Ker tu je vse tako lepo
Tu nič me ne boli*
[Çünkü burada her şey çok güzel,
Burada hiçbir şey beni incitmez]
Trenin hareket etmesine yirmi dakika var, cam kenarındaki koltuklardan ikisi de boş. İstasyon sakin, peronda bekleyen ya da oyalanan kimse yok gördüğüm kadarıyla. Bir süre sonra genç bir kadın açıyor kompartıman kapısını; olur olmaz gülümsüyor. Sol çaprazımda, kapıya en yakın koltuğa oturuyor, montunun cebinden çıkardığı kulaklıkları takıyor. Saate bakıyorum, hareket saatine birkaç dakika kalmış. Perona doğru, basamakları ikişer ikişer hızlıca çıkan genç bir adam görüyorum pencereden. Ne güzel saçları var, kemikli yüzü kendine hayran bırakıyor, üstüne bir de atletik. Bir iki saniye içinde doğru tren mi şüpheleniyor, emin olur olmaz atıyor kendini bizim trene. Kısa bir süre sonra açıyor bizim kompartımanın kapısını. Kulaklıklı genç kadının valizini eliyle hafifçe itip önünden dikkatlice geçiyor ve tam karşıma oturuyor, nefes nefese kalmış. Nefes alıp verdikçe boynundaki damar şişip iniyor. Çantasını kulaklıklı genç kadın ile arasındaki boş koltuğa koyuyor, bir acele üstündeki kalınca kazağı çıkarıyor. Koltuk altları terlemiş, alnında da ter damlaları var. Saçlarını eliyle düzeltiyor, ben ellerine bakıyorum.
Slovence bir şeyler duyuyorum aniden, makinist bir şey açıklıyor belli. Trenin kalkış saati bir iki dakika gecikmişken yapılan anonstan hayır gelmez; Hollanda’da trenlerde geçen ömrümden öğrendiğim şeylerden biri de bu. Anons biter bitmez genç kadın pofluyor. Belli ki geç kalkacak tren. Genç adamın pek umurunda değil. Teri soğumaya, gözleri kapanmaya başlıyor, genç kadın çıkardığı kulaklıkları tekrar takıp müzik dinlemeye devam ediyor. Bense ilgi çekmek için durup dururken yüksek sesle “AYH” diyorum teyzeler gibi. Sıkıntılı teyzeler. Kimse benimle ilgilenmiyor. Bir önceki gece Viennale’de Gürcan Keltek’in iki filmini izlemişim, festival kitapçığını çıkarıyorum çantamdan, okuyorum usul usul. Belki Viyana’ya döndüğümde birkaç film daha izlerim. Sonuçta Ljubljana’da iki gece kalıp Viyana’ya döneceğim. Kitapçıktan kafamı kaldırıyorum bir an; genç kadın tırnaklarına bakıyor, genç adam gözlerini kapatmış, kafasını cama yaslamış uyuyor. Kırk dakika gecikmeyle homurdana homurdana hareket ediyor tren. Uzun zamandır görmek istediğim bir şehre doğru yola çıkıyoruz. Pencereden gördüğüm Slovenya öyle güzel ki. Güneşli bir sonbahar gününde bir tren penceresinden Slovenya çayırlarına, tepelerine, köylerine, evlerine bakarak gülümsüyorum. Keyfim öyle yerinde. Tren, Maribor-Ljubljana arasını, Savinja nehrinin kenarında köşesinde dolana dolana alıyor. Nehir bir sağımda, hop bir bakıyorum solumda. Nehir nereye akıyorsa biz de oraya gidiyoruz yavaş yavaş, suya baka baka gitmek içimi ferahlatıyor. Üç saate yakın bir yolculuk sonunda iniyorum trenden.
