayal etmeye) doğru açtığı kapı, diğeri ise yıkımın geri dönülemez biçimde tahrip ettiği doku. Bu doku fiziksel olduğu kadar bir bellek yıkımının tüm kıstaslarını içeriyor. Çevresel değişimin yıkıcı etkileri ve geri dönülmez biçimde kaybettirdikleri dışında, temizlediği ve hafiflettiği bir geçmiş tahayyülünden de bahsedebiliriz. Geçmişin yitiminin sadece negatif anlamlar taşımadığı, iplerinden sıyrılmış ve özgürleşmiş yeni bir alan yarattığını da söylemek gerekiyor. Bu yok ediş, mevcut durumun değişimini örgütleyen bir tür olanaklar kapısını aralarken, geçmişle kurulacak bağıntı zorunluluğunu da ortadan kaldırır. Aynı zamanda geçmişi tabulaştırmayı ve yüceltmeyi yanlışlarken, ayakta durmasını sağlayacak örüntülerden yoksunlaştırır. Bu kaçınılmaz yıkım ve dönüşümün, sürekliliği uğrattığı kesintilerle birlikte, toplumsal yaşantının bileşenlerine karşı sorgulama kapısını araladığı, yaratıcılık istencinin duyulmasına bir anlamda zemin hazırladığı söylenebilir.

Bir diğer biçimde ise, yok edilen ve hareket kabiliyeti yüksek biçimde yeniden inşa edilen ‘yenilik arzusu’nun kolaylıkla ideolojilere tutsak edilebilecek bir dönüşüme tabi tutulması/uğraması mümkündür. Kaldı ki, güncel mekân üretim pratiklerinde, toplumsal yaşantımızı çevreleyen yapılı çevremizde çoğunlukla ikincil durumun gerçekleştiğini, hoyrat bir yıkımın sonuçlarıyla yüzleştiğimizi ve onun ekseninde genişleyen sorular ve sorunlar haritasının içinde bulunduğumuzu söylemek mümkün görünüyor.

hafıza, kent, metruk, Nilüfer Karanfil-Büyükyıldırım, nostalji, şehir, tekinsizlik, yıkım, yıkıntı