Hayalet Kuartet
Bir Biyopolitik Tahakküm Dramaturjisi
İnsan yaratılmışların en üstünü olarak kabul edilir; “eşref-i mahlukat”tır. Hem iyiliğin hem de kötülüğün, hem yüceliğin hem de karanlığın potansiyelini aynı anda bünyesinde taşıyan tek varlık olarak adeta Pandora’nın kutusunun kendisidir; varoluşu boyunca doğayla sürekli bir çatışma ve gerilim ilişkisi içinde olmuştur. Kopernik devrimiyle birlikte evrenin merkezinden indirilen insan, Rönesans’ta bu sarsılan konumunu yeniden inşa etmeye çalışmış, ancak modern dönemle birlikte bu çaba kalıcı bir dengeye ulaşamamıştır. Freud’un psikanalizi ve Darwin’in evrim teorisi gibi kırılmalar insanın hem bilinç hem de doğa içindeki ayrıcalıklı konumunu yeniden sorgulatmış, onu tahtından indirerek özneye dönüştürmüştür. Bu kırılmanın yarattığı kompleksle insan, kendini yeniden kanıtlama çabası içine girerek doğa üzerinde tahakküm kurma arzusunu geliştirmiştir. Doğayı anlama ve onunla uyumlanma yerine, onu kontrol etme ve dönüştürme eğilimi modern insanın temel varoluşsal stratejilerinden biri olarak okunabilir.
Lucy, insanın doğa üzerindeki tahakküm arzusunu üç bölümlü bir site-specific theatre [mekâna özgü tiyatro]1 formuyla sahnede sorgulamaya açıyor. Oyunun adı gerçek bir bilimsel deneye konu olan şempanze Lucy’den alınmış, anlatı onun etrafında kurgulanmış. Lucy aynı zamanda yaklaşık 3,2 milyon yıl önce Doğu Afrika’da yaşamış erken bir hominin türüne ait fosil iskelete verilen isme gönderme yapar. Söz konusu fosilin keşfi sırasında araştırmacıların kamp ortamında dinlediği The Beatles’ın “Lucy in the Sky with Diamonds” adlı şarkısı, bu isimlendirmeye kültürel bir referans katmanı eklemiştir. Oyun insanmerkezci bilimsel bakışın hayvan yaşamı üzerindeki etkisini ve bu bakışın trajik sonuçlarını Lucy’nin yaşam hikâyesi üzerinden ele alıyor.
1964’te Florida’da doğan şempanze Lucy’nin psikoterapist Maurice ve Jane Temerlin tarafından ev ortamında insan gibi yetiştirilme deneyimini sarkastik bir üslupla sahneye taşıyan oyunda Lucy, Temerlin ailesinde bir kız çocuğu gibi eğitilerek sosyalleştirilir; bu süreçte insan davranışları ile hayvan doğası arasındaki sınır deneysel olarak bulanıklaştırılmıştır. Lucy görünürde komik ve ironik bir aile hikâyesi gibi ilerlerken, altında karanlık etik gerilimler barındırır.
Birinci bölüm, 70’ler Amerikan evini andıran bir sahne düzeninde, NASA’nın uzaya gönderdiği şempanze Enos’a ait belgesel görüntülerinin projeksiyonu eşliğinde başlıyor. Temerlin çiftinin Lucy’yi evlat edinme süreci Amerikan haber spikerleri tarafından abartılı bir coşkuyla halka bildiriliyor. Bu bölümde oyuncuların (Çağıl Kaya, Gamze Güzel ve Tanıl Yöntem) abartılı beden kullanımı, parodik aile dinamikleri ve sitcom estetiğiyle komiğin unsurlarından faydalanılarak seyirci oyuna çekiliyor; komedi formu üzerinden insanın “doğallaştırılmış üstünlüğü” örtülü bir biçimde sunuluyor. Lucy’nin trajik hikâyesi, seyirci için ağzına farkında olmadan attığı şeker kaplı bir ilaç drajesi gibi. Bir şempanzeyle yaşamanın zorlukları Temerlin çiftinin bakışından kurgulanırken, anlatılan hikâyenin kara mizahi notaları bölüm sonuna doğru belli belirsiz bir şekilde kulak tırmalamaya ve kendini hissettirmeye başlıyor.