“Aslına bakarsan kısa bir süredir buradayım, dur bir düşüneyim. Evet daha bir sene bile olmadı. Maribor’da yaşadım daha çok. Annem Mariborlu; orada doğdu, hayatının büyük bölümünü orada geçirdi. Kendi senelerce yaşadığı ev dışında, babamla ayrıldıktan sonra aldığı küçük bir ev vardı. ‘Bir gün buraya dönmek istersen sen yaşarsın bu evde.’ demişti bana. Üniversitede okurken, sonrasında da başka ülkelerde ve şehirlerde yaşadım. Maribor’da bir evim olduğunu, çalacak bir kapım olduğunu biliyordum; terk etmesi de geri dönmesi de kolaydı o yüzden. Annem geçen sene öldü. Babam ve annem evlendikten sonra hemen Trieste’ye taşınmışlar, kısa bir süre sonra Viyana’da iş bulmuş babam, hop Viyana’ya oradan. Ben Viyana doğumluyum, sana bugün çalıştığım yerde söyleyemedim, fırsat olmadı. Şehir hakkında konuştuk ama bunu söylemedim. Yanındaki masada oturan çift ne sinir bozucuydu değil mi? İnsanlar bu kadar çok soracak soruyu nerden buluyorlar anlamıyorum. Annemle babam Viyana’da da durmamışlar çok uzun süre, ben üç yaşına gelmeden Maribor’a dönmüşler. Neyse sürekli kendimden, şehirlerden bahsediyorum özür dilerim. Dediğim gibi, bir sene olmadı Ljubljana’ya taşınalı. Köpeğimi de aldım geldim. Beğendin mi bu mekânı? Ben severim, güzel şarkılar dinler, bir şeyler içeriz diye düşündüm. İstemiyorsan başka bir yere geçebiliriz. Ljubljana birası Union, Maribor birası ise Laško bu arada, bakalım hangisini daha çok seveceksin.”
İstasyonun tam karşısında bulunan, şehir merkezine gittiği çok belli yola atıyorum kendimi sabırsızca. Sonuna yaklaştıkça tren yolculuğundan biraz sıkıldım sanırım. Yürüdüğüm caddenin ismi Reslijeva. Eski şehre giderken yolun sağında köhne ama öyle güzel binalar var; önlerinde sarı yeşil yapraklarla kaplı, sonbaharın rengini üstüne giymiş kocaman ağaçlar. Köpeklerini gezdirenler, kapalı dükkânlar, benim gibi tren istasyonundan şehre en kısa sürede ulaşmaya çalışan hevesli turistler var. Reslijeva caddesinin bitiminde şehre ismini veren nehri, nehrin üstünde ejderhalı köprüyü, köprü üstündeki bronz ejderha heykellerini görüyorum. Şehrin kalbine atmışım oku, gururla bakıyorum etrafa. Ejderha şehrin simgesi, trende okudum. Kimin kiminle savaştığını hatırlamıyorum ama yine kahraman biri var ve ejderhayı bu nehrin dolaylarında öldürüyor. O zaman şehrin simgesi neden kahraman değil de ejderha çok kurcalamıyorum. Köprüden geçiyorum şehrin kalesine yaklaşıyorum, sağa dönüyorum katedrali görüyorum. Nehrin diğer yakasına bu sefer meşhur üçlü köprüden yürüyerek geçiyorum, kendimi Prešeren meydanında buluyorum. Tüm meydanlar, önemli binalar, sokaklar birbirine çok yakın. Porsiyonu küçük, çok lezzetli bir yemeğe benziyor Ljubljana. Yavaş yavaş yiyip tadını çıkarmak istesem de oburluğuma yeniliyor, üç ısırıkta indiriyorum mideme. Yavaş yürüyemiyor, güzel bir şehir görünce bastıran heyecanıma sahip çıkamıyor ve umduğumdan çabuk atıyorum adımlarımı aynı sokaklarda. Mevsime çok yakışan romantik sokaklar, Avusturya’da ya da ne bileyim Macaristan’da olduğumu düşündüren evler, binalar, köprüler, kiliseler var. Bir yandan da kafamı biraz kaldırdığımda çok da uzakta olmayan gri, asık suratlı, kocaman apartmanlar. Eski bir Yugoslavya şehrinde olduğumu da hatırlıyorum ister istemez. Bir şehri daha önce bulunduğum şehirlere benzetme huyumdan yine vazgeçmiyorum.
