Minoru Yamasaki, “Pruitt–Igoe”,
St. Louis, Missouri,
kaynak: Wikimedia Commons
Mimarların
‘Siyah Kuğu’su…

Yaklaşık beş yıl önce havaalanında klasik kitapçı ziyareti yaparken, gözüme bir kitap çarptı. Oldum olası kitapların isimlerinden etkilenirim. O yüzden Black Swan [Siyah Kuğu] adını görünce hemen aldım. O an aklıma sadece parça parça seyrettiğim Siyah Kuğu filmi gelmekle birlikte, kitabın kalın hâli ve minik yazıları ile aslında başka bir şey anlattığını anlamıştım. Sonraki günlerde kitabı birçok kez okudum. Nassim Nicholas Taleb tanıdığım bir yazar değildi, ama anlatımındaki sakin ve net ifadeleri sevmiştim. Kitap çok dile tercüme edilmiş, çok okuyucu kazanmış, çok iyi eleştiriler almış. İçindeki bilimsel sayılabilecek ifadeleri çıkarırsak, kalan anafikir iyi ki okumuşum dedirten bir noktaya getiriyor. Yıllar sonra geçen akşam bir televizyon dizisinde “Senin için siyah kuğu olmama izin ver!” cümlesini duyuncaya kadar, açıkçası kitap da içeriği de aklımdan silinmişti. Ama hatırladığım anda, günümüzde hepimiz için böyle bir soru zamanının gelebileceğini fark ettim. Peki neydi bu ‘siyah kuğu’?

‘Siyah kuğu’ bir metafor. Hayatta karşılaştığımız belirsizlik durumlarını, insanın her şeyden çok emin olma hâllerini ve görmediği şeylere inanmama eğilimini anlatıyor. Öyle ya, bütün kuğular beyaz değil midir? Ama öyle bir an gelir ki, deneyimlerden çıkan sonuçlara değil, aniden gözümüzün önünde oluşan bir gerçeğe bakar ve şöyle deriz: Bunu tahmin etmemiştim!

Aslında tahmin etmemiz ya da etmememiz değil, alışmışın dışında bir noktanın farkına varışımız ve ona göre hareket edebilmeyi başarmamız önemlidir. Sonuçta artık kuğuların başka renk olabileceğini biliyoruzdur.

Konu ile ilgili biraz daha bilimsel bilgi isteyenler için Mustafa Yavuz’un değerlendirmesini önerebilirim. Yavuz, siyah kuğu ile ilgili en eski bilgiyi MS 1. yüzyılda yaşadığı varsayılan Iunius Iuvenalis’e ait bir vecizeye dayandırıyor: Rara avis in terris, nigroque simillima cycno... [karada nadir bir kuş, tıpkı siyah bir kuğu gibi...] Ortaçağ boyunca bu söz hiç rastlanmamış olayları nitelendirmek için kullanılmış, ta ki 1697 yılında Willem de Vlamingh tarafından Batı Avustralya’da ilk siyah kuğu tespit edilene kadar.*

Bu kitap beni hayli düşündürdü. Bilim, ekonomi, tarih ve felsefe gibi alanlara çok yakın değilim ama, hepimizin kendi mesleğinde, hatta yaşamımızın belirli noktalarında bir ‘siyah kuğu’ olabildiğini fark ettim. Gündelik hayatımızda bunu, kesinliği ortadan kaldıran küçük sürprizler, beklenmedik küçük ya da büyük olaylar ya da genellemenin dışına çıkan istisnalar olarak tanımlasak da, aslında siyah kuğu tam olarak bu değil. Kitap beklentilerimizi, hayallerimizi, umutlarımızı biraz sorgulasa da, aslında şöyle bir noktaya bizi götürüyor: Şimdiye kadar siyah kuğu görmemiş olduğunuz onun var olmadığı anlamına gelmez. Bir tane bile varsa, artık tüm kuğular beyaz değildir.

Bu yazı, bir kitap tanıtımı yapmak için yazılmadı. Aslında çoğumuzun yıllar içinde kontrol etmek, değiştirmek için uğraştığımız pek çok şeyi bir an olsun bırakmak için bir ‘küçük nefes alma anı’ olsun istendi.

Fark etmemiş bile olsak her gün bir siyah kuğu görme, hatta onu kendimiz yaratma gibi bir şansımız var. İyi tarafından bakarsak, bunun için önümüze çok fırsat geldiğini de görebiliriz. Soru bizim onu kabul etmemiz ve istememizle cevabını buluyor.

Konuyu, akademisyen bir mimar olarak mesleğimize bağlayalım. Biz güzeli ve orijinali yaratmayı severiz. Beğenilmek, gururlanmak isteriz. Bireyin hayatına güzel bir dokunuş olsun isterken, kendimiz de azıcık (!) içinde olmayı severiz. Sonuçta, amaç özgün ve beğenilen bir şey yapmak ve insanı mutlu etmek. Bu kabul iki kere iki dört olarak önümüze yıllardır konuyor. Böyle öğreniyor, böyle öğretiyoruz. Burada bizim için bir belirsizlik yok. Zaten doğrusunun bu olduğuna inanıyoruz. Öğrendiğimiz, deneyimlediğimiz, inandığımız tüm hikâyelerimiz böyle yazılıyor. Peki, kendi alıştığımız kalıpların dışında, daha belirsiz, daha az keskin, daha az gösterişli bir tasarım olasılığına açık mıyız? Bence hepimizin içinde bu olasılık yatıyor. Hayatın tahmin edilemez olduğunu kabul ederek işe başlayabiliriz. O zaman önümüze gelen problemlerde kendimizi kötü hissetmenin yerine çözüm üretmeye daha meyilli olma şansımız olur.

Dünya son yıllarda savaş, yoksulluk ve ekonomik çöküşleri ardı ardına yaşıyor. Tüm yaşananlar ise politik, ekonomik, sosyolojik öngörüler ile açıklanabiliyor, hatta olasılık hesapları ile senaryolar üretiliyor. Bir mimar gözü ile baktığımızda ise, kendi deneyimlerimizin dışına çıkabilir miyiz? Örneğin Aravena’nın yarı bitmiş sosyal konutları birer ‘siyah kuğu’ mudur ya da IKEA’nın savaştan kaçanlar için ürettiği portatif evler… Hatta tarihte biraz geri gidecek olursak, tüm kadersizliği ve tartışılan masumiyeti ile Pruitt-Igoe modern mimarlık için bir ‘siyah kuğu’ değil miydi? Olumlu ya da olumsuz, örnekler bence çoğalabilir; biraz hafızamızı yoklamak sanırım yeterli. Benim fikrim, öngörmek yerine mevcuda odaklanmanın ve doğru çıkış noktasını o noktada aramanın önemli olduğu yönünde. Geçmişten ders çıkarmak gibi bir kavram hepimizin hayatında yer tutuyor, önemini de yadsıyamayız, ama geçmişin yaşananları da artık bizim için birer beyaz kuğudur ve hepimiz için bir ‘siyah kuğu’ sahibi olmak iyidir. Siz ne dersiniz?

* Mustafa Yavuz, “Nassim Nicholas Taleb. Siyah Kuğu - Olasılıksız Görünenin Etkisi”, Divan, sayı 40, s: 116–122, 2016.

belirsizlik, Lerzan Aras, Siyah Kuğu