İkinci bölüm, seyircinin alt kata yönlendirilmesiyle bir laboratuvar ortamında geçiyor. Lucy’nin deneylere maruz bırakıldığı bu bölüm, bilim insanlarının sahneye çıktığı bir tartışma mekânı olarak tasarlanmış. Sokratik yöntemle ilerleyen diyaloglar insan-hayvan ilişkisi, evrim, etik, veganlık, bilimsel deneyin sınırları ve antropolojik tahakküm gibi pek çok tartışmalı konu başlığı üzerinde yoğunlaşıyor. 12 Angry Men’i andıran bu kapalı tartışma formu giderek yükselen ses tasarımıyla birlikte rahatsız edici bir kolektif gerilime dönüşüyor. İnteraktif sürece tekrar ve taklit eylemleri aracılığıyla dahil edilen seyirci giderek metnin kurguladığı etik üçgenin içinde sıkışıyor; oyunun yönü de komediden tragedyaya doğru keskin bir kırılma yaşıyor. Artık seyirci pasif bir izleyici değil, etik bir tanıklığa zorlanan bir özne. Bu interaktif süreç makas değiştirdiğinde ise ağzımızda dolaştırdığımız şeker kaplama kırılıyor ve altındaki ilacın acı tadı damakta yayılmaya başlıyor. Etik bir çıkmazda bırakılan seyirci, sosyolojik kimliğini kendi zihninde sorgulamaya başlıyor. Üç oyuncu tarafından performe edilen üç bilim insanı toplumun farklı kesimlerine ait ideolojilerin temsili olarak, herkese ait olabilecek ifadeleri dillendirmekte.
Üçüncü bölüm, seyircinin en üst kata çıkarılmasıyla karanlık, kapalı bir mekânda geçiyor. Lucy’nin deneyler sonrası izole edilmesi ve nihai olarak terk edilip ölüm sürecine sürüklenmesi söz konusu. Lucy kukla olarak mekânın içinde dolaşan bir varlık gibi sahneye dahil oluyor; bakışı doğrudan seyirciye yöneliyor. Bu bölümde artık anlatı değil yüzleşme söz konusu. İnsan türünün “bilimsel ilerleme” adı altında kurduğu şiddet rejimi görünür hâle geliyor. Drajenin acısı tüm boğazımıza yayılıyor. Lucy’nin kuklası, seyirciye gözlerini dikerek kendi hikâyesini dış ses aracılığıyla dinlerken, bu acının içinde sahnenin sessiz tanığı olarak ağır ağır hareket ediyor. Hilal Polat’ın emeğiyle ortaya çıkan bu tasarım, uzun süre etkisini koruyan bir görsel hafıza yaratıyor.
Oyun boyunca oyunculuklar açısından rol dağılımı dengeli, performanslar beden hâkimiyeti açısından oldukça güçlü; zorlayıcı fiziksel aksiyonlar kesintisiz bir akış içinde icra ediliyor. Bununla birlikte, ikinci bölüm amacına uygun biçimde didaktik bir yapı kuruyor ve izleyiciyi doğrudan düşünmeye zorluyor. Ancak tekrarların yoğunluğu yer yer azaltılabilirse dramatik etki de daha keskin bir yoğunluk kazanabilir.
Oyun, insanın doğa üzerindeki egemenlik iddiasını yalnızca felsefi değil, aynı zamanda bedensel ve etik bir kriz olarak ele alıyor. Günümüz biyopolitik düzeninde hayvan deneyleri, endüstriyel üretim, evcil hayvanlaştırma, kozmetik ve ilaç endüstrisi gibi alanlarda sürdürülen tahakküm biçimleri Lucy’nin hikâyesi üzerinden yoğunlaştırılmış bir sahne deneyimine dönüşüyor. Bu yapı, insanın kendini “üst tür” olarak konumlandırmasının yalnızca epistemolojik değil, aynı zamanda şiddet üretici bir sistem olduğunu ortaya koyuyor.