Kendi başıma bilmediğim yerlere, daha önce adım atmadığım ülkelere gitmeyi çok severim, eminim milyonlarca insan da seviyordur, bu konuda özel biri olduğumu düşünmüyorum. Özellikle Eindhoven'da yaşarken kafama estiğinde, ucuz uçak bileti kovalar, aklıma daha önce hiç gelmeyen şehirlerde bulurdum kendimi. Atina’da işler değişti, sevgilin olunca önceliğin beraber bir yerlere gidip gelmek oluyor. Şikâyet ettiğimden değil, onunla da seyahat etmeyi çok seviyorum ama tek başına, canım ne zaman isterse bir yere gitmek benim için eskisi kadar kolay değil. O yüzden, uzun zaman sonra böyle bir fırsat çıkınca karşıma kaçırmadım. Viyana’da bir hafta kalacaktım, iki gününü burada geçirmek istedim. Hep merak ettim Ljubljana’yı. Tam beklediğin gibi çıktı, biliyor musun. Hiçbir şey şaşırtmadı beni. Kötü anlamda söylemiyorum, ne eksik ne fazla, böyle bir şehir bekliyordum. İddiasız, insanı germeyen, güzelliğini adımımı atar atmaz gözüme sokmayan ama zamanla hissettiren bir şehir. Haritada tren istasyonundan kalacağım yere yürüyüş süresi yarım saatti. Yolu biraz uzatır öyle giderim dedim, üç saat yürümüşüm trenden indikten sonra. Dünden gözüme kestirdim aslında çalıştığın yerde bir şeyler yiyip içmeyi. Nehir kenarında biraz daha yürüdüm, bir sonraki köprüden karşıya geçip öyle gidecektim kaldığım mahalleye, o esnada gördüm sizin mekânı. Duvarında bisiklet asılı olduğunu görünce biraz dalga geçtim ama itiraf edeyim. Şaka bir yana, yanımda oturan çift gerçek bir baş belasıydı evet. Sordukları onca aptal sorudan sonra ben gözlerimi devirince adam fark edip sinirle baktı bana fark ettin mi? Ben buraya bayıldım bu arada, başka bir yere gitmemize gerek yok. Dün şehir çok boş geldi gözüme, kaldığım mahallede bir bara oturdum, benim dışımda iki üç kişi daha vardı. Sonra biraz daha şehirde dolaşmak istedim; Operanın, çağdaş sanat müzesinin olduğu bölgeye gittim, beklemediğim kadar ıssızdı, çoğu mekân da kapalıydı. Yağmur sonrası boş sokakların tadını çıkardım ben de. Özellikle kaleye çıkan sokaklar öyle güzel gözüküyordu ki.
Heyecanla attığım binlerce adım, şehrin her köşesini sokağını görme hevesim yormuş beni. Eve girer, duş alır, biraz dinlenir, tekrar dışarı çıkarım, plan bu. Hava karardıktan sonra sokakların ıssızlığına şaşırıyorum. Ev sahibim Simona yüksek sesle konuşmayı seven biri, var gücüyle elimi sıkıyor. Hollanda’dan gelmişim değil mi? Yolculuğum nasıl geçmiş, Ljubljana’yı nasıl bulmuşum? Hesabımda Hollanda’daki eski adresim yazıyor, artık Atina’da yaşadığımı anlatamayacağım şimdi. Ayrıca buraya Viyana’dan geldiğimi açıklamama da gerek yok. Evet Hollanda’dan geldim, yolculuğum sorunsuz geçti ve şehir çok tatlı gözüküyor. Evi gösteriyor, hangi anahtarın hangi kapıyı açtığını, gece 12’den sonra hangi kapıdan girmem gerektiğini anlatıyor. Simona gittikten sonra hemen üstümde ne varsa çıkarıp duşa atıyorum kendimi. Duştan çıkıyor, tertemiz giyiniyor, yatağa uzanıyorum. Yastığın üzerinde bir parmak büyüklüğünde, paketlenmiş bir hoş geldiniz çikolatası var. Hemen atıyorum ağzıma tabii ki. Televizyonu açıyorum, karşıma İstanbullu Gelin dizisi çıkıyor, kanalı değiştiriyorum, Fazilet Hanım ve Kızları çıkıyor. Televizyonu kapatıp dışarı çıkıyorum. Mis gibi yağmur yağmış, yollar ışıldıyor, hava çok güzel kokuyor.
