Evden Alışveriş Ağı

Banyonuza armatür mü bakıyorsunuz? Neden Soho’daki Pirch’in showroomunda gerçek bir duş alıp, bütün duyularınızla alışveriş deneyimini yepyeni bir düzeye taşımayasınız? Ya da neden Londra’daki New Road Residence’da bir gece geçirmeyesiniz: Böylece evinize yeni bir şeyler almaya başlamadan önce yeni nevresimleri, havluları, cihazları denemiş olur, hatta model mutfakta bir akşam yemeği yapıverirsiniz. Ardından The Apartment by The Line’da, Protagonist ve Kaite gibi markalarla dolu dolap ve çekmeceleri bir güzel karıştırdıktan sonra dolabın kendisini almaya karar verebilirsiniz; nakit öde, al götür. Ya da belki emekliliğinizi yukarı Doğu yakasına özgü zarif evlerden birinde —The Row sunar!— geçirmeye karar verdiniz, öyleyse sunulan alternatifleri etrafınız Nakashimalar ve Basquiatlar’dan oluşan fantezi koleksiyonlarla sarılmış olarak inceleyebilirsiniz.

Evden çevrimiçi alışveriş kontrolsüz genişlemesini sürdürürken —2016’nın ilk çeyreğinde çevrimiçi satışların tutarı neredeyse 100 milyar doları buldu— mağazada alışveriş ise, iyice ev konforuna sahip olmaya başladı. Fiziksel mekânı da geçtim, alışveriş deneyiminin maddi doğasını biraz daha yenilir yutulur kılan kolaylaştırıcıların bolluğuna dikkat çekmek istiyorum: Yelpazenin bir ucunda alışveriş arabanızın gidonuna içeceğinizi taşıması için konulmuş bir tutamak, daha zengin diğer ucunda ise gümüş tepsilerde sunulmuş buz gibi San Pellegrino. Ve pek tabii ki, kasa kuyruğunda beklemek o evcil titreşimlerin can düşmanı olduğu için alışverişe noktayı koyan son işlem de en baştan şekillendirilir. Lüks bir butikte kredi kartınız kaşla göz arasında elinizden kapılır ve ketum, hatta hafifçe özür dileyen bir tavırla kalın deri bir dosya ya da zebra ağacından küçük bir tepsi içinde geri getirilmek üzere, ticaretin vıcık vıcık gerçekliğinin gözlerden ırak yaşandığı bir yere götürülür. Daha demokratik Apple mağazalarında bu değiş tokuş işlemi tamamen merkezsizleştirilmiştir: Satın aldığınız ürünü telefonunuza okutun ve hiçbir şey olmamışcasına süzülerek mağazadan çıkın. Dükkân sizin sanki.

Kimi zaman ucuzluk peşinde Century 21’ın harala gürelesini göze alsak ya da Ikea’nın bizi bütün bütün yutup labirentvari bağırsaklarına doğru ittirmesine izin versek bile, büyük mağaza ile lüks ürün arasındaki ilişki terstir. Sayısız klonunun oluşturduğu çerçeve içerisinde kaldığında, o ultra-kıymetli el çantası aurasını yaprak gibi dökmeye başlar. Ev hâli mecazı ise, seri üretimin ve ticaretin kaba gayrişahsiliğini yatıştırır ve ayrıcalık fantezisini doyurur. Evini tasarlayan mimardan butiğini de hayal etmesini isteyen Bella Freud “... bir apartman dairesi hissi vererek mahrem bir alışveriş deneyimi yaratmak” istediğini iddia eder. “Bir arkadaşına çaya gidip, evinden onun en sevdiği kazakla çıkmak gibi biraz.” Tekilliğin içkin değeri, bol seçenek lüksünün önüne geçmiş bulunuyor.

Büyük olmanın moda olduğu zamanlar da vardı. Büyük demek seçenek bolluğu demekti. Büyük demek eğlence demekti. Büyük demek bir kutunun içinde koskoca dünya demekti. AVM’ler alışveriş heyecanının düzeyini metrekare cinsinden ölçmekteydi. Macy’s’in Herald Square şubesi kendisini “Dünyanın En Büyük Mağazası” ilan etmişti. Geçen yüzyılın son on yılının alışverişçileri, Philadelphia’daki Wanamaker mağazasına kule gibi yüksek Korint kemerinin altından giriyor, geniş bir Roma meydanında, fantastik Mısır salonunda ve Bizans, Ampir ve Art Nouveau dönemi odalarındaki ürünlere göz gezdiriyordu. Dünyanın dört bir yanından gelen ürünler eski ustaların resimleri ya da egzotik objet d’art’larla birlikte sergileniyordu. Büyük mağaza sadece dünyanın tümüne açılan bir kapı değil, aynı zamanda, kitleleri eğlendirmenin ve eğitmenin ciddi bir iş kabul edildiği ansiklopedik medeniyet müzelerinin ticari ikizi hâline gelmişti.