Evet, biz buyuz: Biz insanlar, bizim gerçekliğimiz… İnsan olmanın “üstün tür” olma iddiasından beslenen bir gururu, evrim anlatısının bizi yerleştirdiği merkezi bir konum var… Biz, bilim adı altında tüm canlıları kendi ölçütlerimize değerlendiriyoruz. Onlar üzerinde sayısız deney yapıyor, seçilmiş hayvanları evcilleştirip “şefkat” nesnesine dönüştürürken, sokaktaki hayvanları görmezden gelebiliyoruz. Bir yanda “evcil” olanı sevgiyle kuşatırken, diğer yanda kurban ritüelleri için kesip biçiyoruz, tüketiyoruz; kuşları kafeslere kapatıyor, çiçekleri vazolarda ölü bir dekor hâline getiriyor, manzara kapanmasın diye ağaçları kesiyor, insan yaşamı uzasın diye ilaçları hayvanlar üzerinde test ediyoruz. Kozmetik endüstrisi, yüzeysel güzellik uğruna hayvan bedenlerini deney alanına çeviriyor. Tüm bu süreç, Hegel’in efendi-köle diyalektiği benzeri, dengesiz bir hâkimiyet sistemi gibi çalışıyor.2
Sanki bir tahterevalli var: Bir taraf aşırı ağırlıkla yükselmiş, diğer taraf yerden kesilmiş durumda. Ve yukarıdaki taraf aşağıdakinin çırpınışının yankısıyla eğleniyor gibi. İnsanlığın kurduğu düzenin hissi tam olarak bu dengesizlikte yoğunlaşıyor.
Lucy bu düzenin yalnızca görünür örneklerinden biri. Şempanzenin insanın genom haritasıyla en uyumlu canlı olması onu tüm bu sürece maruz bırakmakta. Her yıl kaçak yaban hayatı ticareti ve maymun avcılığı, UNODC3 ve INTERPOL4 raporlarına göre küresel ölçekte devam eden bir suç ağı olarak varlığını sürdürüyor. Binlerce maymun yakalanarak yasa dışı biçimde satılıyor; egzotik evcil hayvan ticareti, biyomedikal deneyler, seks ticareti ve bazı bölgelerde et tüketimi amacıyla kullanılıyor. Bu süreçte hayvanlar yakalama ve taşıma aşamalarından başlayarak ağır stres, yaralanma ve yüksek ölüm riskiyle karşı karşıya. Tabii bu, sadece maymunlar için değil tüm hayvanlar ve canlılar için geçerli. Lucy ise hakikatin perdesinin aralandığı güçlü bir performans olarak, insanın ve insan olabilmenin farkındalığını artırmakta önemli bir adımı temsil ediyor.
Tüm topluluğun emeğine sağlık…
{fold içindeki fotoğraf: Tara Demircioğlu}1. Site-specific theatre, performansın belirli bir mekânın fiziksel, tarihsel ve sosyal özellikleri doğrultusunda tasarlandığı ve bu mekânın anlatının kurucu unsuru hâline geldiği bir tiyatro biçimidir. Tek bir kişi tarafından icat edilmiş olmayıp 60’lar ve 70’lerde performans sanatı ve çevresel sanat pratikleri içinde gelişen kolektif bir yaklaşım olarak ortaya çıkmıştır. Kavramsal çerçevesi de daha sonraları Miwon Kwon gibi kuramcıların mekân temelli sanat üzerine çalışmalarıyla belirginleşmiştir. Tiyatro pratiği özelinde ise Punchdrunk gibi topluluklar aracılığıyla yaygınlaşmış, mekân ile dramatik yapı arasındaki sınırları bulanıklaştıran bir performans anlayışına dönüşmüştür.
2. Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in efendi-köle diyalektiği, özbilincin tanınma üzerinden kurulduğunu ifade eder. Bu metin bağlamında bu ilişki, insan-hayvan ikiliği üzerinden okunarak, türler arası bir iktidar formu olarak yeniden konumlandırılmaktadır.
3. United Nations Office on Drugs and Crime [Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi] ifadesinin kısaltmasıdır.
4. International Criminal Police Organization [Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı] ifadesinin kısaltmasıdır.
biyopolitika, Damla Narcı, Georg Wilhelm Friedrich Hegel, iktidar, insan, insanmerkezcilik, Lucy, mekân, tiyatro, türcülük