“Yarın Viyana’ya dönmek zorunda olmasan Kino Šiška’ya giderdik. Buradan biraz uzakta bir mekân, çok da uzak değil tabii, sonuçta Ljubljana’dan bahsediyoruz. Eskiden bir sinema, artık performans merkezi olarak kullanılıyor, çoğunlukla konserler oluyor. Eski şehirde değil, biraz dışına çıkıyorsun, çirkin apartmanlarla dolu, bu şehrin hala bir Yugoslavya şehri olduğunu iddia edenleri haklı çıkarak bir semtte. Koala Voice sahne alacak yarın, ben çok severim, senin de hoşuna gider(di) belki. Sana birkaç şarkısını göndereyim, yarın dönerken dinlersin. Maribor’la karşılaştırınca Ljubljana’da yapacak şey çok daha fazla. Sen İstanbullu olduğun için ve şu an Atina’da yaşadığın için muhtemelen içten içe dalga geçiyorsun benimle, aynı duvardaki asılı bisikletle dalga geçtiğin gibi. Ama bana burada olanlar yetiyor. Koşturmak zorunda olmadığımı ama canım ne isterse yapabileceğimi ya da yaşayabileceğimi bilmek beni mutlu ediyor. Dünyadaki çoğu insanın aklına gelmeyen bir şehir burası. Oysa ne kadar güzel bak, sen de gördün. Hiçbir zaman çok büyük bir şehirde yaşamak istemedim, çok gezmeye de gönlüm yok. Gittim denedim, döndüm dolandım yine kendimi Slovenya’da buldum. Durmayı, sığ sularda yüzmeyi tercih ediyorum sanırım, bana yetiyor dünyanın bu kadarlık kısmı. Yarın saat kaçta otobüsün? Keşke cuma dönmeseydin, hafta sonu çok daha eğlenceli oluyor bu şehir. Konser de çok güzel olacak eminim. Çok erken gitmeyeceksen başka bir yere götüreyim mi seni? Biliyorum sevdiğini ve başka bir yere gitmemizin gerekmediğini söyledin ama. Biraz yürüyeceğiz, on beş dakika, bilemedin yirmi. Hem bana fotoğrafını gösterdiğin ve o çok beğendiğini söylediğin bina da yolumuzun üstünde, belki böyle kandırırım seni. O binanın ismi ‘küçük gökdelen’ biliyor musun. Yapıldığı dönem şehrin en uzun binasıymış. Bina gövdesi üç parça; iki ayrı sokağa bakan parçaların ortasında onlardan daha yüksek, tam köşede duran bir parça var. Hem konut hem de işyeri olarak kullanılmış, yanılmıyorsam hâlâ öyle kullanılıyor. Balkonları kedidili bisküvisine benziyor dediğinde anladım hangi binadan bahsettiğini, ben de çok severim o binayı.”
Gözüme kestirdiğim mekâna girer girmez göz kırpıp beni selamlayan dişleri ayrık, rengârenk kazaklı, kemik gözlüklü genç adam çantamdan çıkarıp kısa bir süre masaya koyduğum festival kitapçığına bakıp Viyana’dan mı gelmişim sormasa bu kadar muhabbetli bir gece geçirmezdim. Yanımda oturan kararsız ve çok soru soran çiftin sorularından bıkıp birbirimize gülmesek belki cesaret de etmezdik konuşmaya. Şehirden çıktık artık. Otobüs camından, gözümün önünde eriyip giden yeşilliğe bakarken bunu düşünüyorum. Bizi doğduğumuz şehirler mi, büyüdüğümüz şehirler mi, bir sokağında oturup ağladığımız şehirler mi buluşturuyor bilmiyorum. Viyana’ya dönüyorum. Kendi hâlinde bir şehrin sokaklarına teslim olduğum için yine çok mutluyum. Bir daha görüşmeyeceğimizi bilerek birbirimize açılmak, birbirimizi küçük dünyalarımıza davet etmek ne kolay. Dünya herkesin anlaşabildiği, konuşabildiği, şakalaştığı, gülümsediği bir yere dönüşüyor kimi zaman. Bu akşam Kino Šiška’da sahne alacak grubu dinliyorum, hiç fena değiller. O orada olacak, dans edecek, şarkılara eşlik edecek. Ben de o şarkıları beş saatlik otobüs yolculuğunda merakla dinlerim birkaç kez herhalde. Kimisinin sözlerini merak ederim. Sonra herkes hayatına, kendi şarkılarına, kendi dünyasına geri döner. Herkesin ite kaka yaşadığı bir hayatı, işi gücü, –belki– sevdiceği, günlük yapacak onca işi var. Bir gün başka bir ses, bir görüntü, bir koku bizi birbirimize hatırlatır belki.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}* Koala Voice, “Ker tu je vse tako lepo” (2018)