Aynı sıralarda Sears & Roebuck ve Montgomery Ward da, aynı büyüklüğü kırsal kesime dağıtmak için, evden alışverişin en özgün hâlini kullanıyorlardı: Postayla sipariş için düğme kancasından sutyene ve motorlu golf arabalarına kadar pek çok ürünü içinde birleştirdikleri, kimisi 700 sayfayı bulan kataloglar Birleşik Devletler Posta Servisi tarafından müşterinin kapısına kadar götürülmekteydi. Erken dönem bir Sears kataloğunun kapağında bembeyaz tenli bir genç kadın, elinde üzeri yazılı bir zarfla içinden mobilyalar, silahlar, piyanolar ve giysiler dökülen boynuz şeklinde dev bir kadehe sarılmış, çobanıl bir sükunet içindeki çiftliklerin üzerinde süzülmekteyken, kapak yazısı “Ticaretimiz Dünyanın Dört Bir Yanına Ulaşır” diye övünmekteydi. Postayla sipariş katalogları koca bir ulusun daha evvel hayal bile edemeyeceği çeşitlilikte ürüne ulaşmasını sağlıyordu. Envanterin kadar konuş!

Sears, Roebuck and Co. Consumers Guide [Tüketici Rehberi], Sonbahar, 1900,
kaynak: AbeBooks;
Whole Earth Catalog, 1968,
kaynak: spatialagency.net

Altmışlara gelindiğinde Sears, Amerika Birleşik Devletleri’nin gayrisafi ulusal ürün ve hizmetlerinin %1’ini tek başına karşılıyor, 350.000 kişi çalıştırıyordu ve nüfusun yarısına kredi kartı vermişti. (Savaş sonrası %100 polyester Amerikan banliyö tüketiciliğinin gerçek kutsal kitabı Sears Wish Book’un o yıllardaki proto-Brooklynci ve ‘kendin yapçı’ alternatifi ise yarı hippi/yarı evcimen Whole Earth kataloğuydu.) Hızlıca kentdışı büyük kutu devriminin bize artık tanıdık gelen anlatısına geri saralım. Walmart dünyanın en büyük perakendecisi olmuş, QVC ve Home Shopping Network [Evden Alışveriş Televizyon Kanalı] kübik zirkonyumdan tutun leke çıkarıcıya ve mucize bıçak setlerine kadar her şeyi televizyonu, telefonu ve kredi kartı olan herkese, 7 gün 24 saat durmadan dağıtmakta.

Derken, hepsinden daha büyük ve yeryüzünün tamamına ulaşma —hatta dünyayı içinde arama yapılır hâle getirme— konusunda gerçek bir potansiyele sahip bir şey çıkagelir ve her şey değişir. İnternet dünyadan alışverişi sadece mümkün kılmadı, milyonlarca insan için günlük hayatın vazgeçilmezleri arasına soktu. Ve karşınızda hiper-yerel arayüzlü küresel alışveriş: Üzerinde oturmakta olduğunuz kanepe kadar yerel. Amazon, en büyük kutuyu bile küçük kılan büyük kutuyu yaptı —daha geçen yıl 5 milyon metrekare daha antrepo mekânı aldı— ve bunu yaparak isteme ihtimaliniz olan herhangi bir şeyin her daim stokta, anında edinilebilir ve sadece bir tuşa basarak erişilebilir olduğuna dair beklentiyi iyice köpürttü.

Ve artık o tuş bile merkezsizleştirildi. Amazon Dash Buttons —belli markalara ait ve basıldığında otomatik olarak o markanın belli bir ürününü ısmarlayan düğmeleri olan küçük aletler— denilen yenilikle birlikte eviniz arayüz hâline geldi ve kilerinizi taşerona devretmiş oldunuz. Çamaşır deterjanınız mı bitti? Düğmeye basın yeter, o tanıdık kırmızı ve turuncu kutu birkaç dakika içinde, dost canlısı ve sendika derdi olmayan bir insansız hava aracı tarafından kapınıza teslim edilsin. Bir Amerikan kadınının gardırobundakilerin çok küçük bir kısmını giydiği ve yeni alınan bir giysinin sadece birkaç kez giyildiği tahmin ediliyor, dolayısıyla bu bağlantılı dağıtım mantığı çok geçmeden gardıroplarınıza da sirayet edecektir. ‘Chanel Dash Düğmesi’, ‘Calvin Dash Düğmesi’ belki de sadece bir zaman meselesidir. Yazın kışlıkları depoya kaldırmak mı? Boş verin. Modası mı geçti? Geri gönderin gitsin. Aynı şey elbise bedenleri için de geçerli. Gardırobunuz sizin ikliminizi, bedeninizi, ruh hâlinizi takip etsin. Bütün o antrepo alanı, sizin alanınızın bir uzantısı ne de olsa.

Boşalan raflarımız ve dolaplarımız otomatik olarak doldurulmak üzere gözlem altına alınır ve kilerlerimiz, ağızlarına kadar Amerikan bereketiyle dolu kalabilmek için umumi ambarlarla bizzat iletişime geçerken, korunaklı evlerimizden çıkmak için eskisinden de az nedenimiz var artık. Amazon ve Zappos gibi kapsamlı ve Net-a-Porter ya da Yoox gibi küratörlü siteler bize ıvır zıvırımızın büyük veri tabanını sağlıyor. Ürün araştırması ve fiyat karşılaştırması fiziksel mekânlarda değil, sanal mekânlarda yapılmaya başlandığından beri —adı üstünde browser*— mağazaların işlevi keşif ve alışverişten başka bir şeye dönüşmekte... Fakat tam olarak neye? Bu konudaki ateşli tartışmalar sürüyor.

Büyüklük, en azından lüksün terimleriyle tanımlanan hâli, yavaş yavaş etkisi azalmakta olan bir önerme. Fiziksel dünyanın keşif ve seçenekleri, —devasa boyutlardaki kaynakları, markalı e-ticaret mağazaları, küratörlü alışveriş siteleri ve el yapımı her şeyin, ama her şeyin bulunabileceği dizi dizi küçük butik ile Etsy gibi siteleriyle— internetin ulaşabildiklerinin yanına bile yaklaşamaz. Fakat mağazanın sunduklarını da internetin başarması zor: Nesnelerle kurulan mahrem ilişki, malzemeye temas etmenin hazzı, anlayışlı bir yardımcıyla girişilen kişisel bir etkileşim, nesneleri kavramsal çerçevelerine oturtmayı sağlayan bir deneyim, benzer zevklere sahip insanlarla bir arada bulunmak ve en önemlisi o ürün çığından bir süreliğine uzaklaşabilmek. Yeryüzünde metrekare başına en çok satış yapılan mağazalar olan ve öve öve bitirilemeyen Apple mağazalarında topu topu dört çeşit ürünün çeşitlemelerinin satıldığını hatırlamak yerinde olur: telefon, saat, müzik çalar ve dizüstü bilgisayar. Kaderin cilvesine bakın ki, mağazalar anlamlarını tamamen yitirmek istemiyorlarsa daha az ürün sunmak zorunda kalabilirler.

Eğer yattığımız yerden alışveriş yapmaya alışmış, hatta ustası olmuşsak ve evlerimiz uzak diyarlardaki antrepolara bitişmiş ve onlar tarafından gözleniyorsa, o zaman mağazaların bizzat kendileri evcil mekânımızın sosyal işlevlerinin birer uzantısı hâline gelebilir. Tükenen ev emtiası otomatik yenilenir ve göz gezdirme, arama ve fiyat karşılaştırması alışverişin varlık nedeni olmaktan çıkıp uvertürü hâline gelirken, mağaza ziyaretleri John Wanamaker’ın ilk hayalindeki şeklini alacaktır belki de tekrar: Eğitim ve kültürel terbiye edinmenin bir biçimi. Ve belki de, en iyi öğrendiğimiz yer en rahat olduğumuz yerdir: Evimizin oturma odasındaymışız gibi hissettiğimiz yer.

E, peki Wanamaker mağazasına ne oldu? Manhattan’daki devasa eski mağaza binası bir büyük şirketin, Facebook’un, genel merkezi artık.

* Daha ziyade dükkân gezmek ve dergi/gazete/kitap karıştırmak anlamındaki browse kelimesinden türeyen ve Türkçeye “tarayıcı” olarak geçen, bilgisayardan internete ulaşım programı.


Bu metin, ilk olarak T Magazine’de (02/08/2016) yayımlandı ve Michael Rock’un izniyle, Manifold için Bilge Barhana tarafından Türkçeye çevrildi. Metnin çeviri için kullanılan versiyonu Rock’un tasarım stüdyosu 2 × 4’ün web sitesinden alındı.

alışveriş, dijital ekonomi, dükkân, ekonomi, iktisat, mağaza, meta, Michael Rock, ticaret, tüketim